GeriKitap Sanat ‘Kaybeden bir peygamberi anlatmak istedim’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Kaybeden bir peygamberi anlatmak istedim’

‘Kaybeden bir peygamberi anlatmak istedim’

Yeni romanı ‘Peygamberin Endişesi’nde günümüzde peygamber olduğunu ve vahiy beklediğini iddia eden bir karakter üzerinden can alıcı sorular soran Yavuz Ekinci: “Başarılı olamayan, vahiy bekleyen, tutunamayan, kaybeden bir peygamberi anlatmak istiyordum. Yeraltı barlarında, dernek köşelerinde, mültecilerin yüzlerinde, kaybeden siyasetçilerde hep Mehdi’yi aradım” diyor.

 Yavuz Ekinci, yeni romanı ‘Peygamberin Endişesi’nde bekleyişin, arayışın, tutanamayışın ve kaybedişin hikâyesini anlatıyor. Kim tutunamıyor ya da kaybediyor peki? İnsan, toplum ve çağ diyebiliriz belki de... Ekinci günümüzde geçen romanında, peygamber olduğunu söyleyen ve vahiy bekleyen başkarakterinin üzerinden can alıcı sorular akla getiren bir metne imza atmış.
Yazar, adını Büyük Kent koyduğu yerin arka mahallesinde Mehdi adında bir adama odaklanıyor. Bir akşam başmelek Cebrail Mehdi’ye görünüp ona “Bak!” diyor. Bu çağa peygamber olarak gönderilen Mehdi, Büyük Kent’in arka sokaklarından mezarlıklarına, meydanlarından dağlarına, ibadethanelerinden barlarına tebliğ için yollara düşüyor.
Yazar, cinnete varan bir bekleyişi anlatırken eleştirisini yakıcı bir atmosfer ve fazlalıkları olmayan bir üslupla sunmayı başarıyor.

En çok merak ettiğim şey, bir romana nasıl hazırlandığın? Başlarken çıkış noktan ne oluyor?
Benim için bir romanın yazılışı dört aşamada gerçekleşir. İlk aşama yani çıkış noktam kimi zaman gözümde bir sahnenin canlanması çoğu zaman da aklıma bir sorunun düşmesiyle olur. ‘Peygamberin Endişesi’nin zihnime düşen ilk sahnesi; şehirin kalabalığındaki insanlara bir şeyler anlatmaya çalışan ama kimsenin onu dinlemediği bir adamın yüzü ve çaresizliğiydi. Hemen ardından “Bugün bir peygamber gelse nasıl tebliğ yapar?” sorusu geldi aklıma. Peşi sıra başka sorular... Bunlara cevap arayayım derken kendimi ikinci aşamada buldum. İkinci aşamada aklıma düşen fikir ve soruların etrafında okumalar, araştırmalar ve görüşmeler yaparım. Bu aşama sürprizlerle doludur. Çünkü bir kitap beni başka bir kitaba götürür. Ve o günlerde ömrümün sevdiğim kitapları okumaya yetmeyeceğini düşünerek üzülürüm. Yolculuklar, görüşmeler, mekân keşifleri hep bu aşamada olur. Belli bir doygunluk ve yetkinliğe ulaştığımda aldığım notlardan hareketle yazmaya koyulurum. Bir köşeye çekilip hayatla olan bağımı tümden kesip yazmaya odaklanırım. Elle yazıyorum. Benim için en uzun ve zorlu dönem budur. Bu evrede romanın genel hali biter. Sonrasında metni beklemeye bırakıp olabildiğince ondan uzaklaşmaya çalışırım. Tatile çıkar, başka işlerle uğraşırım. Metinden tamamen uzaklaştığımı hissedince tekrar metne dönerim, çalışmaya koyulurum. Böylece dördüncü aşamaya geçerim. Beklemeye bıraktığım metni defalarca okuyup üzerinde bir kuyumcu titizliğiyle çalışırım. Kurgu ve dil bu aşamada gelişir. Bu aşama çok keyiflidir. Bir metni bir defterden diğerine aktarıp dururum.

Roman ortaya çıkana kadar kaç taslak yazmış oluyorsun yani?
Her metni yaklaşık yedi defa yazarım. İçime sinmeyen kimi sahneleri on defadan fazla yazdığım bile olur. Bu aşamayı heykeltıraşın mermer blokuyla çalışmasına benzetirim. Ben de bir heykeltıraş gibi metindeki fazlalıkları atarım. Bir metinde beni en çok rahatsız eden, eksiklikten çok fazlalıktır. Bu son aşamada sadece şiir okurum. Hiçbir şey güçlü bir şiir kadar kusursuz olamaz.

Hazırlanırken uzun bir okuma sürecinden bahsettin. ‘Peygamberin Endişesi’ şimdiye kadar okuma süreci en çetrefil olan mıydı?
Peygamberlik ve din hakkında çok az bir bilgiye sahiptim. Bu yüzden bu konular hakkında etraflı bir okuma yaptım. Kutsal kitapları, peygamberler tarihini, sahabelerin hayatını, azizlerin çilesini, dinler tarihini defalarca okudum. Romanın son aşamasını yazarken de T.S. Eliot, Ezra Pound, Cemal Süreya, Edip Cansever, Samuel Taylor Coleridge ve Edgar Allan Poe’nun şiirlerini okudum.

Günün Birinde ve Peygamberin Endişesi’nde en çok beklemek, bekleyiş öne çıkıyor...
Gabriel Garcia Marquez, bir söyleşisinde bütün metinlerinin merkezinde “yalnızlık” olduğunu söyler. Murakami ise metinlerinin ana izleğinin “kaybetmek, aramak ve bulmak” olduğunu dile getirir. Benim metinlerimin ana izleği ise beklemektir. İstenilenin gelmeyişi ve ardına düşüp onu aramaktır. Tene Yazılan Ayetler’de Utanapişti ölümü, Cennetin Kayıp Toprakları’nda Hatice gömülmeyi, Rüyası Bölünenler’de baba gerillaya katılan oğlunu, Günün Birinde’de insanlar dağdan gelecek düşmanı, Peygamberin Endişesi’nde ise Mehdi, Cebrail’in gelmesini bekler. Galiba beklemekle ilgili ciddi bir derdim var.

Peki, sen hayatın boyunca en çok neyi bekledin?
Hayatım boyunca en çok ablamın iyileşmesini bekledim. Maalesef iyileşmedi. Ölümün soğuk yüzünü onu mezarlığa götürdüğüm gün hissettim.

Bekleyişteki endişeye ve acıya dair tecrüben var. Tıpkı Mehdi’ninki gibi...
Bir Arap atasözünün dediği “El intizar, eşeddü minen-nâr.” Yani ‘beklemek ateşten daha yakıcıdır.’

Peygamberliğini tebliğ için Büyük Kent’te dolaşmaya çıkan Mehdi karakterini yazarken birinci sırada senin için ne vardı?
Mehdi karakterini oluşturmak benim için çok zor oldu. Çünkü ilk kez karakter merkezli bir roman yazıyorum. Karakterimi oluştururken ilk etapta etrafımdaki insanları düşünürüm. Biraz bundan, biraz şundan özellikler aldığım olur. Kimi zaman sokaklarda saatlerce yazmayı düşündüğüm karaktere uygun bir yüz arayarak dolaşırım. Mehdi karakterini yazarken peygamber kıssalarını, minyatürleri, ressamların kutsal kitap yorumlarını defalarca inceledim. Kıssası anlatılan peygamberler çıktıkları yolda başarılı olmuşlardı oysa ben başarılı olmayan, vahiy bekleyen, tutunamayan, kaybeden bir peygamberi anlatmak istiyordum. Yeraltı barlarında, dernek köşelerinde, mültecilerin yüzlerinde, kaybeden siyasetçilerde, rol bekleyen eski oyuncularda hep Mehdi’yi aradım. Çünkü hem trajik hem de komik bir karakterdi. Tıpkı bir Yunan maskı gibi.

Romanın ana mekânı Büyük Kent. Sanki herhangi bir büyük şehir olabilir burası…
Evet, Peygamberin Endişesi’ndeki mekân Büyük Kent. Bu kavram Kutsal Kitap’ta geçer. Büyük Kent’i eski ve yeni kentleri birbirinin içine geçirerek oluşturdum. O yüzden Büyük Kent’in kimi yerleri İstanbul, kimi yerleri Babil, kimi yerleri Berlin, kimi yerleri Roma, kimi yerleri Şam, kimi yerleri New York, kimi yerleri ise Ninova’dır.

Romanda başmelek Cebrail, Mehdi’ye göründüğünde “Bak” diyor. “Bak”ın bu çağ için ayrı bir anlamı olduğunu düşünüyorum. Sen ne dersin?
Yuhanna İncil’inin ilk ayeti ‘Başlangıçta söz vardı’. Hz. Muhammed’e gelen ilk vahiy ise “Oku!”dur. Mevlânâ Kur’an’daki bu ilk ayete binaen Mesnevi’ye “Dinle” diye başlar. Gösteri toplumunda yaşıyoruz. Her şey gözümüze sokulurcasına hoyrat. Bütün bunlara rağmen bir yandan da insanlar yanı başındaki her şeye kayıtsız.

‘Kaybeden bir peygamberi anlatmak istedim’


Yorumları Göster
Yorumları Gizle