GeriKitap Sanat ‘Kalbinden geleni’ çalıyor
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Kalbinden geleni’ çalıyor

‘Kalbinden geleni’ çalıyor

Müziğine ‘The Walking Dead’, ‘Vampire Diaries’, ‘Dawson’s Creek’ gibi ünlü dizilerden de aşina olduğumuz Amerikalı piyanist besteci Chad Lawson, bu akşam 21.30’da Salon İKSV’ye konuk oluyor. Konser öncesi konuştuğumuz Lawson, “Çoğu zaman konserlerden sonra ‘Neredeyse konserin tamamında ağladım, neden olduğunu bile bilmiyiorum’ diyen çok olmuştur. Ben muhteşem olduğum için, muazzam bir performans yüzünden ya da şahane bir ışık gösterisi yüzünden değil, sadece kalbimden geleni çaldığım için oluyor” diye konuşuyor.

 

Klasik müzik eğitiminden caza, oradan da minimalist müziğin derinliklerine inen Amerikalı piyanist besteci Chad Lawson, piyanosuyla ‘kalbinden geleni’ çalıyor ve “Benim minimalist müziğim kulağa pek ‘caz’ gibi gelmese de hayat dolu dokusu kesinlikle o türün bir yansıması” diyor.
Müziğine ‘The Walking Dead’, ‘Vampire Diaries’, ‘Dawson’s Creek’ gibi dizilerden aşinayız. ‘The Walking Dead’ ekibinin Amazon’daki dizisi ‘Lore’ için beste yapmaya da devam ediyor. 2017’de hem solo çalışmalarıyla yeni bir single çıkardı, ‘The Broad Sun’, hem de ‘A Grave Mistake: The Lore Variations’. Konser yaklaşırken kendisiyle sohbet ettik...

‘A Grave Mistake’ ve ‘The Broad Sun’, son çalışmaların... İlki, Tim Burton filmlerini hatırlatıyor, diğeri ise Arvo Part’a götürdü... Bu albümler nasıl hayata geçti, hikayeleri nedir?
Lore adlı belgesel tarzında harika bir podcast var, folklör tarihi üzerine. Bazı efsanelerin, hikayelerin, mitlerin nereden kaynaklandığını anlatıyor. Hiçbiri kurmaca değil, her şey belgeli ve gerçek. Bu podcast büyük bir hit oldu (ayda 5 milyon dinleyicisi var), ve ‘The Walking Dead’ ve ‘X-Files’ dizilerinin yaratıcıları bunu Amazon’da bir televizyon dizisi haline getirdiler. İlk sezon 2017’nin Ekim ayında yayınlandı. Ben hem podcast hem de televizyon dizisi için müzik besteliyorum. Geçen yıl Dark Conclusions, bu sene de A Grave Mistake.
A Grave Mistake’teki parçaları, Lore podcast’ında dinleyebilirsiniz veya Amazon’daki dizide. Bu parçaları yazarken bir hayalimi gerçekleştirdim, küçük bir oda müziği topluluğuyla daha derinlere inmek, çok uzun zamandır yapmak istediğim bir şeydi. Lore için beste yapmam, başka türlü çıkaramayacağım parçaları yaratıp keşfetmemi sağladı.
Ama her şeye rağmen, piyanodan daha güzel, daha samimi, daha ferah hiçbir şey yok. Piyano, canlı bir varlık. Seninle birlikte hareket ediyor, nefes alıyor. Onun duygularını hissedebiliyorsun. Bir notaya basıp, sesi odayı dolaşırken bekliyorum ve notalar arasındaki boşluk, hayalgücünün resmini çiziyor. Televizyon dizisi Lore için beste yapmayı yeni tamamlamıştım ve önümde bekleyen birkaç proje vardı. Ama bir proje olmadan, teslim tarihi olmadan, sadece piyanonun başına oturup çalmak istedim. The Broad Sun, tek oturumda yazıldı ve kaydedildi. Stüdyoda mikrofonlarımı her zaman yerinde bırakıyorum, sadece ‘kayda’ bastım ve kalbimden geleni çaldım. Sanki stüdyomda, üzerime sımsıcak güneş ışınları yansıyordu. Şair William Woodsworth’u çok severim ve bestelere onun eserlerinden ilham alarak isim vermek istedim, özellikle de son parçaya. “The Music in my Heart I Bore” (Kalbimde Taşıdığım Müzik). Çok uygun geldi.

Beste yapma sürecin nasıl? Teknik mi yoksa daha spiritüel bir süreç mi?
Parçanın amacına göre değişiyor aslında. Bazen sadece duygularımın derinliğinden yazıyorum, ama çoğunlukla bilinçaltımın “hadi bir albüm yapma zamanı geldi” demesini bekliyorum. Bilnçaltının gücüne çok inanıyorum. Bazı besteciler her gün beste yapıyor. Bu onlar için egsersiz gibi, her gün 30-45 dakika arasında zaman ayırıyorlar. Ben o tür bir besteci değilim. Genellikle zihnim “tamam, zamanı geldi” diyene kadar bekliyorum. Ondan sonra piyanonun başına oturuyorum ve kağıdı kalemi alıp notaları sayfaya yerleştirmeye başlıyorum.
2013’te The Space Between albümünü bir günde (tek bir şarkı dışında) yazdım, ve son parçayı da sonraki gün tamamlayıp tüm albümü o akşam kaydettim. Ama albümü, daha piyanonun başına oturmadan duymuştum. Zihinimin bir şey üzerinde çalıştığını biliyordum. Açılış parçası, “I Know a Love so True and Fair” (Gerçek ve Dürüst bir Aşk Biliyorum) kafamın içinde çalıp duruyordu, hazır olduğunu biliyordum.
Tabii, tekniğin gücüne de çok inanıyorum. Eğitimli kulak, gelişmiş el, on yıllar süren aralıksız eğitim, bunların hepsi, çok önemli ve güçlü araçlar. Bazılarına göre teknik yaratım sürecinin önüne geçebilir, ama benim için bunun tam zıttı geçerli. Teknik, zihnimde duyduğumu çalmamı, istediğim yöne doğru yönelmemi sağlıyor. Benim için teknik, resmin canlanmasını sağlayan fırça darbesi.

Kariyerine caz müzisyeni olarak başladın ama bugün minimalist bir bestecisin... Bu yolculuk nasıl gerçekleşti?
Piyano çalmaya başladığımda klasik müzik eğitimi aldım. Aslında konservatuara gidip o yoldan devam etmeyi hayal ediyordum. Ancak ergenlik yıllarımda Stevie Wonder, The Police gibi sanatçılarla tanıştım. Kulaklarım yepyeni bir dünyayı duyuyordu. Her şeyi öğrenmek istiyordum. Daha önce hiç ilgilenmediğim türleri öğrenmek istedim. Ve neticede, son derece renkli, sınır tanımayan ve özgürce yaratabildiğin, belli bir kalıba girmeyen caza yönlendim. Yaratıcılık açısından bir aydınlanmaydı bu. Hâlâ, New York’ta bir profesörle caz çalışmaya devam ediyorum. Renk katmanları o kadar zengin ki… Benim minimalist müziğim kulağa ‘caz’ gibi gelmese de, hayat dolu dokusu kesinlikle o türün bir yansıması.
Benim için caz müziğin tek dezavantajı, hiç rahat hissetmediğim konu, ‘wow faktörü’ydü. Bazen bir yarışa dönüşebiliyor; “Gel sana ne kadar hızlı çalabildiğimi göstereyim, bak, bir seferde kaç nota basıyorum, gel seni şaşırtayım, hadi, WOW de!’ Benim kişiliğim hiç böyle değildi. Yanından geçmez. Bu, benim için çok zor oldu. Ben yaratmak istiyordum, yarışmak değil.
2007’de Julio Iglesias ile turneye çıkma şansını yakaladım. Muhteşem bir deneyimdi ve her gece yaklaşık 30 bin kişinin karşısında çalan 7 müzisyenden biri olmak, hiçbir zaman unutamayacağım bir deneyim. En büyük hayallerimden biri gerçekleşti gibi hissettim.
Turneden sonra ilk solo piyano çalışmamı planlamaya başladım. Caz olmadan, hızlı bir şey olmadan, sadece kalpten solo piyano. Bir riskti, ama bu çalışmayı kaydetmeden hayatıma ilerleyemedim. 2009’da Set on a Hill’i çıkardım ve bir daha dönüp arkama bakmadım. Dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerden e-mail’ler almaya başladım. Birçoğunda özetle,“Hayatımda zor bir dönemden geçiyorum ve bu dönemde bana yardım eden tek şey senin müziğin” diyordu.
Sanatçılar olarak ruhlarımızı dünyayla paylaşma arzusuyla yaratıyoruz. Ama günün sonunda, bizimle beraber ruhu kimin paylaştığı konusunda hiçbir fikrimiz olmuyor. Bizim için yaratmak. dinleyici için şifa, belki bir mücadeleyi atlatma, veya mutluluğu deneyimleme. Biz hiç bilmiyoruz. Fakat, benim için her şeyi değiştiren bu oldu. Şarkının gücü gözlerimin önüne serildi ve bir daha asla eskisi gibi bakamadım.

Genel olarak, olduğun kişi müziiğine ne kadar yansıyor?
Tam bir içtenlikle, daha önce “mavi gökyüzü gibi bir adam” olarak tanımlandığımı söylemeliyim. Son derece sessiz bir doğam var. Müziğim de tamamen bunu yansıtıyor. Her duruma iyi tarafından bakmaya eğilimliyim. Evet, mücadeleler var, ve benim hayat boyu yanına bile yaklaşmadığım türde mücadeleler veren insanlar var. Bunun farkındayım. Belki de bu yüzden bu şekilde yaratıyorum. İnsanları rahatlatmak için. Kim olduklarından, nerede yaşadıklarından ve neye inandıklarından bağımsız herkesi sevmek, paylaşmak ve vermek. Ve umarım müziğim de bunu yansıtıyordur. Müziğim güçlü bir sevgi taşıyor. Duygu arıyor. Bu benim kalbim, olduğum kişi ve müziğimde bunu duymanız, alabileceğim en güzel iltifat.

Yaşadığımız bu dönemde bağımsız bir müzisyen olmak nasıl?
Bağımsız sanatçılar için bugünden daha iyi bir zaman olmadı. Muhteşem bir dönemdeyiz. Bu, tüm bağımsız sanatçıların başarılı olacağı anlamına mı geliyor? Hayır tabii ki. Ama eğer bir sanatçı her sabah uyanıp hayallerinin peşinden koşuyorsa, başarı her zamankinden daha fazla mümkün. Dünya daha küçük ve teknoloji engelleri kaldırdı. Sadece Spotify, örneğin, müziğimi dinleyicilere tanıtmakta, harika bir araç oldu. Istanbul, 1 numaralı Spotify dinleyici kitlem.

Bir başka söyleşide, “Mümkün olduğunca az çalıp bir etki bırakmak...” diyorsun. Genel olarak müziğinin arkasındaki felsefe bu mu?
Şüphesiz. Daha önce de belirttiğim gibi sessiz bir doğam var. Doğru seçildiğinde kelimelerin büyük etkisi olduğu gibi, müzik için de bu geçerli. Tek bir notanın gücü, insanın ruhunda birçok duygusal konuşmanın yaratacağı etki kadar güçlü bir şekilde tınlayabilir. Dinleyiciyi dinlemeye, odaklanmaya, sadece kulağıyla değil vücuduyla da duymaya çağırıyor... Çoğu zaman konserlerden sonra “Neredeyse konserin tamamında ağladım, neden olduğunu bile bilmiyiorum” diyen çok olmuştur. Ben muhteşem olduğum için, muazzam bir performans yüzünden ya da şahane bir ışık gösterisi yüzünden değil, sadece kalbimden geleni çaldığım için oluyor ve bu, günümüz müziğinde, sanatında, kültüründe çok kolaylıkla kaybolabilir.

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle