GeriKitap Sanat ‘İsterdim ki bu çapta sergim önce İstanbul’da açılsın’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘İsterdim ki bu çapta sergim önce İstanbul’da açılsın’

‘İsterdim ki bu çapta sergim önce İstanbul’da açılsın’

2006’dan bugüne ürettiğini 40’ın üzerinde işin yer aldığı kapsamlı bir sergiyle Avusturya Linz’deki Lentos Müzesi’ne konuk olan güncel sanatçı Nilbar Güreş, “Gönül isterdi ki bu çapta bir sergi ilk önce İstanbul’da böyle bir müze veya kurumda gerçekleşsin. Ben İstanbulluyum” diyor.

Avusturya Linz’deki Lentos Müzesi’nde açtığınız ‘Baş Üstü’, 2006’dan bugüne ürettiğiniz 40’ın üzerinde işin yer aldığı retrospektif nitelikte bir sergi. Kariyerinizin de en kapsamlı sergisi yanılmıyorsam... Teklif nasıl geldi? Böylesine büyük bir sergi teklifi size ne hissettirdi?
Evet, Lentos şimdiye kadarki en kapsamlı sergim. Teklif daha evvel Salzburger Kunstverein’da müdürlük yaptığı sırada Avrupa’daki ilk solo sergimi açmış olan ve kısa süre önce de Lentos Müzesi’nin müdürlüğüne atanan Hemma Schmutz’dan geldi. Sergimin küratörlüğünü ise Silvia Eiblmayr üstleniyor. Eiblmayr, uzun yıllar pratiğini kendime çok yakın hissettiğim Valie Export ile çalışmış çok değerli bir küratör ve yine Export ile Venedik Bienali Avusturya Pavyonu’nu kürate etmişti. Silvia ile çalışmak benim için büyük bir şans ve onur oldu. Büyük sergi fikrini kendi adıma çok anlamlı buldum. Son yıllarda çoğunlukla yurtdışı projeleri için farklı yerlerde üretilen işler sonunda bir araya gelebilecekti. Gönül isterdi ki bu çapta bir sergi ilk önce ya da en azından aynı sene içerisinde İstanbul’da böyle bir müze veya kurumda gerçekleşsin. Ben İstanbulluyum.

‘İsterdim ki bu çapta sergim önce İstanbul’da açılsın’

Sergideki fotoğraf, kolaj ve videolarınızda, hem Türkiye hem de Brezilya’daki kadınların sosyal görünürlük klişelerine odaklanıyorsunuz. Türkiye tamam da Brezilyalı kadınlar, 2014’te Sao Paulo Bienali’nden aldığınız davet sonrasında mı ilgi alanınıza girdi? Kadınlar bağlamında Türkiye ve Brezilya’yı nasıl karşılaştırırsınız?

Lentos Müzesi’ndeki sergide ‘TrabZone’ serisi, Berlin Bienali için üretilen ‘Çırçır’ serisi ya da ‘Açık Telefon Kulübesi’ gibi birçok başka seri de bulunuyor. Sao Paulo Bienali’nin talebi üzerine Brezilya’da çeşitli fotoğraflar ürettim. Öncelikle Türkiye ile Brezilya’yı beraber düşünmek küratörlerden Charles Esche ve Galit Eilat ile üzerinde konuştuğumuz bir konuydu. İç içe geçen hikâyeler düşündüm. Brezilya ve Türkiye ekonomik eşitsizler anlamında çok benzer iki ülke ve iki ülke de gayet acımasız bir sınıf sistemine sahip. Brezilya trans kadın oranı ile dünyada birinci, Türkiye ise onu ikincilikle takip ediyor. İki ülke de dalgalı saçlarıyla yeterince asil kabul edilmediği için her gün banyoda fön çeken, sürekli bedeniyle uğraştırılan, saldırılan, sınıf atlattırılmaya mecbur bırakılan kadınların ülkeleri... Hem orada hem burada çok fazla trans kadın saldırıya uğruyor veya katlediliyor.

İşlerinizde eleştirel ve politik altmetnin yanı sıra mizahi dili de yoğun kullanıyorsunuz. Mizahi dili önemsemenizin nedeni nedir? İzleyiciyle daha kolay iletişim kurmak mı mesela?..
Gerçekçiyim ve dünyamızın insanların berbat ettiği bir yere dönüştüğüne şahit oluyorum. Doğal olarak bu bakış açısıyla ‘hayata pozitif bakan’ biri değilim. Biraz sıradan tınlayabilir ama gerçekten de arada sırada gülmekten başka çare yok hayatta kalabilmek için. Mizahi dil meselesi benim şahsi ilticalimin doğal yansıması, bir strateji değil. Fakat eklemem gerekir ki bizdeki mizah beni çok besler, çocukluğumdan beri mizah gazeteleri okurum, mizah kültürünü hem çok önemserim hem de ufkumu çok açtığını düşünürüm.

Sergi ismini, TrabZONE serisinden ‘Baş Üstü’ (2010) adlı işinizden alıyor. Bu işin çıkış noktası neydi?

‘İsterdim ki bu çapta sergim önce İstanbul’da açılsın’

‘Baş Üstü’, TrabZone projesinden bir fotoğraf. Hikâyesi şu: Çocukken anneannemin Trabzon’daki köyünde çok vakit geçirdim ve tatilden çok çalışma günleriydi onlar. Ben de kendimce ortalıkta dolanır, yardım ederdim. Orada çoğu kez bir tepenin ardından bir saman balyasının yükseldiğini görürsünüz, arkasından bir araba çıkacak dersiniz ama onun yerinde iki cılız yaşlı kadın bacağı ufkunuza giriverir... Kadınlar gereğinden fazla yük üstleniyorlar ve bu yüklerin altından nasıl bir motivasyonla kalkıyorlar halen anlamış değilim. Kadınlardaki yaratıcı güce hayranım. Bazen bir eve gidersiniz, son derece varlıksız insanlardır, dolap tamtakırdır ama bir şeyler eklene eklene muhteşem bir sofra çıkarıverir size komşunuz. Neredeyse mucizevi bir durum. ‘Baş Üstü’ adlı imajda da bir kadın iki eli ile zahmetsizce bir yatak yükünü kaldırıyor. Biraz dua eder gibi eller açık, o ağır yük kavrayamadığımız manevi bir güce işaret eden iki el üzerinde yükseliyor. Benim anladığım iş disiplini ve eyleme gücü kadınlar için her şeyin ve kendi başlarının dahi üzerinde. Ben de bu durumu başımın üzerine koyarak fotoğrafı böyle adlandırdım.

Müzenin lobisinde dışarıdan da görülebilen ve başınızdaki kat kat başörtüleri ardı ardına çıkardığınız ‘Undressing’ adlı performansınızda, Batı toplumlarında dinden etkilenmiş kıyafet kodlarını eleştiriyorsunuz. Bizdeki türban meselesi miydi bu işin çıkış noktası? Batı toplumlarında da benzer kıyafet meseleleri var mı?
2000 senesinde master eğitimi almak için Viyana’ya taşındım. Giriş sınavında dahi sadece Türkiye’den geldiğim için ayrımcılık yaşadım. İlerleyen yıllarda günlük hayatta, kamusal alanda başörtülü kadınların yaşadığı ayrımcılığı tecrübe ettim. Avrupa’nın farklı kültürlere karşı bu ayrımcı ve snob tavrı 2006’da 11 Eylül olaylarıyla iyice pekişerek İslamofobyanın dünyada yaygınlaşmasına neden oldu. Sonuçta bu Türkiye’de de karşımıza çıkan bir durumdur ki farklı kültürlere karşı korku beslemek kadar aptalca bir şey olamaz. ‘Soyunma’ adlı eser bu global sosyolojiyle ilişkili.
Batı toplumlarında da kıyafet gülünç bir şekilde halen mesele, çünkü sınıf sinyalleri veriyor. Kapitalist sistemin yarattığı sınıf farklarından beslenen eğitim çarkları tamamen çürük ve işlemeyen mekanizmalar. Bu sistematik uçurumların araçları insanları birbirlerine sadece düşman etmek için varlar. Dolayısıyla ne kadar sınıfsız, o kadar iyi.

Fotoğraflarınızda sahnelenen kahramanlar, sıklıkla aile üyeleri, arkadaşlar veya tanıdıklarınız. Yakınlarınızı işlerinize dahil etmeniz zor olmuyor mu?
Bir davet verdiğinizde geleceğinizden en emin olduğunuz insanlar yakınlarınız olur genelde. Benim projelerim de öyle. Para için iş yapan biri beni çekimimde ekebilir ama beni tanıyan ve bana inanan biri orada olur. Bu arada söylemem lazım ki benim kahramanlarım gerçek hayatta da imajlarımda yansıdıklarından çok farklı yerlerde değiller. Gerçeklerden besleniyorum, çekimler için de genelde beraber karar veririz. İnsanlar nasıl görünmek isterse öyleler veya sadece oluşacak o görüntüler ile barışıklarsa bana katılıyorlar. Hatta bazı komşularım var ki bana fikir vermek istiyor, yeni projeler üretmem konusunda ısrar ediyorlar. Beni çok motive eden tatlı maneviyatlar bunlar..

İşlerinizde sık sık kişisel referanslara yer veriyorsunuz. Kişisel referanslarınız bir işe dönüşürken nasıl bir süreç işliyor?
Bu dönüşüm sürecim gayet kontrol dışı. Üretirken benim çok üzerimde, beni kontrol eden bir mekanizma karar veriyor. Önce imgeler imajlara bürünüp camdan aşağı atılan çöp torbaları gibi yeni iş dosyasına düşüyorlar. Bu durumu takiben ‘Bu fikre en uygun malzeme hangisidir?’, ‘Form? Nasıl?’ gibi düşünceler en çok vakit alan kısımlar oluyor sanırım...

Bu sergi için ürettiğiniz dört yeni işten bahsetmenizi istesek...
Yeni işlerden biri kolaj, adı 'Referring'. İlk kez WHW'nin küratörlüğünde 2009 İstanbul Bienali’nde gösterilen 'Bilinmeyen Sporlar' serisine gönderme yapan kâğıt üzerine karışık teknik ile çalışılmış bir resim. Lentos Müzesi'nde sergilenen 'Bilinmeyen Sporlar' videosuna eşlik ediyor. Resimde bozuk bir televizyon ekranı, futbol sahası gibi nesneler veya farklı yönelimlerden ve beden kodlarından gelen kadınlar aynı zeminde buluşuyor.
'Shut', adını verdiğim bir gül ağacı heykelim var. Üzerinde üç gül olan bu ağacın güllerinden birine bir örtü iğnelenmiş ve gül açamadan solmuş. Beden ve örtünme ilişkisini sorgulayan bu iş din tarihi ve kolonyel tarihle beraber anlaşılması gereken bir iş.
'Torn' diye yine yeni bir iş üretildi. Bu düzenleme, çamaşır ipi, fotoğraf, video, kumaş gibi iş bir çok farklı malzeme ve medyayı bünyesinde topluyor. Benim için de çok yeni bir tecrübe bu anlamda. Torn benim birkaç sene evvel trans yürüyüşünde tanıştığım Didem adlı arkadaşımla gerçekleştirdiğim bir proje ve ülkemizdeki transfobyayı gündeme getiren bir iş. Bir gece üç erkek arkadaşım Didem’i kaçırıp boğazını keserek kendisini öldürmeye teşebbüs ediyor ve aynı zamanda gasp ediyorlar... Ne utanç vericidir ki ülkemizdeki hukuk sistemimiz transların yanında değil... Dolayısıyla bu tür olaylarda suçlular genelde yakalanamıyor çünkü bu tür davalar ciddiye alınmıyorlar veya suçlular yakalansalar da toplumsal transfobya desteği ile kolayca işin içinden sıyrılıyorlar.
Bir kaç mm ile hayatta kalabilen Didem’in yaşadığı bu korkunç erkek vahşeti beni çok düşündürdü. Birkaç senedir hislerimle üzerinde çalıştım ve düzenlemem bu bahar aylarında is Lentos Müzesi'nin de motivasyonu ile sonuçlandı.

Sergi yurtdışında nasıl tepkiler alıyor?
Bugün hem galerim hem küratör hem de müze müdürüyle haberleştim. Sergim şimdiye dek en çok ziyaret edilen sergilerden biriymiş. Bu serginin başka ülkelere ve şehirlere de taşınmasını istiyorum. Belki biri İstanbul olur...
Nilbar Güreş’in ‘Baş Üstü’ başlıklı sergisi 10 Eylül’e kadar Avusturya Linz’deki Lentos Müzesi’nde.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle