GeriKitap Sanat ‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’

‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’
Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan ve Akın Aksu

Onun için ‘Ahlat Ağacı’nın gerçek yıldızı dersek herhalde yanlış olmaz. Nuri Bilge Ceylan, son filmini yaratırken yeğeni, öğretmen Akın Aksu’nun hayatından yola çıktı. Senaryoyu yine onunla ve Ebru Ceylan’la birlikte kaleme aldı. Filmin önemli sahnelerinden birinde oyunculuk da yapan Aksu’yla konuştuk.

Nuri Bilge Ceylan'la nereden akraba oluyorsunuz? Filmden önce yakın bir ilişkiniz var mıydı?
Bana işkence edilse bile akrabalık ilişkilerini, yani kim, kimin neyi olur, tam olarak bilemem, aklımda tutamam. Akrabalığımız var ama nereden bilmiyorum. Daha önce yakın bir ilişkimiz yoktu Bilge Abi’yle. ‘Kasaba’ ve ‘Mayıs Sıkıntısı’ filmlerini çekerken köye geldiğini hatırlıyorum. Ortaokula gidiyordum o zamanlar. Bir defa da İstanbul'da görüşmüştük yıllar önce.

Bu film için size nasıl bir teklif sundu?
Bilge Abi, bayramlarda Yenice'ye ve köye bayramlarda gelirdi. Sanırım bu gelişlerinden birinde, üniversite öğrencisiyken kendi imkanlarımla bastırdığım kitabımı annem ya da bir akrabam ona hediye etmiş. İstanbul'a döndüğünde tesadüfen kitaba göz atarken ahlat ağacıyla ilgili yazıyı okumuş. Zaten bu yazı haricindeki diğer kısımların büyük bölümü tek kelimeyle berbattı bence. Şu an kitap piyasada yok. Düzeltmeler yapıp tekrar bastırmayı denerim belki.

Filmin ne kadarı sizin hayatınızla örtüşüyor? Nuri Bilge Ceylan, "Sinan karakteri daha çok, yeğenim öğretmen ve yazar Akın Aksu'dan ilham alarak şekillendi” diyor...
Yaklaşık 10 yıl önce, bir dönem yaşadıklarımdan yola çıkarak senaryo üzerinde düşünmeye ve çalışmaya başladık. Film yaşadıklarımla kısmen örtüşüyordur. Ama bunun bir önemi yok bence. Soruyu tersten soralım; filmi izleyenler, kendi hayatlarıyla örtüşen ya da uzak kalan ne gibi his ve durumları bulacaklar kendilerinde? Ve hangi karakterler yakın gelecek onlara? Mesela filmdeki bir taşralı tüccarın 10 dakikalık konuşması onlar için bir şey ifade edecek mi, onlara uzun ve sıkıcı gelecek mi böyle sahneler? Gelecekse de neden? Bana sıkıcı geldi, -ziyadesiyle maruz kaldığımdan söylüyorum- çünkü gerçekten de pek hoş değildir böyle bir durumun içinde kalmak. Diğer konu, Sinan karakteri... Dış dünyayla bağlarımın kopma noktasına geldiği, huzursuzluğumun ve iç gerginliğimin gürleşmeye başladığı bir dönem yaşadım. Kendime karşı olacak kadar lanetli bir yalnızlık süreciydi; gerçekdışı düşüncelerin hayaletleriyle uğraştığım bir dönem... Yalnızlığı ve tutarsızlığı bile inanç haline getirme eğilimine kapılarak kendimi özel zannedip dünyayı karşıma aldığım ve tabii ki sürekli yanlış insanlara tosladığım, daha doğrusu diğeriyle her yakınlaşma girişiminin hüsran ya da komediyle son bulduğu bir dönem. Sinan karakterini oluşturmak için buralardan yola çıktık.

‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’

'Ahlat Ağacı'ndan bir kare.

Eleştirmenler ve Nuri Bilge Ceylan bu karakter için 'sevilmesi, anlaşılması zor' yorumunu yapıyor. Sizin Sinan’la ilgili hisleriniz neler?
Bencil olduğu için veya daha başka sebeplerden dolayı sevmediğimiz, itici bulduğumuz, yani bizim yanlış olarak gördüğümüz insanların doğru söyleme ihtimali yok mudur? Böyle bir insan doğruyu söylediği zaman ne yaparız? Amacı ya da hırsları uğruna her şeyi araçsallaştırmaya yatkın olan Sinan'ı masum buluyorum ben. Evet, sevilmesi zor, çünkü düşüncelerini zihninde hapsetmekten yana değil. Açık açık her şeyin ortaya serilmesini istiyor. Bu şekilde kendisini ilgilendiren gerçeklerin ortaya çıkmasını umuyor belki de. Anlaşılması zor, çünkü istem ve duygularının gerilimiyle yaşıyor. Bu karmakarışık durum ve birtakım bölük pörçük okumalar nedeniyle zihni de allak bullak olmuş. Kör hisler ve demlenmemiş bilgilerle anlatıcı olmak, yazar olmak, yani bir şeyin taşıyıcısı olmak istiyor. Ama yol ve yöntem biraz yanlış. Onun kaba duyguları her ne kadar yaşama yakın olsa da, çevresindeki gerçeklikle ilgili sıkıntılar doğuruyor.

Filmdeki baba karakterinde sizin babanızdan izler var mı?
Babamın bazı olumlu yanlarını ele aldık aslında. Baba-oğul ilişkisi için bizi ilgilendiren kısımlarını...

Taşra sizin için ne ifade ediyor?
Uzakta kalmış olmayı hissetmek. Bir yerden uzakta kalmış olduğumu... Kişinin kalabalıklara karışarak kendi ağırlığını duyumsamaktan kurtulabileceği, her şeyin hızlı yaşandığı ve değişim gösterdiği, her türlü fikrin, yönelimin, yaşam biçimin bulunduğu bir yere ya da yerlere uzakta kalmayı ifade ediyor.

Taşrada doğup büyüyen biri olarak oradan çıkmak ve orada kalmakla ilgili ne düşünürsünüz? Filmdeki karakterlerden biri olan Hatice bir yerde "İnsan neden illâ en yakınında duran hayatı seçip onu yaşamak zorunda ki?" gibi bir cümle kuruyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuyla ilgili?

Kişiden kişiye değişir bu durum tabii. Sıkılgan biriyim, bu da benim suçum değil. Kendi adıma konuşursam, taşraya mahkum olacağımı bilmek benim için ölüm olurdu. Hiçbir ortak yanının bulunmadığını bildiğin insanlara mahkûm olmak ve içinden gelmediği halde gülümsemeyi ve kahkaha atabilmeyi öğrenmektir, kalmak. Ama dediğim gibi, bu durumun kişiden kişiye değiştiği çok açık. Birçok insan için de huzurun, tatlı bir yavaşlığın bulunabildiği bir yer de olabilir bu.

Filme sadece senarist olarak değil de oyuncu olarak da katkı sağlamanız nasıl gündeme geldi?Çekimler başlamadan iki-üç hafta önceydi sanırım. Bilge Abi aradı ve İmam Veysel karakteri için uygun olabileceğimi söyledi.

Filmin en diyalog ağırlıklı sahnelerinden birinde oynuyorsunuz. Daha önce hiç oyunculuk yapmamış biri olarak böyle bir sahne için ne kadar hazırlık yapmanız gerekti?
Zordu. Ezberime güvenmiyordum. Çekim günü yaklaştıkça yoğun olarak çalıştığımı hatırlıyorum.

Bu sahnede din ve varoluş temaları ele alınıyor. Kişisel olarak görüşlerinizle ne kadar uyuşuyor canlandırdığınız karakterin görüşleri?
Ben daha çok sahnede durmaksızın kelime harcayan bu üç insanın varmaya çalıştıkları hedef uğruna verdikleri bu mücadeleye gülüyorum. İnsan olarak hepimizin içine düştüğü bir durum bu. Kaygı durumuna ve anlamlandırma yetisine göre herkesin ideolog kesildiği zamanlar vardır. Söylem, özbilinç ve diğerine karşı oluşan içdirenç; bu aslında dünyayla ilişkimizi de belirliyor. İmamlar sahnesinde de karakterleri, düşünceleriyle ve aynı zamanda düşünceleri için gördüğümüz kadar düşüncelerinin aydınlattığı ölçüde karakterleri görüyoruz. Diğer sorunun cevabı; Veysel Hoca’nın görüşleri, kişisel görüşlerimle hiçbir yönden uyuşmuyor.

‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’

Mehmet Emin Toprak

Nuri Bilge Ceylan'ın daha önce akrabasına (Mehmet Emin Toprak) başrol vermişliği var. Siz bu filmde başrolü oynamayı ister miydiniz?
‘Kasaba’, ‘Mayıs Sıkıntısı’ ve ‘Uzak’ filmlerinde, akrabam olan Mehmet Emin Toprak oynamıştı. O zamanlar Güzel Sanatlar Lisesi’ne gidiyordum ben ve Mehmet Emin Abiyle gurur duyuyordum. Oyunculuğuna hayrandım; bakışlarına... Onun bakışları bugün bile farklı geliyor nedense bana. Diğer soru için; başrol konusunda kendime güvenim yok şu an için.

Senaryoyu Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan'la birlikte yazmışsınız. Nasıl bir çalışma sisteminiz vardı?
Öncelikle disiplinli çalıştık. Benim için zor olduğu kadar zevkli de bir süreçti. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan’la çalışmak kadar, onlarla her konuda konuşabilmek, sohbet edebilmek benim için büyük bir mutluluktu. Bu her şeyden önemliydi benim için.

Nuri Bilge Ceylan, çok disiplinli, detaylara çok önem veren, kimilerine göre de epey sert bir yönetmen. Siz ne düşünüyorsunuz, senaryo yazarken ve çekimler sırasında birlikte çalışırken zorlandınız mı?
Zorlandığım oldu. Öncelikle psikolojik olarak. Çünkü bu alanda ilk işimdi ve her şeyle ilk defa karşılaşıyordum. Özellikle de bir sahnedeki psikolojiyi kollamak için diri kalması gereken inanç. Bunu korumak kolay olmadı benim için.

Cannes Film Festivali'nde, kırmızı halıdaydınız. Orada olmayı, o atmosferi nasıl anlatırsınız? Nasıl bir deneyimdi?
Hiç alışık olmadığım durumlar. Ama benim aklımda hep filmin izlendikten sonra alacağı tepkiler vardı.

Filmin ödül almamış olmasına üzüldünüz mü?
Beni meşgul eden düşünce nasıl bir film yaptığımız üzerineydi. Cannes'da filmi izledikten sonra bu konudaki kaygım dindi. Derdim kendimleydi yani, film öncelikle beni ikna etmemiş olsaydı kendimi yer bitirirdim. Filmi izleyince zamana karşı dayanıklı, iyi bir iş yaptığımızı düşündüm ve bunun sevinci, başka herhangi bir şeye üzülmek için neden bırakmadı.

‘İçinden gelmediği halde gülümsemeyi öğrenmektir taşrada kalmak...’

Akın Aksu, öğrencileriyle. 

Nasıl bir hayatınız var? Nerede yaşıyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz, günleriniz nasıl geçiyor?
Erzincan'ın bir beldesinde öğretmenlik yapıyorum iki yıldır. Lojmanda kalıyorum. Öğretmenlikten kalan vakitlerimde okuma ve yazma işiyle uğraşıyorum. Film izliyorum, müzik dinliyorum. Boş durmak bana uygun değil. Saçma da olsa bir şeylerle uğraşmak, kendimi bir şeylere inandırıp peşinden gitmek zorundayım. Bazen bozkıra çıkıp dolaşıyorum. Fotoğraf çekiyorum.

  

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle