GeriKitap Sanat ‘Her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır’

‘Her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır’
Gaye Boralıoğlu / Fotoğraf: Ümit Kıvanç

Gaye Boralıoğlu yeni romanı ‘Dünyadan Aşağı’da her gün yanımızdan geçip giden bir adamı anlatıyor. Hilmi Aydın’ın küçük hesaplarla dolu dünyasına, kadınlarla ve babasıyla ilişkisine dahil oluyoruz. Bir tür ‘baba-oğul’ hikâyesi bu ama esasen, Boralıoğlu’nun deyişiyle ‘toplumsal çöküşün müsebbibi’nin peşine düşüyoruz. Ağzınızda doyulmaz bir edebi tat bırakacağına şüphe yok. Romanın meselesi açısından aynı şeyi söylemekse güç. Nedenini hem romanda hem de Boralıoğlu’nun anlattıklarında bulacaksınız.

Dünyadan Aşağı’nın sadık takipçilerinize farklı gelecek bir roman olduğu hissindeyim. Kahramanlarınızın ağırlıklı olarak kadın olmasına alıştık, belki de ondan... Bu baba-oğul öyküsü ya da yanımızdan geçip giden sıradan bir adamın hayatını deşme fikri diyelim, nasıl düştü aklınıza?
Çevrelendiğimiz dünyada, özellikle de kadınları çevreleyen dünyada, insana huzursuzluk veren bir şeyler var. Belli belirsiz bir şekilde değerler kaybından, vasatlaşmadan söz ediyoruz. Sanki umut etmek için bir perdenin açılması gerekiyor ama o perdeyi bir türlü açamıyoruz. Gökyüzü bulutlu. ‘Dünyadan Aşağı’da derdim bu vaziyeti özellikle de bir karakterin şahsında dile dökmekti. Hilmi Aydın böyle doğdu. Ama Hilmi Aydın’ın önü, sonu da var. Üç kuşak bağlamında bir karaktere odaklandım. Sizin ‘sıradan insan’ tanımlamanızda bile bu ikilem var. Hilmi Aydın’ın sıradan olarak tanımlandığı bir dünya nasıl bir dünyadır?

Elbette sadece kadın karakter yaratıyor değilsiniz, romanlarda da senaryolarda da derinine indiğiniz erkek karakterleriniz oldu. Yine de salt bir erkeğin hayatını deşmek; vicdanını, kâbuslarını, hayallerini yazmak, günlük rutinlerini, cinsel hayatını vs. anlatmak ile kendi çarelerini kendi zekâlarında bulan kadınları anlatmak arasında fark var mı?
Edebiyatın cinsiyeti yoktur bence. Bugüne kadar da kadın karakterler yazayım diye bir derdim hiç olmadı. Benim gözümü alan genellikle bir derttir. Ağrıyan yeri tutma ihtiyacıdır. Böyle bakınca doğal olarak kadın karakterlere yönelmiş olabilirim. Ama bugün bakıyorum da artık o ağrı bütün bedenimizi esir aldı. Bu ülkemize özgü de değil, dünyanın kalbinde de sinsi sinsi bir dert büyüyor. Bu romanda her ne kadar Nihal, Mine, Pelin gibi kadın karakterler olsa da odağa bir erkeği, Hilmi Aydın’ı oturttum ama öncelikle Hilmi’ye, sonra da babasına ve Ali Cemal’e salt ‘erkek cinsi’ tarifinden bakmadım. Toplumsal çöküşün müsebbiplerini aradım. Hilmi’nin babasıyla olan ilişkisi aslında bir baba-oğul ilişkisinden ziyade ortalama bir zekânın otoriteyle olan ilişkisidir.

Roman ilerledikçe Hilmi Aydın’a olan kızgınlığım acımaya bıraktı kendini. Hakkında sıfatlar sıraladım durdum; basiretsiz, yalancı, sahtekâr, kibirli, bencil, korkak, müptezel... Tahammül etmesi bu kadar zor bir adama, roman yazma süreci boyunca nasıl dayandınız?
Hayata nasıl katlanıyorsak Hilmi Aydın’a öyle katlanabiliriz, katlanıyoruz da. Hilmi Aydın, evet bir antikahramandır. Ama tuhaflık burada, bir antikahraman olarak karşımıza çok tanıdığımız birisi çıkıyor. Dürüst olursak Hilmi Aydın’da belki kendi babamızı bulacağız, muhtemelen abimizi, kısmen eşimizi, bazı arkadaşlarımızı... Hatta belki yüzleşmek istemediğimiz kendi hikâyemizi. O zaman çevrelendiğimiz dünyayı düşünün.
Hilmi Aydın, ‘Aylak Adam’dan daha riyakâr, Selim Işık’tan daha cahil, Oblomov’dan biraz daha gayretli bir adam. Edebiyatta, sistemi kilitleyen karakter örneğinin bir devamı. Niyeti, olmak istediği yer ve olduğu yer arasında mesafeler var. Benim için yazınsal açıdan zevkli kısım, o mesafeleri kat etmekti. Kitabı bir karakter üzerinden kurguladım ama bir adım öteye gidersem ‘Dünyadan Aşağı’yı alacakaranlık bir atmosferde, dil ve üslup açısından farklı oyunların bir arada bulunduğu, akıp giden öykünün arkasında insana dair birçok sorunun kurcalandığı, yazım süreci zevkli bir roman olarak tarif ederim.

‘Her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır’

Gaye Boralıoğlu / Fotoğraf: Ümit Kıvanç

İNSAN DEDİĞİN TANRI'NIN UNUTTUĞU ÇOCUK
Birbirine temas edemeyen, bu eksikliğin tezahürleri tüm hayatına, ilişkilerine sızan, sonra da bunu farklı yollarla telafi etmeye çalışan babalar ve oğullar var karşımızda. Baba-oğul ilişkisi neden bu
kadar zorlu ve belirleyici?

Kadim bir mesele bu... Shakespeare’den beri edebiyatın temel mevzularından... Benim için baba-oğul ilişkisi aslında iktidar denilen mekanizmanın özüdür. Güç dengeleri, dengesizlikler, yaralanmalar, yaralamalar ilk kez bu ilişkide ortaya çıkar ve istemsizce kuşaktan kuşağa aktarılır. Büyük ya da küçük her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır. Bu kadınlara özgü bir hal değil. Belki bu yüzden kadın diktatör çıkmıyor. Baba-oğul ilişkisinde çok sert başka bir şey var. Bu genel çerçevenin içine bizim topraklarımızdaki feodallik, çok sevdiğimiz o ‘miş gibi’ yapma hali, sahtekârlık ve riya da giriyor.

Hilmi Aydın’ı hem kendi anlatımıyla, hem yazarın dilinden, yer yer de babasının gözünden okuyoruz. Ama asıl olarak “İnsan nedir?” diye yokluyor okuyucu kendini. “İnsan nedir?” diye kendinizi kurcalayarak yazdığınız bir roman mı oldu bu?
İnsan dediğin Tanrı’nın unuttuğu çocuk. Birbirini yiyor, diğer canlıları yok ediyor, sonsuz bir konfor ihtiyacıyla kendi varlığını yeniden yaratıyor ve bunu yaparken diğerlerini hiçliyor. Bazen nazikçe, bazen sertlikle. Ha, istisnalar yok mu? Var elbet, zaten onların yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz.

‘EDEBİYAT EN HAKİKİ TARİH YAZIMIDIR’
İklimdeki boğucu hava Hilmi gibi “Aman ağzımızın tadı bozulmasın da” noktasında duran bir dolu insanı ‘teğet geçiyor’. Yine de düşüncenin, itirazın cezalandırıldığı bir devir bu. Böyle dönemlerde üretmek daha mı zor?
Kitaba başladığım günden bu yana onlarca katliam, bombalama eylemi oldu, yüzlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı, binlerce kişi işsiz kaldı, milyonlarca ağaç kesildi ve tepemize onlarca gökdelen ve AVM dikildi. Çaresizliği iliklerime kadar hissettim. İçimde derin bir nefret var. Olan biteni unutmamak için olabildiğince hafızamı canlı tutmaya çalışıyorum. Edebiyat zamana ihtiyaç duyar ama en güçlü tercümandır ve en hakiki tarih yazımıdır.
Bir romanı meydana getirmek aslında büyük bir ayindir. Karakterlerinizle, atmosferle, kurduğunuz dünya ile hemhal olursunuz, günlük işlerinizi sürdürmekle birlikte paralel bir dünyanın, edebi bir dilin içinde yaşarsınız. Ne var ki olağanüstü halin getirdiği haberler bu dili kekemeleştirdi. Bu süreçte Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılamaz” sözü üzerine çok düşündüm. Durdum, kalktım, vazgeçtim ve devam ettim, canımı dişime takarak. Bu konuda konuşmaya başlayınca hızımı kesemiyorum, çünkü tarifini yeni yeni yapıyorum ama bu acayip sürecin edebiyatla ilişkimi çok daha derinleştirdiğini söyleyebilirim.

Geçen yıl romanınız ‘Meçhul’ Frankfurt Kitap Fuarı’nda, Barış Ödülleri kapsamındaki bir uluslararası dayanışma etkinliğinde okundu. Bu tür uluslararası entelektüel buluşma ve dayanışmalar sizin için ne ifade ediyor?
Geçen yılki Büchner Ödülü’nü kazanan Jan Wagner, ‘Meçhul’ü St. Katharinen Kilisesi’nde okudu. Bir de geçtiğimiz sonbaharı Avusturya Literaturhaus’un davetlisi olarak Viyana’da geçirdim ve orada Alman ve Avusturyalı yazarlarla tanıştım. Uluslararası festivaller, bu tür temaslar dünyada yalnız olmadığımızı gösteriyor bize. Derttaş olduğumuzu, aynı sözcükleri kullanmasak da aynı dili konuştuğumuzu... Bir de şu var: Yabancı bir yazarla konuşurken yalnız dilini değil, kendi aklını da tercüme ediyorsun ve böylece kendine, yazdıklarına belli bir mesafeyle bakma şansı yakalıyorsun. ‘Dünyadan Aşağı’yı yazarken ‘Meçhul’ün Almancada çıkmış olması benim için şans oldu.

DÜNYADAN AŞAĞI ‘Her diktatörün arkasında otoriter bir baba figürü mutlaka vardır’
Gaye Boralıoğlu
İletişim Yayınları, 2018
274 sayfa, 23 TL.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle