GeriKitap Sanat Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar

Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlar

‘Beni Kör Kuyularda’ romanında Hasan Ali Toptaş, ayakkabıcı babasına yemek götürüp eve döndükten sonra suskunlaşan Güldiyar’ın neler yaşadığıyla ilgilenmiyor; gözlerinden yaş yerine taş akan bu genç kadını bir gösteriymiş gibi izlemeye gelen insanlarla, daha doğrusu ‘seyir toplumu’yla ilgileniyor. Masalsı bir anlatı kursa da gerçekliği terk etmiyor Toptaş.

Tutkulu okurları Hasan Ali Toptaş’ın romanlarını kapağından okumaya başlıyorlar. Kapaklarda yer alan Nuri Bilge Ceylan fotoğraflarının romanın içeriği hakkında bilgi verdiğini düşünüyorlar. Toptaş’ın yeni romanı ‘Beni Kör Kuyularda’nın kapağında da merdivenli bir kuyu ve karlar altında bir köy manzarası var. Fotoğraf, Ceylan’ın ‘Ahlat Ağacı’ filminden alınmış. ‘Ahlat Ağacı’nda kuyu imgesinin önemli bir rolü olduğunu biliyoruz. Altta ise karlar altında bir köy görüntüsü var. O da yabancı değil: ‘Beni Kör Kuyularda’ Ankara’nın son gecekondu mahallelerinden birinde geçiyor.
‘Beni Kör Kuyularda’ adı ise doğrudan Münir Nurettin Selçuk’un umutsuzların her zaman dillerindeki şarkısı ‘Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’a gönderme yapıyor. Şarkının güftesi Ümit Yaşar Oğuzcan’dan ve Oğuzcan’ın acısını derinden yaşadığı bir intihar olayından ilham aldığı söyleniyor.
‘Kör kuyularda merdivensiz kalma hali’ bana daha etkileyici geliyor. Hasan Ali Toptaş’ın romanının kahramanı Güldiyar’ın gözlerinden yaş yerine taş dökülmesine ve sonrasında tamamen suskunlaşmasına neden olan olayın onu merdivensiz bırakmış olması ihtimali daha yüksekmiş gibi görünüyor.

Hasan Ali Toptaş şiir gibi yazmayı sever. Düzyazıya gizlenmiş bir şairdir. ‘Beni Kör Kuyularda’ da şiirsel cümlelerle, imgelerle, sisli puslu doğa betimlemeleriyle masalsı bir ortamda başlıyor. Toptaş şiirsel de olsa gerçekliğini yansıtarak bir gecekondu mahallesi anlatıyor. İlerleyen sayfalarda verdiği ipuçlarından buranın Ankara’nın Hüseyin Gazi Mahallesi olduğunu anlıyoruz. Mahalle henüz kentsel dönüşüme uğramamış, gecekondular apartman olmamış. Günümüzden birkaç on yıl öncesini anlatıyor diye tahmin ediyorum. Yani ne kadar masalsı bir anlatı kursa da gerçekliği terk etmiyor Toptaş. Bu tavrıyla da Latin Amerika’nın Büyülü Gerçekçilik akımının geç bir takipçisi olduğunu söyleyebiliriz.
Evin tek kızı, ağabeyi kayıp olduğu için evin biricik çocuğu Güldiyar, ilk kez babasına yemek götürüyor. Ayakkabıcılık yapan babası sefertasını almadan dükkâna gitmiş. Anne Bahriye’nin korktuğu, kızı Güldiyar’ın başına geliyor. Babasına yemek götürüp geldiğinde kızının kötü şeyler yaşadığını anlıyor. “Yüzü allak bullak olmuş, bakışları donmuş, evden çıkarken taradığı o güzelim saçları da biraz dağılmış gibiydi.”
Güldiyar anlatmıyor, susuyor. Ağzından tek kelime bile çıkmıyor. Ağlıyor. Öyle büyük bir acısı var ki gözünden yaş yerine yaş büyüklüğünde taşlar geliyor.

Annesiyle beraber Güldiyar’ın başından geçenleri anlatmamasının nedeni ne olabilir diye düşünüyoruz ister istemez. Güldiyar’ın ailesi köyden kente göçmüş. Töreler var mıdır, yürürlükte midir? Güldiyar başına gelenleri anlatsa bu töreler mi uygulanır? Adının çağrıştırdığı Güldünya’nın yaşadıklarını ailesi ona da yaşatır mı? Bilmiyoruz, Toptaş anlatmıyor.
Toptaş, Güldiyar’ın neler yaşadığıyla ve bu yaşadıklarının anlatsa başına neler geleceğiyle ilgili değil. Oysa ilk sayfalarda olayın faili olabilecek, “Cevher denen sivri kafalı” gibi şüpheli şahıslardan söz ediliyor. Uzaktan uzağa duyulan klarnet sesi var bir de. O klarneti çalanın ve evin bahçesindeki dut ağacına konan Halil’in, nasıl birer rolü olacağını merak ediyoruz. Okur olarak bu ipuçlarından olayın gerçekliğine varacağımızı, Güldiyar’ın başına neler geldiğini, bu suçu kimlerin işlediğini öğrenebileceğimizi düşünüyoruz.
Tabii kitabın kapağından itibaren vurgulanan kör kuyuda kalma hali var bir de. Bu ruh haline, nedenlerine ve sonuçlarına da odaklanmıyor Toptaş. Güldiyar romanın ilk sayfalarında başkahraman olacak gibi görünürken hızlıca silikleşip bir figür olarak kalıyor. Toptaş olayın başka bir yönüyle ilgileniyor. ‘Seyir toplumu’nu ele alıyor. Kör kuyularda yalnız kaldığını hisseden Güldiyar’la değil de onun gözünden yaş yerine taş akmasıyla ilgili insanlara yoğunlaşıyor. Güldiyar’ın taş ağladığı kısa zamanda duyuluyor ve insanlar onun ağlamasını izlemeye geliyor. Onun neden böyle ağladığını sorgulama gereği duymaksızın sadece yaş yerine taş gelmesiyle ilgililer.

Seyir toplumunu Prof. Hüsamettin Arslan şöyle açıklamış: “Modern insan artık yaşamıyor, yalnızca seyrediyor. İnsanın ve toplumun kendisi dahil her şey imaja, pazar seyir mekânına dönüşmüştür. Süpermarket çağdaş tiyatrodur. İnsan artık hayatın her noktasında bir seyircidir. Seyirci tüketici, tüketici seyircidir.” Güldiyar’ın taş ağlamasını görmeye gelen insanlar da sadece seyrediyor ve bu seyrin ardındaki gerçeği merak etmiyor. Böylece Güldiyar’ın babasıyla yaşadığı ev ve çevresi bir şenlik alanına dönüyor. Güldiyar’ı seyretmeye gelenleri seyretmeye gelenler de çoğalıyor. Seyreden seyrediliyor.
Güldiyar’ın başına ne geldi de böyle ağlıyor, diye sormuyor acıya, derde değil, sonucundaki görüntüye odaklanıyorlar. Bunun farkındaki kişiler de sıraya girip ücretini ödemek karşılığında izlenebilecek bir gösteriye dönüştürüyor. İzleyicinin görüntüye odaklandığını bildiklerinden Güldiyar artık ağlamaz olunca başka yöntemlerle acıyı oluşturup gözlerinden taş akmasını sağlamanın yolunu buluyorlar. Öyle ki Güldiyar ölse bile bu gösterinin nesnesi olmaktan kurtulamayacak, gelir kaynağı olmaya devam edecektir diye düşündürüyorlar.
‘Beni Kör Kuyularda’ oldukça akıcı bir roman. Toptaş, sonuna kadar merak unsurunu korumayı biliyor. İlerleyen sayfalarda olay ağır basıp şiirsel anlatım geriye kaçsa da masalsılık ihmal edilmemiş.

Güldiyar’ın gözlerinden dökülen taşlarBENİ KÖR KUYULARDA
Hasan Ali Toptaş
Everest Yayınları, 2019
240 sayfa, 25 TL

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle