GeriKitap Sanat Gerçek sevgide şiddet olmaz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Gerçek sevgide şiddet olmaz

Gerçek sevgide şiddet olmaz

Kadına yönelik şiddetin her yerde yükseldiği, eğitimli-eğitimsiz ayrımı yapmadan şiddet gösteren erkeklerin arttığı bir dönemde yazar Elçin Poyrazlar, ‘Mantolu Kadın’ romanıyla meselenin altını bir kez daha çiziyor. Poyrazlar’a göre kadına psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan erkek iktidar hastalığına yakalanmış demektir.

Bir kocası, bir evi, konforlu hayatı olan genç bir kadın romanın en önemli karakteri. Magazin eklerini okuyan, yemeğin pişmesinin neden bu kadar uzun sürdüğünü düşünen, kocasının eve gelmesini bekleyen kadın… Ne çok var etrafımızda… Hepsini de mutlu zannediyoruz. Böyle bir karakter yaratırken sen ne düşündün?
Size de olur mu bilmem; ben ne zaman gazetelerin üçüncü sayfasını okusam dehşete kapılırım. Çok sıradan, sakin, hatta sıkıcı hayatları varmış gibi görünen insanlar birden büyük trajedilerin baş oyuncusu oluverirler. Örneğin sayfada elleriyle yüzünü kapatmış olarak görüntülenen S.T., kendisini aldattığını düşündüğü karısı Y.T.’yi üç yaşındaki çocuğun önünde satırla parçalara ayırmıştır. Vahşete ve nefrete bakın! Oysa bundan birkaç yıl önce S.T. ile Y.T. tüm akrabalarının önünde heyecanla göbek atarak dünya evine girmiştir. Y.T genç yaşında kocaya vardığı için mutlu ve rahat, S.T. ise bir karısı olduğu için gururludur. Bu çift hangi noktada mutlu bir sona ulaştıkları fikrinden cayarak ölümle sonuçlanacak bir vahşetin oyuncuları olur? İşte hep merak ettiğim bu soruyu kurcalamak istedim.

Erkek karakterlerinizin biri doktor, diğeri avukat. Şiddet, okumuş, ekonomik düzeyi yüksek erkeklerin de başvurduğu bir yöntem maalesef. Sizce nesi var bu erkeklerin?
Kadına psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan erkek iktidar hastalığına yakalanmış demektir. Bu erkek en yakınındakilerin üstünden gücünü, erkekliğini, varoluş nedenini teyit eder. Ondan korkan karısının ya da kızının, hatta oğlunun travması tanımlar bu erkeği. Sürekli annesine tecavüz eden ve döven bir babanın oğlu ya da kızı olduğunuzu düşünün. Bu vahşetle büyüyen bir çocuk kendi hayatını bu acı bunun üzerinden kurar. Babasının iktidar hastalığı yeni bir kuşağın “erkek olma” tanımını değiştirir mutlaka. Bunun eğitimle ilgisi yok. Aklın, merhametin, sevginin tükendiği, sahip olma ve hükmetmenin tek ilişki türü olduğu bir evlilikte iktidar hastalığı kaçınılmazdır. Romanla fiziksel ve psikolojik şiddet arasında ayrımın olmayışına dokunmak istedim. Görünürde yakışıklı, başarılı, düzgün bir aileden gelen bir adamla evlenen kadının hiçbir sorunu olmaması gerekir. “İyi kısmettir” bu adam. Oysa kadını ince bir zorbalıkla ezer.

Kitapta Türkiye’deki kadın-erkek meselesi ve şiddetin tüm detayları var neredeyse. Bunlardan biri ailelerin “iyi kısmettir kıymetli olan” düsturuyla hareket etmesi… Oysa kızlarının okuma isteğine saygı duysalar, onun acı çekmesini de engelleyecekler değil mi?
Romandaki aile için kızlarının ne istediği ve hedeflerinin hiçbir önemi yok. Her aile farklı düzeylerde böyle değil midir? Bir anne kendi başarısızlıklarını kızında silmeye çalışır, bir baba çocuğunun kendi geçmişindeki benzer hataları yapmasını istemez. Sağlıklı her anne-baba çocuğunun mutlu olmasını ister elbette. Ama çocuğu için mutluluk tanımını da kendileri üzerinden yaparlar. “Şu bölüme girsen çok para kazanırsın, o adam sana göre değil, okuyup da ne olacaksın, aman işinden ayrılma piyasa kötü” gibisinden. Romandaki kadın karakter G’nin annesi de yoksulluk üzerinden kızına baskı yapar. “Üniversiteyi bitirince ne olacak” der ona. “Çalışırken el âlemin ağız kokusunu çekmene ne gerek var? Bir kızın en büyük talihi kocasıdır.” G hem ailesinin hem de çevresinin ısrar ettiği bu döngüyü kırmaya çalışır ancak başaramaz.

Gerçek sevgide şiddet olmaz

Fotoğraf: Emre Yunusoğlu


Peki kadınların kabahati ne?
En çok hayallerinden vazgeçmek galiba. Biraz susabilir insan, bazen de âşık olduğu adamı kurtarmaya çalışabilir, hatta ayrılmaktan korkabilir. Bir süre için belki. Ama sonunda hep kendisini düşünmelidir bir kadın. Kendi ayakları üstünde durmayı, kafasındakileri gerçekleştirmeyi ve eyvallah demeden çekip gidebilmeyi bilmelidir. Sonuçları ne olursa olsun. Sadece ve sadece sevgi tutabilmeli bir kadını. Gerçek bir sevgi içinde zaten şiddet olmaz.

Geçtiğimiz günlerde şarkıcı Sıla, oyuncu olan erkek arkadaşından gördüğü şiddeti ifşa etti… Bu ifşa karşısında bazı kesimler yine de Sıla’yı haksız çıkaracak ithamlara başvurdu. Kadının dik durması da bazı toplumlarda çok zor değil mi?
Sıla çok cesur davrandı. Çünkü bu toplumu iyi bilmesine rağmen kendini, kariyerini, yaşadığı travmayı gözler önüne serdi. Ona açık saldırılar geleceğini bile bile yaptı bunu. “Kol kırılır yen içinde kalır” mantığını sarstığı için hoşa gitmedi bazı çevrelerde. Oysa bizi en çok da bu mantık yaralıyor. Neden başka birinin kabahatini örtmek zorundayız ki? Kadınların böyle bir misyonu mu var? Sıla’nın başına gelenler, bu topraklarda birinin yaşadığı zorlukların, acıların nasıl da ucuzca harcandığının başka bir örneği. Ünlü olmayan milyonlarca kadın bunu her gün çok daha şiddetli bir düzeyde yaşıyor. Dik durmaya güçleri bile kalmıyor. Bu nedenle hiç durmadan konuşmak, ortak bilinç oluşturmak, şikâyet etmek, afişe etmek gerekli.

Kitapta bir cümleniz var, “O çocuk kendine verdiği sözleri tutamadan büyüyor” diye… Kendine verdiği sözü tutabilmesi için ne gerekiyor?
İrade, inat ve sebat. Romandaki G, kocasının yakışıklılığından, eğitiminden ve başta ona güzel davranışlarından çok etkileniyor. Kocasının onu üniversiteye gitmesi için teşvik etmesi aslında onu evliliğe ikna eden şey. Ailesinden göremediği desteği kocasından göreceğini düşünüp kabul ediyor. Bir çıkış kapısı onun için. Bir kurumdan çıkıp başka bir kuruma giriyor yani. Yalnız kalmıyor. Yolunu kendisi bulmuyor. Kendini başka insanların kararlarına bırakıyor. Elbette biraz da bunu çok genç ve tecrübesiz olduğu için yapıyor. 18 yaşın getirdiği saflık ve bilgisizlikle hareket ediyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle