GeriKitap Sanat ‘Fermata’nın altında beraber nefes alalım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Fermata’nın altında beraber nefes alalım

‘Fermata’nın altında beraber nefes alalım
Cenk Erdoğan

Perdesiz gitar virtüozu, besteci ve aranjör Cenk Erdoğan’la kelimelerin kifayetsiz kaldığı güzellikteki son albümü ‘Fermata’yı konuştuk. Basta Baran Say, davulda Mehmet İkiz’in eşlik ettiği Cenk Erdoğan’la ‘Fermata’yı konuşurken bugüne kadar çalıştığı birçok müzisyenle birlikte ‘İle’, ‘Kavis’, ‘Karakutu’ ve ‘Lahza’ albümlerine selam durmayı ihmal etmedik.

Fermata’ durmak, duraklamak anlamlarına gelen Barok dönem çıkışlı bir müzik terimi olarak senin albümüne nasıl isim verdi?
Aslında ‘puandorg’ dediğimiz müzik terimi durmak, nefes almak demek oluyor. Mesela ‘do re mi’ diyorsun, mi’nin üzerine fermata işaretini koyduğun zaman orada bütün orkestra duruyor, bir nefes alıyor ve sonra devam ediyorlar. Benim de bestelerimde çok kullandığım bir şey durmak ve kalkmak. Hep de bu işaretle kullanıyorum. Bu işaretin çok güzel bir enerjisi var. Benim için de, hani biz artık çok ayrıştık ya, Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi, Ermenisi… Suriyeli üç yaşında bir çocuk görüp ona bile “Suriyeliler gelmiş buraya” der hale geldik, bu beni çok bozmaya başladı. O yüzden dedim ki, hepimiz şu ‘fermata’nın altında buluşalım, beraber nefes alalım. Hepimiz bu havayı soluyoruz, birbirimizden farklı değiliz. İstiyorum ki insanlar şu albümü dinlerken birlik olalım, beraber nefes alalım.

Tamam, bu güzel de albüme bu motivasyonla bir isim koyacak hisse ilk nasıl geldin?
İlk albümümün adı ‘İle’ idi. İle de bir bağlaçtır ya. Ben ile dinleyici, gitar ile müzik, perdesiz gitar ile caz olsun istemiştim. Ben hiçbir zaman dinleyiciyi göz önünde bulundurmayan bir müzik yapmadım. Bir beste yaptıktan sonra, en abstrakt duyguları bile anlatsam ben burada dediğimi anlatabilmiş miyim, diye bakıyorum. Anlatamadıysam siliyorum o kaydı. Çok uçta müzik yapan bir adam değilim, özgür doğaçlamalar filan. Ama bu albümde, “Biz nasıl birlik oluruz?” derken bu isim de bütün bu kafamdakileri toplayan şey oldu. Puandorg işaretini çok seviyordum, hep birlikte durmak, kalkmaki nefes almak olduğunu bildiğim için. Fakat puandorg çok kötü bir isim. Albüm ismi olmaz. Bu puandorg neymiş derken ‘fermata’ya denk geldim. Ortadaki a biraz uzatılıyor İtalyanca olduğu için. Hem kafamdakini yansıttığı hem fonetik olarak müzikal olduğu için tamam dedim. Hadi o zaman birlik olalım, çalalım, dinleyelim.

Albümün açılışını yapan ‘Kara Gider’ senden tam da beklediğimiz gibi alabildiğine melodik bir şekilde ilerlerken bir noktada progresif hatta saykedelik kafalara giriyor, sonra tam böyle kaptırıp gitmişken tekrar başladığı noktaya dönüyor. Bu durumda ‘Kara Gider’ nereye gider?
Geçtiğimiz sene sular bastığında bir arkadaşın stüdyosunu da su basmıştı. Belediyeden bir adam çağırmışlar. Adam bunlara “Taşının buralardan, buraların giderleri hep kara gider, buradan hiçbir şey olmaz” demiş. Bunu bana söyledi ve ne kadar acayip bir laf olduğunu düşündüm. Onlar de ne demek olduğunu sormuşlar. Bunlar Osmanlı döneminde açılmış tüneller, yollar, nereye gittikleri belli değil demiş. Bu beni çok etkiledi. Bizler de ülke ve insanlık olarak nereye gittiğimizi bilmiyoruz. Bir yere gitmiyor. Karanlığa doğru bir yere gidiyor ve çıkmıyor. Buradan bir yere gittiğini düşünüyorsun ama tak, önüne bir duvar geliyor. O yüzden o parçada öyle bir dalgalanma var. Tekrarlı bir sinyalle başlıyor, melodi çalıyor sakin sakin, sonra bir anda sular patlıyor ve ondan sonra bir yere gitmiyor. Sonra tekrar yumuşuyor, tekrar bir gidiyor. Bir belediye işçisinin sana söylediği şeyin manasının ne kadar derin olabileceğinin de kanıtı gibi bir şey.

Albümdekiler enstrümantal parçalar oldukları için herkes kendi payına ne istiyorsa onu hissedebilir. “Her Yolun Vardır Bir Yolcusu”na temasıyla birlikte yapısal olarak baktığımızda altı dakikalık parçanın ilk yarısı tamamen yola hazırlanışı, sonrasında yolculuğun kendisini duymak mümkün.
Evet bu parçanın içinde çok fazla durmak, kalkmak, fermata var. Herkes hayatında bir yöne doğru sürüklenme var, yanlış kararlar, doğru kararlar; hepimiz bütün bunları yaptık, defalarca da yapacağız ki hayat olsun. Yoksa saçma sapan bir şey olur. Hep başarıyla, iyilikle, güzellikle olan bir şey değil. Kötülük de olabilir. Onun da yolcusu var. O da bir yol. Yol sırasında kaybettiklerin ve kazandıkların olacak. Benim de artık iyice bestecilik yönünde ilerliyor. Enstrümanistlik artık biraz geçti, daha iyi besteler, bu enstrümana ya da Türkiye’nin müzikal dağarcığına daha iyi bir şeyler bırakmak…Ben nasıl bugün önemli üstadları dinliyorsam benden sonra da birileri belki bir yoldan gelir. Gelirseniz ne ala gelmezseniz de kendi yolunuzu bulursunuz. Her yol her yere gider.

Bu arada Kabak&Lin Records’ı severek takip ediyoruz ama bu albüm aslında tam da İran’ın Hermes Records kataloğundan gelmiş gibi tınlıyor. Bunu söylemekteki maksadım “Fermata”da Mezapotamya ECM sound’u duymam.
İran konusunu açman çok enteresan oldu. Ben Aralık ayında İran’a bir solo konser vermeye gittim. İlk defa gidiyordum İran’a. Acayip bir kitleyle karşılaştım İran’da. Bestelerimi ezbere bilen, solo konser sırasında isteyen bir kitle. Orada Hatra Enstitüsü diye bir yer var, orada satılması için şimdiden “Fermata”dan 100 adet sipariş etti. İran muhteşem bir yer ver. İnanılmaz müzisyenler var. Ben bir workshop yaptım orada. 60 müzisyen geldi. İki saatlik şey 6,5 saat sürdü, çıkamadım bile oradan. Adamlar o kadar güzel şeyler soruyorlar ki, hiç içi boş yok. Oradaki adam oradaki rejimi yırtıp çıkmak istiyor ve oradaki müziği yaparak aç kalabilme ihtimalini, yani hayatla ilgili bir şeyi sorguluyor. Çok enteresan bir deneyimdi.

O zaman bu kadar İran demişken Golnar Shahyar’a da hakkını teslim edelim. Baba Sahne’deki lansman konserine dahi tek parça için kalktı Viyana’dan geldi ve muazzamdınız. Nasıl tanıştınız?
Golnar Shahyar’ e ben daha önce Nardis’te çaldıkları bir konser sırasında denk gelmiştim, hayran kaldım sesine. Biz ara ara görüştük. Beraber çaldık Avusturya Kültür Ofisi’nde filan, evde de şarap akşamları filan yaptık. Sonra dedim ki, ben bu kıza bir şarkı yazayım, o da bir söz yazsın, beraber bir parçamız olsun şu hayatta. 15-20 dakika içerisinde yazdım o parçayı. Golnar’ın iyi söyleyebileceği uzun bir müzik yazmak istedim. Vokalle gitarın hemhal olduğu bir müzik. Golnar’la Türkiye’de bir stüdyoda buluştuk, aynı anda kaydettik. Davul ve bas da üzerine çaldı.

Bu albümde beni her dinleyişte ayrı bir yere götüren, götürdüğü her yerde bambaşka şeyler hissettiren parça “Orada mısın”. Sen zaten oradasın da öyle bir alan açmışsın ki kontrbasın kendisini döktüğü bir parça. Katman katman.
Aslında 2013’ten kalma bir parça. Benim bir dizi için yazdığım bir parça. Orada çello ile çalınıyordu. Sonra ben bunu trio formatında birkaç kere çaldım. Bir enerjisi var, hissettim. Fakat kayda son gün girdi. Cep telefonundan notaları Baran(Say) ve İkiz’e yollayarak hadi şunu bir kez bir okuyalım dedim. İkiz alttaki o ritmi çaldı hemen. O ritim aslında bildiğimiz “Civciv çıkacak kuş çıkacak” ritmi. Ama İkiz onu muhteşem kuzeyli aksanıyla seslendirdi. Benim orada hiç gitar solom olmayacaktı. Ama Baran bu parçada solo çalsın, ben efektler çalayım ve bitsin istedim. Fakat İkiz’in önsezileri çok güçlü. Ben onu Lahza’da da hissediyorum. Bazen bir melodiye girecekken bana girme diye işaret ediyor. O önsezileri güvendiğim için bekledim, Baran inanılmaz bir solo çaldı ve ben de solo çalmayı başladım. Kaydı bitirdiğimizde biz bunu kaydetmeye hazır değildik dedik, distorşın yapmış olabiliriz dedik. Ve evet ben maalesef distorşına girmişim. O en son bölümü bir daha çalmaya çalıştım, başaramadım. Sonra Kıbrıs’ta Emre Yazgan diye bir arkadaşım var, o distorşınlı kısımlarını temizledi. Yani ilk take aldık. Ve albümün en ucu açık parçalarından biri oldu, hiç böyle bir solo hayal etmemiştik.

Bir zamanlar klasik kemençeyle teşriki mesai etmiş biri olarak “Candireği” ne demek, yaylı sazlarda nasıl bir fonksiyonu olduğunu biliyorum ve işlevinden fazlasının yansıtan çok romantik bir sözcük olduğunu düşünüyorum.
Aynen öyle. Diğer dillerde nasıl bir karşılığı var bilmiyorum ama Türkçe’deki ismi gerçekten çok güzel. Telin titreşimini gövdeye yansıtan küçücük bir alet candireği. Sen ne kadar iyi bir enstrüman yaparsan yap, candireğini koymazsan ses çıkmıyor. Ben yaylı tambur da çaldığım için candireği benim için de önemli. Burada da aslında benim candireğim Sibel(Gürsoy), Tuba(Önal) ve Dünya(Kızılçay) oldular. “Candireği”ni Antalya’da Geyikbayırı’nda bir tırmanış alanında yazmaya başladım, Bodrum’da tamamladım. Baktım ki Flamenko bir yerlerdeyim. Zaten o müziğe aşığım. Burada gitar çalar çalar, vokal sırasını bekler sonra bir girer. Bu üçlü öyle bir tınladı ki, inanılmazlar. MFÖ’den beri gelen üçüncü vokal grubu olduklarını fark ettim, ikincisi GMG. Kayıt sırasında stop’a bastım ve dedim ki, “Eğer siz kabul ederseniz ben size böyle müzikler yazarım”. Üç tane inanılmaz şarkıcı ve her biri dehşet solistler. Ben yıllardır şarkıcılara eşlik ediyorum ve daha iyi bir uyum düşünemiyorum.

Peki albüm özelinden çıkıp şuna bir değinelim; bir yandan sanatsal değeri çok yüksek bir yandan yaşamsal değeri çok elzem müzikler yapıyorsun; bunların birbirine engel olduğunu düşündüğün zamanlar oluyor mu?
Ben müzisyenim, müziğe hizmet eden bir adamım. Aranjman yapabiliyorum. Orkestraya yazabiliyorum, orkestra yönetebiliyorum, insan ilişkilerini az çok biliyorum. Yaşım geldi 39-40’a, öğrendim, tahammül edebiliyor ya da kimi zaman üstlerine çıkabiliyorum. Dolayısıyla yaptığım aranjman işleri beni inanılmaz sıcak tutuyor. Bu da seni araştırmaya ve daha yaratıcı olmaya zorluyor. Sonuçta o şarkıcı da sana geleceğini emanet ediyor. Sen onu diğerlerine benzetebilir ya da ona farklı bir şeyler yapıp kariyeri için faydalı olabilirsin. Kendi işlerime genel olarak karşıdan bakabilmeyi öğrendim biraz, eleştiriyorum da. Onu yapmaktan hiçbir zaman vazgeçmem, zevk de alıyorum.

Şu an senin de dünyadaki üstadlardan biri olduğun fretless meselesiyle kapatalım. Fretless çalmakla herhangi bir gitar çalmak arasındaki fark senin kariyerinde nasıl bir fark oluşturdu?
Ben aslında fretless’a yanlışlıkla başladım. Bir arkadaşımdan bir gitarist albümü istedim, unutmuş bana Erkan Oğur’dan “Bir Ömürlük Misafir” albümünü getirdi, kaset formatında. Ne biçim basmışlar, gitarın perdeleri bile çıkmamış dedim. Dinlemek için koydum ve dağıldım tabii. Herkesin Erkan Oğur’la böyle bir ilişkisi var. Sonrasında bir yer geldi, Erkan Oğur’a benzemek hiç mantıklı değil, karakterime uygun da değil. Benim içimde kaynayan bir adam var. Benim de ruhani taraflarım olsa da onun kadar spirituel bir noktada durmuyorum. Erkan Abi o albümün kapağında “Perdesiz gitar benim insanlığa hediyemdir” der. Erkan Abi eğer bana bunu hediye ettiyse ben de ona iyi bakmalıyım. Dolayısıyla bu enstrümanlarla neler yapabileceğimi araştırırken o Flamenko köküm beni Flamenko müziğine götürür mü diye düşündüm, sonra bir baktım Türk müziği, makamsal müzik derken ortak yönlerimiz var. Sonra Flamenko tekniği perdesiz gitara aktarmaya çalıştım ama perdesiz gitar her yaptığın şeye cevap verebilen bir saz değil, zor bir saz. Derken o dönemde hayatıma halk müziği girdim. Bir baktım perdesiz gitar, Anadolu müziği, şelpe tekniği, Ege tavrı vs. derken benim kafa bir karıştı. Ben farklı müziklerden hep çok keyif aldım, hiçbir stilin adamı olmadım. Çocukken gitar çalmaya başladığımda kendi şarkılarımı çalıyordum. Sonra üniversitede o dönemi unuttum. Onun da kapısını tekrar açan Vicente Amigo oldu benim için. Bir konsere gelmişti gittim, o konserden çıktığımda tek gitar için yazdığımı hatırlayıp perdesiz gitar için yazmam gerektiğini fark ettim. Yaklaşık 7-8 sene sürdü bu süreç. 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle