GeriKitap Sanat Mine Özgüzel: Varoluşçu ya zarlar bana yalnız olmadığımı hissettirdi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mine Özgüzel: Varoluşçu ya zarlar bana yalnız olmadığımı hissettirdi

Mine Özgüzel: Varoluşçu ya zarlar bana yalnız olmadığımı hissettirdi
Mine Özgüzel

Mine Özgüzel’in ‘Edebiyat Terapi’si, benzerine rastlamadığımız türden bir psikoloji kitabı. Okuması bir nevi terapi gibi. Kitapta kendi varoluş problemlerini tüm çıplaklığıyla anlatan Özgüzel, edebiyatın bunları aşarken kendisine nasıl iyi geldiğini ortaya koyuyor. Bunu yaparken de Virginia Woolf, Sartre, Kafka, Zweig, Dostoyevski, Camus ve Simone de Beauvoir gibi varoluşçu yazarların çocukluk travmalarına derinlemesine inerek onların yoksunluklarını nasıl varoluşa, yaratıcılığa dönüştürdüğünü anlatıyor, çözüm önerileri sunuyor. Kısa sürede üç baskı yapan ‘Edebiyat Terapi’yi Özgüzel’le konuştuk.

Çevremde okuyan herkes ‘Edebiyat Terapi’yi çok beğeniyor. Siz bu kadar ilgi göreceğini tahmin ediyor muydunuz?
Hayır, asla. Bir boşluğa, bir açığa denk geldi diye düşünüyorum. İlgi görmesinde üç aşama var bana göre. Bir, kendimi ortaya koymam. İki, ortaya koyuşumun içerisinde yazarlarla buluşmam. Üç, bu ikisinin terapilerimle buluşması ve bunun yaşama geçmesi. Çocukluk travmalarım arasında kendimi yalnız hissediyorken ne zaman ki varoluşçu yazarları okumaya başladım, yalnız olmadığımı hissettim, tek değilmişim dedim kendi kendime. Çünkü o yazarların da çocukluk travmaları, sancıları olduğunu gördüm.

Kitabın bir yerinde “Kendini okuyabilmek en zorlu okuma” diyorsunuz? Edebiyatı terapilerinizde yöntem olarak kullanıyor musunuz?
Evet, evet... Okumalarımla terapilerimin bütünleştiğini ve seanslar sırasında da bunları yaşadığımı, doğrusu ilk başlarda hissetmedim. Seanslar sırasında arkama yaslanıp dinlerken bir yazarı dinler gibi, bir yazarı anlamak ister gibi, iç algılara girdiğimde birbiriyle bütünleşmeler olmaya başladı. Şöyle ki, karşımdaki kişinin cümleleri ve anlatımlarıyla okuduğum yazarlardaki kitaplar aklıma gelmeye başladı. ‘Sen şu kitabı okur musun’ diye öneride bulunduktan sonra şöyle geri bildirimler aldım: Siz seansta bana anlatıyordunuz, sancılarımı tanımlıyordunuz, ben o sırada anladığımı zannediyordum ama ne zaman ki tam kapıdan çıkarken elime kitabı verdiniz, okuduktan sonra onu daha iyi algıladım ve öğrendim. İnsanların yaşadığı şeyler o kadar ortak, bu yazarların anlattığı o kadar gerçek ki sayfa numarası söylediğimi hatırlıyorum dinlerken. Buradan nereye gelinebildi? Beni çok besledi. Beni beslediği gibi terapiyi de besledi, kişinin daha hızlı öğrenmesini, kendini algılamasını sağladı.

Ele aldığınız, analiz ettiğiniz yazarlar varoluşçu yazarlar. Hepsinin belli yoksunlukları, kimisinin daha ağır, kimisinin daha hafif travmaları var. Onlar yoksunluğu yaratıcılığa çevirmeyi başarmışlar. Yoksunluk yaratıcılık için tetikleyici bir şey midir?
Kesin. Bunu psikolojik öğreti olarak anlatayım. Bizler doğuştan bir iç yetiyle doğuyoruz. Her insanın kendine ait bir yetisi vardır. Bu iç yeti yaşam sırasında, çocukluk döneminde hayata çıkmak isterken bir id’in (alt benlik) açgözlülüğüyle karşılaşıyor. Her şeye sahip olmak, yaşamak... Diğer taraftan da süper ego var; toplumsal yapı, anne-baba gibi... Süper egonun baskısı id’in açgözlülüğüyle sıkışıyor. Burada sahte bir benlik oluşuyor ve iç yeti de dibe itiliyor. Biz yaşamda giderken o sahte benliklerimiz sıkışmışlık yaşıyor ve burada bir kaza başımıza geliyor. Çocuklukta yaşadığımız bir travma çıkıyor ortaya. Mesela Kafka... Ben bir yazarım diye çıkarken baba gelip ‘Hayır, sen iş adamı olacaksın’ diyor. Zaten yapı olarak zayıf, babanın teyidine ihtiyaç duyuyor ve dönüp yetisini bastırıyor. Bu sefer çatışma çıkıyor. ‘Ben işadamı değil, ben yazar olmak istiyorum’ diyor. Ne yapıyor, geceleri yazı yazıyor. Eğer Kafka kadar güçlü yetilerle doğmamışsak bu sıkışmalar sırasında iç yetimiz tamamıyla bastırılıyor, yokmuş gibi yaşıyoruz. Terapide yaptığımız şu oluyor; süper egoyu biraz yana koymaya çalışıyoruz, o kişinin iç yetisini tanımlayarak bunu kendisinin keşfetmesini sağlıyoruz. Yoksunluk nerede? İçsel yetiden yoksun olan o kişi o sancı sırasında bize geldiğinde -sancı zaten yoksunluğunun bir bedeli oluyor- biz onu keşfedip altına girdiğimizde yetiyi doğurabiliyoruz. Veya bu yoksunluk olmasaydı yoksunluğun sendromları, yani ruhsal belirtileri olmasaydı zaten o kişinin bize gelme ihtimali olmazdı. İnsanın kendini var etmeden yaşayabilmesi imkânsız. Eğer kişi kendisini gerçekleştiremiyorsa gerçekleşmeyen ruhsal yapı sendrom yaratıyor.

Ele aldığınız, analiz ettiğiniz yazarları, anlatacağınız konulara göre mi belirlediniz?
Hayır, ilk başta Dostoyevski ile kendimi yakalamaya, tanımlamaya çalışırken bu bir süreç içinde gelişti. Burada bilinçli bir seçim yok. Kadınlığım, kadın kimliğimle ilgili bir sorunum vardı. Cinsiyet sorunu... Kadın kimliğimin teyit edilmesi... Kadın olarak çok zeki ve çalışkan bir kız mı olacağım ya da çok güzel, gezen biri mi? Dostoyevski’yle varoluşa girdiğimde cinsiyet sorunum kadınlığa doğru giderken orada Simone de Beauvoir’u gördüm. O bana bir dakika dedi, ilerlemeyi verdi! Yani bu kitaptaki yazarları, ruhsal yapımın sancıları seçti. Yani kendi iç ihtiyaçlarım...

Kitapta sürekli içe dönmekten bahsediyorsunuz. Anlattığınız yazarlar içe dönerek yoksunluklarını yaratıcılığa dönüştürmeyi başarmış dehalar. Peki biz sıradan insanlar nasıl içe döneriz? Kendimden örnek verirsem; iki yıl önce art arda çok yakınım üç kişiyi kaybettim. Bu büyük yoksunluğu nasıl varoluşa dönüştürebilirim?
Çok önemli bir soru sordunuz. Çünkü ben meslek yaşamımda şunu hiç görmedim; ölüm gibi ağır bir kavramı yaşayan hiçbir insan, terapiye gelip ‘En sevdiğim insanı kaybettim. Şimdi burada ne oldu?’ demedi. Türk toplumunda ölüm konuşulmuyor. Ölümle yüzleşmekten çok korkuyoruz, kaçıyoruz ve şöyle bir şey yapıyoruz: Cenaze törenleri, mevlitler oluyor, o sırada büyük kalabalıklarla yemekler yeniliyor ve travmayı yendiğimizi sanıyoruz ve ‘Ben çok iyi atlattım’ diyoruz kendimize. Yaşanan travmanın gerçekliğine hiç inilmiyor. Aradan zaman geçiyor, o kişi bize bir kaygıyla geliyor. Geldiği an diyor ki; ne oldu anlamıyorum. Sonra biraz geçmişi anlatır mısınız dediğimde çok sevdiği bir yakınını kaybettiğini anlatıyor. Peki diyorum, bak burada büyük bir ölüm var, travman var. ‘Hayır, ben o kadar güçlü çıktım ki, siz bilmiyorsunuz, her şeyi çok düzgün yaptım, hiç ağlamadım bile’ diyor. Ölümü yaşamak, insanın o kadar büyük bir gerçeği ki, bu gerçeği algılayıp, bilinçaltına inip sorgulamaya geçmeye korkuyoruz. Ya bastırıyoruz ya inkârı kullanıyoruz. Her insanın ilk olgusu doğuştan getirdiği iç yetilerini tanımlayarak kendini var etmektir. Yaşam budur. Biz gerçek kendimizi hayata geçiremediğimiz için, ölümün gerçeğinden değil, ölmekten korkuyoruz. Ölmekten korkuyu inkâr ettiğimiz için de en yakınımızı kaybettiğimizde yaşadığımız o acının gerçeğini hissetmeye dahi kendimize izin vermiyoruz.

Nasıl kendimizi var edeceğiz?
Yüzeyde yaşanılan hiçbir şeyin gerçek olmadığını kabul ederek işe başlayabiliriz. Zihinden ruha girerek... Basit bir cümle; ‘Ben ne hissediyorum?’ bize, zihinle ruh arasında ilişkiyi kurduracak. İlk an, ilk soruşlarda hiç cevap çıkmayacak. Neden? Bilinçaltı bastırıldığı için, bilinçaltından çıkacak bir cümleyi, bilincin karşılayıp çözebilme yetisine güvenmediği için bilinçaltı hemen cevabı vermiyor. Direnç gösteriyor. Bunu kırmak gerekiyor, işte kabuğu kırmak dediğimiz psikolojideki bu. Çok sual, hep sual... Burada en büyük tavsiyem şu olur: Bilinçaltından ne çıkarsa çıksın, çıkacak olan şeyin bize ait olduğunu kabul etmek, bunun hiç de yanlış ve kötü bir şey olmadığını düşünmek... Hiç aklıma gelmeyen bir şeyi düşündürttünüz bana şimdi: İlk sorunun cevabına dönersek... Neden bu kitap insanlara iyi geldi, iç dünyalarına girdi? Hep içsel olarak düşünüp, düşündüğüm her şeyin bana ait olduğunu, hiçbirinin bir zayıflık, bozukluk değil, insanın ruh hali olduğunu kabul edip, onu olduğu gibi dışarı verebilme cesaretini gösterdiğim için ilgi görmüş olabilir. Herkesin hayatında böyle yoksunluklar olabilir.

‘Edebiyat Terapi’, bir yandan da bahsettiğiniz yazarların kitaplarını yeniden okuma isteği uyandırıyor. Böyle bir amacınız var mıydı?
Hayır. Yazmak için yazmadım, doğal bir süreçti. Terapilerle edebiyatın buluşmasına, insanın kendini var etmesinde bu iki sanatın çok önemli olduğuna ve çok büyük bir yol gösterici olduğuna o kadar inandım ki. Ben sadece bu inancımı insanlara ulaştırmak istedim, ulaşmamın metodu yazmak oldu. Bu yazarlar dile olan hâkimiyetleri, duygularının güçlülüğü ve cesaretliliğiyle, içgörülerine gidip bu kadar gerçek bir yapı ile bunu anlattılar. Bu anlatımlar zihnimden ruhuma öyle bir sızıp içimdeki o uyanışı yaptılar ki, bunun iyileştirici gücü var. Terapi sözlüdür, halbuki yazılı bir sanat, edebiyat ona iyi geldi çünkü ruhsal yapıyı tanımlayabilmek için çok zengin bir kavram ve dilbilimine, kelimelere ihtiyacımız var.

Seçtikleriniz hep klasikleşmiş yazarlar. Günümüzden yazarlar yok mu ilginizi çeken?
Bu yazarlar sanki benim ailem oldular. Beni yaşama taşıyan bu yazarlar oldu. Ama sonra güncel kitaplara da girdim… Susan Sontag’lara, Marguerite Duras’lara, Doris Lessing’lere, Ahmet Cemal’lere, Tezel Özlü’lere, Latife Tekin’e girdim. Gece yatarken mesela daha basit kitaplar okuyayım dedim ama okuyamadım. Gece yatarken bile okuduğum mesela yine bir Gorki, Puşkin oldu. Mesela Rilke, en bayıldığımdır, yani inanamıyorum Rilke’yi okurken, şiir gibi geliyor. Mesela Leyla Erbil. O da şiir gibi...

Mine Özgüzel: Varoluşçu ya zarlar bana yalnız olmadığımı hissettirdi
EDEBİYAT TERAPİ -

YOKSUNLUKTAN VAROLUŞA
Mine Özgüzel
Doğan Kitap, 2019
184 sayfa, 22 TL.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle