GeriKitap Sanat Böyle bir dönemde ütopyalar kuracak halimiz kalmadı...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Böyle bir dönemde ütopyalar kuracak halimiz kalmadı...

Böyle bir dönemde ütopyalar kuracak halimiz kalmadı...

Oya Baydar kapıda bekleyen iklim krizini odağa; dünyayı saran siyasi, toplumsal çatışmaları da çepere alarak ‘yok oluşa’ dair bir romanla selamlıyor okurunu. Bir ekolojik distopya olan ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’yle çok yakın bir geleceğe gidiyor, bugünün gidişatının izinde başımıza geleceklerle karşılaşıyoruz. Umudu da elden bırakmadan ‘içinden gelen çığlığı’ paylaşan Baydar’dan ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’ni dinledik...

Romanı okumuş olanlar yanıtı bulacaktır ama henüz okumamış olanlar için soralım. Sizi ekolojik meselelere odaklanan distopik bir roman yazmaya yönlendiren ne oldu?
Ben bütün yazdıklarımda insanın, kendisini çevreleyen doğal-toplumsal-siyasal-tarihsel ortamda sürdürdüğü yaşama, özgürleşme, mutluluğu arama, kendisini var etme mücadelesini anlatmaya, farkındalık yaratmaya çalıştım. Günümüzde, dünya ölçüsünde kendini dayatan en önemli soruna duyarsız kalmam mümkün değildi. Göz göre göre yaklaşan iklim/çevre felaketi karşısında, insanlığın ve doğal yaşamın ölüm kalım eşiğinde olduğu bu tarihsel kesitte, içimden gelen çığlığı paylaşmak istedim.
Neden distopya? Çünkü böyle bir dönemde ütopyalar kuracak halimiz kalmadı. İnsanlığın geleceği hiç de parlak görünmüyor. Bilim insanları, çevre aktivistleri yıllardır feryad ediyor, uyarıyorlar. Edebiyatın da bu konuda söyleyecek bir sözü olmalı diye düşündüm.

Distopya edebiyatında insanlığın yüzlerce yıl sonrasını tasavvur eden anlatılara rastlarız. Sizin tercihinizse bugün bizi sarmalayan ciddi sorunları çok yakın bir gelecek içinde kurgulamak olmuş. Anlatınızı birkaç on yıllık bir yakın gelecekte kurmanızın sebeplerinden bahseder misiniz?
İnanamıyorduk, abartı sanıyorduk ama artık biliyoruz: Tahrip ettiğimiz doğayı bir ölçüde kurtarabilmek, verdiğimiz hasarı kısmen de olsa giderebilmek için önümüzde sadece 12 yıl kadar bir zaman var. Çok çok acil önlem alınmazsa atmosfere salgılanan karbondioksit oranı geri dönülmez düzeye varacak. Yani distopik gelecek sandığımızdan çok daha yakın, hatta başladı bile.

Kitabınızın iki ana karakteri olan Adam ve biyolog kadın, gidişatımıza dair iki ucu temsil ediyor gibi: Adam’ın yaşamın ve doğanın ne olursa olsun kendini yenileyeceğine olan sarsılmaz inancına karşılık kadında çok daha ciddi bir endişe hâkim. İklim krizine, bölgesel çatışmalara, derinleşen yoksulluğa ve mülteci krizi gibi çağın kanayan yaralarına baktığınızda siz nasıl hissediyorsuunz?
Kendimi kötü hissediyorum. İnsanın insana, insanın doğaya çektirdikleri ağır geliyor, çığlık olup boğazıma düğümleniyor. Yazmak o çığlığı atmanın bir yolu benim için. Aslında romanın kahramanları Adam da biyolog kadın da çevre konularında, insanın doğaya verdiği zarar konusunda çok farklı düşünmüyor ama kadın daha gerçekçi bir noktadan bakıyor, kendimi ona daha yakın hissediyorum. Kadınlar erkeklere göre daha gerçekçidirler zaten, ayaklarını toprağa daha sıkı basarlar, çünkü hayat veren ve hayatı koruyan kadın doğasıdır.

Nehir söyleşi kitabınız ‘Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk’ta “Hayat bir şekilde sürüyor, akan nehrin içindeyseniz, ne olacağım sorusunu fazla sormadan sularla birlikte akıp gidiyorsunuz” diyordunuz. Şu dönem de hem yerel hem dünya gündeminde son derece dalgalı bir nehirde belirsizlik, yılgınlık, umutsuzlukla akış halindeyiz. Romanda da toplumsal, ekolojik, politik, teknolojik felaketlerin iç içe geçtiği günleri yazmışsınız. Bugünkü ‘akış halinde’ direnmek nasıl mümkün olabilir sizce?
“Gerçekçi ol, imkânsızı iste” sloganı bugün her zamankinden daha geçerli. Dünyada da yerelde de kötü bir dönem yaşanıyor; bu bir geçiş dönemi. Çok hassas bir dengede, bıçak sırtında duruyoruz. Uçuruma yuvarlanmamak için dalgalara karşı yüzmeye çabalamaktan başka çaremiz yok. Savaş çığlıklarına karşı barış setleri kurarak, insanın yerine robotları geçirmeye çalışanlara karşı vicdan ve umut gibi insani değerleri koruyup güçlendirerek, teknolojinin doğayı, insanı, canlıyı aşmasına izin vermeyerek, özellikle de umudu koruyup yeşerterek direnebiliriz. Yenilecek olsak bile...

Daha aydınlık, daha adil, doğayı, yaşamı koruyan bir geleceği kurmanın yolu olarak çocukları ve yoldaşları köpekleri işaret ediyor ‘Köpekli Çocuklar Gecesi’. Yoksul, kimsesiz, mülteci çocuklar ya da dünyanın gidişatını dert edinen duyarlı çocuklar bunlar. Bir yandan da bugün İsveçli Greta’nın başlattığı iklim grevine katılan ‘İklim çocukları’ndan bahsediyorsunuz. Çocukların uyanışı ve dayanışması belki de bu distopik eserin en ütopik yönü. Gerçeğe döndüğümüzde de umudunuzu kurduğunuz yer çocuklar mı?
Roman bir yönüyle çok gerçekçi ve güncelden besleniyor, bir yönüyle de masalsı bir atmosferde geçiyor. Köpekli Çocuklar ve İklim Çocukları, insanlığın bir geleceği olabileceği umudunun metaforu; İsveçli Greta gibi, onlar da güçlerini masumiyetlerinden alıyorlar. Gerçeklerin böylesine acımasız olduğu bir dünyada, onlar ütopik görünüyorlar, doğru. Ama ütopyalar olmazsa, “Her hal, ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri” diyemezsek, gelecek umudu tükenir, umudun bittiği yerde yaşam da biter.

Kitabın bir yerinde artık bu ülkede yaşamak istemediği için gidenlerden bahsediyorsunuz. Tam da bugünlerde pek çok orta sınıf insan, aile pılısını pırtısını toplayıp geri dönmeme niyetiyle Türkiye’den ayrılırken... Bu ülkeye dair umudunu yitirmiş insanlar çoğu. Siz ne düşünüyorsunuz ‘dayanamayıp gidenler’ hakkında?
Kimseyi yargılamaya hakkımız yok. ‘Bu ülkede yaşamak istemediğinden’ değil; sulh sükûn, güvenlik içinde, korkmadan, özgürce yaşama olanağı ve umudu kalmadığından ülkelerini terk eder insanlar. Kimileri dayanamayıp gider, kimileri gitme olanağı bulamadıklarından kalır, kimileri de her şeye rağmen akıntıya karşı durmakta bulur yaşamın anlamını. Ben hep o noktada aradım, pişman da değilim.

Kitabın girişinde uzun süredir iklim konusunda çalışan Ömer Madra’ya bir teşekkürünüz var. Nasıl bir hazırlık safhası geçirdiniz? Kitapta ‘iklim felaketi’ tablosunda kuraklığı tufan izliyor. Bunu bilimsel öngörülere mi dayandırdınız?
Konu “Yaz beni” diye kendini dayatınca, basmakalıp bilgiler ve korkuların ötesinde işin ne kadar cahili olduğumu anladım. Önce okumaya başladım sonra da konunun uzmanı ve iklim savaşçısı Ömer Madra’ya danışma ihtiyacı duydum. Cehaletten doğan yanlışlarımı büyük ölçüde törpüledi. İklim felaketi yaşanırken kuraklığı tufanın izlemesi meselesi biraz karışık, bütünüyle bilimsel olduğunu söyleyemem. Ömer, bu konuda da beni uyardı. Bilimsel çalışmalar, felaketin bir anda değil adım adım, çektire çektire gerçekleşeceğini öngörüyor. Ama benimki bilimsel bir kitap değil, bir roman. Tufan olayı çeşitli göndermelere açık ve edebî anlatıma daha elverişli gibi geldi, roman yazarının ‘uydurma özgürlüğü’nü kullandım.

Romandaki kadın, oğlu Umut Doğa’yı doğanın ve barışın diliyle yetiştiriyor. Çocuk erken yaştan itibaren kendini hayatın tamamına karşı sorumlu hissediyor. Çocuğuyla benzer türde bir ilişki kurmaya çalışan ebeveynlerden olarak kendimi tuhaf hissettim. Zira şu klişe insanın yakasını bırakmıyor: Dünya o kadar kötücül bir yer oldu ki böyle yapmakla aslında çocukları savunmasız mı bırakıyoruz... Haklısınız, acımasız ve kötücül bir dünyada çocuk yetiştirmek hiç kolay değil. Bu konuda, “Çocuğumuz olacak üstat, ne yapmamızı tavsiye edersiniz?” diye soran meraklı anne-babaya Freud’un cevabı gelir aklıma hep: “Ne yaparsanız yapın, nasıl olsa yanlış olacak!” Yine de çocuklarımızı doğanın, barışın, iyiliğin, vicdanın diliyle yetiştirelim. Savaşçı, gaddar, şiddet yanlısı, umursamaz olacaklarına birer Greta olsunlar, barış ve doğa akivisti olsunlar. İyiliğin de kendine özgü bir gücü vardır.

Yakın geçmişin devrimci kuşağına da küçük bir selam yolluyorsunuz, “Kutup ayılarının yaşatılması devrimden önemlidir” diyerek. Tıpkı kadın mücadelesi gibi ekolojik mücadele de dünyanın pek çok ülkesinde gençlerin isyan ateşini yaktığı 70’lerde ve sonrasında asıl gündem olamamıştı. O dönemin içinden gelen bir aydın olarak ne söylemek istersiniz?
Benim kuşağım, bizler; çevre sorununun, kadın sorununun, eşitlik, adalet, barış sorununun bütünselliğini tam kavrayamadık. Emek-sermaye çelişkisinin çözümünün, kapitalist sistemi yıkacak sosyalist devrimin diğer sorunların çözümünü de peşinden sürükleyeceğini düşündük. Dönemin ruhu böyleydi. “Kutup ayılarının yaşatılması devrimden önemlidir” diyene kapitalizmin uşağı, devrim kaçağı gözüyle bakılırdı. Önce (sosyalist) devrim olacak, sonra her şey düzelecek romantizmi hâkimdi. Doğanın tahribiyle emek sömürüsünün, savaşların, adaletsizliğin aynı kaynaktan beslendiğini, kapitalist modernitenin sonucu olduğunu görebilmek için 21. Yüzyıl’ın başına gelmemiz gerekti. Öte yandan genç çevreci kuşakların çevre mücadelesini soyutlayıp mutlaklaştırması, sistemin bütününe yönelik direnişi ıskalaması da aynı sonucu doğurabilir. Sanrım mesele dünya çapında yaşanan tüm olumsuzlukların ve korkulan iklim felaketinin sistemden kaynaklandığını ve topyekûn mücadele gerektirdiğini kavrayabilmekte.

Romanda da bahsi geçiyor; distopya edebiyat, sinema ve hatta tiyatroda yükselişte. Sizce distopik anlatılar insanları ne yönde etkiliyor? Sizin sevdiğiniz örnekler var mı?
Çok iyi distopyalar var, özellikle sinemada ve edebiyatta. George Orwell’ın ‘1984’ü ve Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’sı en popüler olanlardır, bunlar daha çok siyasal-toplumsal distopyalar. Şimdilerde distopik ürünler arttı çünkü insanlar daha iyi bir dünya umudunu büyük ölçüde yitirdiler. Kısa dönemde edebiyatta da ekolojik distopyaların artacağını düşünüyorum.

Kitabınız umutla, azimli bir papatyayla bitiyor. Bugünün karanlık manzarasına baktığınızda sizin umudu yakaladığınız anlar, oluşumlar var mı?
Hâlâ direnen doğanın güzelliklerine, aşkın ve umudun gücüne, daha iyi, daha yaşanabilir bir dünya için yılmadan mücadele eden gençlere sığınıyorum. O ‘azimli papatya’ ayakta kalmamızı sağlayan umudun simgesidir.

Böyle bir dönemde ütopyalar kuracak halimiz kalmadı...
KÖPEKLİ ÇOCUKLAR GECESİ
Oya Baydar
Can Yayınları, 2019
272 sayfa, 27.50 TL.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle