GeriKitap Sanat Bir Neş’e Erdok portresi denemesi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bir Neş’e Erdok portresi denemesi

Bir Neş’e Erdok portresi denemesi

Türkiye’de figür resmin en önemli temsilcilerinden Neş’e Erdok, kapsamlı bir seçkiyle Bozlu Art Project Mongeri Binası’na konuk oluyor. Erdok’un ulaşılabilen bütün eserlerini kayıt altına alan devasa ‘Zaman Kuşu: Neş’e Erdok’un Yaşamı ve Sanatı’ kitabı vesilesiyle açılan sergide çeşitli koleksiyonlardan derlenen 80’e yakın tablo yer alıyor.

BİR NEŞ'E ERDOK PORTRESİ DENEMESİ
1992 yılında Neş’e Erdok, Rimbaud’nun ‘Vadide Uyuyan’ şiirinden hareketle bir resim yapar. Resimde genç erkek çıplak gövdesiyle resmin bize en yakın bölümüne serilir. Bacaklarının arasında kurumuş bir sukulent vardır. Kaktüsgillerden bitkinin taze olanları çevrelemektedir onu... Arkaplan keşfedilecek daha pek çok şey olduğunu hatırlatan primitif boyalı bir ufka sahiptir.
Erdok’un genellikle kadınlar, anneler, çocuk resimleri arasında atipik bulabiliriz bu resmini... Rimbaud’nun ölen askerler için yazdığı şiirden yola çıksa da Erdok, askeri Ofelya’laştırır şairin yazdığı gibi: ”Uzak ormanda yerlilerin gürültüleri./ Mahzun Ofelya, beyaz bir tayf gibi, yıllardır/ Dolaşır bu siyah nehrin suları içinde./ Deliliği içinde bir şarkı mırıldanır,/ Bir çocukluk şarkısı, akşam serinliğinde.”

Bir Neş’e Erdok portresi denemesi
Rimbaud’nun Koyakta Uyuyan Şiiri İçin
Doğanın ortasında uzansa da Rimbaud’nun askeri, üreme organını kaplayan kurumuş sukulentle, ölü doğaya, Erdok’un resimlerinin önemli bir meselesi olan -2013 yılında bana da teyit edeceği gibi- ölümlülüğe, ölümü bilme ve anlatma çabasına işaret eder.
Çoğu Erdok üzerine yazanların tespit ettiği gibi acıdan ziyade Erdok’un konusu pekâlâ ölümdür. Aynı zamanda ölümün karşısında olmayan bir hayat, ölüme yakın, ölümü hep aklında tutan bir hayattır da. “Her an ölümü, yaşlılığı düşünürüm. Ama karanlıklar içinde biri de değilim” diyen Neş’e Erdok, yine kendi sözleriyle ‘daha az yaşadığını, daha çok resim yaptığını’ ifade eder. Herkesinki gibi bir hayatı olmadığını, olsaydı resim yapmayacağını da...

Karamsar bir kişi olduğunu da belirtir. Merdiven inerken bile ’ya şimdi yuvarlanırsam’ diye düşündüğünü de.
Bu karamsarlığın acı başlığı altında Türkiye sanatı tarihinde 1968 kuşağı diye adlandırılan kuşağın ortak bir eğilimi olduğunu düşünürsek Neş’e Erdok’un figürasyonu, bu acı’lı kuşağın içinde belki insanı en çok anıtsallaştıran, lakin insana duyduğu evrensel inancı taşıdığı kadar onun biricik ölümlülüğüne dikkat çekişiyle ayrışandır.
Onun figürü merkezde, bize bakan ama aynı zamanda ölecek olandır da.
1972 tarihli ‘Kurbanlık’ta kucağında kuzu taşıyan çocuğun grotesk bakışı kadar zamanla kucağın kendisi de sorunsallaşır.
Erdok’un 1970 ve 1980’lerdeki mekânı ele alışı neyin içerisi olduğunu çözme uğraşıdır. Yatağı, koltuğu, el arabasını, sokağı, figürün sığdığı ve uzandığı her mekânı, bu kez tuval denilen mekâna bir kez daha taşır, toplam iki kere mekânsılaştırırken, yatağı hücreleştirir. Hücreyi yataklaştırır. El arabasını hücreleştirir. Hapishaneyi hastaneye, sokağı eve, evi sokağa yakınlaştırır.
‘Saltanat’ resimlerinden ‘Gece Yolculukları’na varır.
1990’larda modern genç kadınların portreleriyle, ojeli, sandaletli, renkli saçlı kızlarla, Nesrin’lerle, Hale’lerle, içindeki karamsarı aralar Neş’e Erdok.

Bir Neş’e Erdok portresi denemesi
Gece Yolculuğu
Belki (bizim kuşağın hiç bilmediği ama masal gibi dinlediği) kendi uzun saçlı, hippi genç kadınlığını hatırlayarak, onlarla özdeşleşerek bu kızları tuvallerinde merkeze alsa da neşeliliği, muzipliği, komikliği hep kedilere sevk eder. İç mekândan dışa doğru açılır. Ara mekânları, balkonları, terasları, buradaki saksıları, içindeki bitkileri önemser.
Zaman zaman, hatta sık sık kendini de kaydeder. 1999 yılında örneğin. Bir ameliyat önlüğüyle, resim yapma önlüğünü hatta kasap önlüğüne doğru ve kendi çıplak ama nü olmayan bedenini yürüttüğü profilden yaptığı, bize bakmadığı resminde.
Bir kez daha çok otantik olarak... 2010 yılında. Tam kalbine doğru çektiği memesinin üzerindeki kırmızı çizgiyle. Erdok bu iki otoportresinde de çıplak değildir. Ama çıplak kalabilir.
Ve 2010 bana kalırsa önemlidir. Bundan sonra Neş’e Erdok figürü hiç olmadığı kadar özgürleşir. 2013 tarihli Buda heykelli, tavandaki lambanın ışığına aldırmayan bir boyayla aydınlattığı, her zamanki bitmişliği, sabitliğine zıt, görünür kıldığı fırça darbeleriyle çözülüşe uğrar artık ‘anıtlar’. Figür, ‘ölümlü insan’, daha gevşek salınacak, izleyiciye yandan ve neredeyse şüpheli bakabilecektir. Şüphe duyan figürün şüphe duymayan, kendinden emin geçmiş, bize bakan trajik ve sabit figürlere selamıdır artık söz konusu olan.
Neş’e Erdok’a sorabilmiştim, akademide bir kadın olarak ayrımcılığa uğradınız mı, diye. Şöyle yanıtlamıştı: “Ayrımcılığı fazla hissetmedim ama şunu hissettim: Hep erkekler var ve her şeye onlar karar veriyor. Politikada da öyle. Dolayısıyla bütün olumsuzlukları onlar yüklensin.”

Ve düşünmüştüm, figürlerinin çoğunun kadınlar, anneler, çocuklar ve kediler olmasının, hatta toplam kaç kadın yaptığını rakamla saymanın dahi, önemli olduğunu... Bozlu Art Project Mongeri Binası’ndaki sergisi, Oğuz Erten’in hazırladığı ve henüz 13 yaşındayken yaptığı ‘Erzincan’daki Evimiz’ (1953) tablosundan 2018 tarihli ‘Suriye’ serisine ulaşılabilen bütün Neş’e Erdok tablolarını kayıt altına alan ‘Zaman Kuşu: Neş’e Erdok’un Yaşamı ve Sanatı’ kitabındaki gibi ayrıntılı bir sunumu hak ediyor. Yine de toplu bir şekilde Neş’e Erdok’ları bize göstererek hem kendimizi tanımamızı sağlıyor hem de Neş’e Erdok’u ve resmini de...
Bozlu Art Project Mongeri Binası’ndaki Neş’e Erdok sergisi 12 Haziran’a kadar sürecek.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle