GeriKitap Sanat ‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’

Küratör Jan Boelen, ‘Okullar Okulu’ başlığıyla yarın açılacak 4. İstanbul Tasarım Bienali’ni anlattı: “Bienaller gibi sergilere bu çağda ihtiyacımız var mı? Belki de ihtiyacımız olan başka bir şey. Tasarım eğitimi, küresel olarak bir tür krizde. Neyi nasıl ürettiğimizi, tasarım eğitiminin nasıl olması gerektiğini yeniden düşünmeliyiz.”

Tasarım eğitimi nasıl farklı olabilir, eskiden ve yeniden neler öğrenebiliriz, geleneksel olanı teknoloji ile nasıl bir araya getirebiliriz, farklı ağlar içinde nasıl farklı üretebilir ve nasıl alternatifler yaratabiliriz? Bu ve benzeri sorular üzerine kafa yoran 4. İstanbul Tasarım Bienali, yarın kapılarını açıyor. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Vitra’nın sponsorluğunda düzenlenen ve ‘Okullar Okulu’ anabaşlığını taşıyan bienal, altı hafta boyunca altı mekâna yayılan ücretsiz sergilerin yanı sıra yoğun bir atölye, panel ve film programına ev sahipliği yapacak. Bu yıl tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi pek çok farklı alandan 100’ün üzerinde katılımcının projeleri yer alacak. Bienalin Belçikalı küratörü Jan Boelen, bugün geldiğimiz noktada bienallerin tartışmaya açılması gerektiğini düşünüyor...

Tasarım Bienali’nin bu yılki başlığı ‘Okullar Okulu’. Eğitimciliğinizin, temayı belirlerken etkisi oldu mu?
Bienaller üzerine her kafa yorduğumda, bunları bir serginin ötesine götürmek nasıl mümkün olabilir diye düşünüyorum. Bienaller gibi sergilere bu çağda ihtiyacımız var mı? Belki de ihtiyacımız olan başka bir şey. İstanbul’u ele alalım... Sekiz yıldır, Tasarım Bienali zamanı burası uluslararası bir buluşma noktasına dönüşüyor. Dünyanın dört bir tarafından ve Türkiye’den tasarımcılar, sanatçılar, ziyaretçiler iki yılda bir toplanıp tartışıyor, fikir alışverişinde bulunuyor ama ya sonrası? Puf... Bu buluşmalar kökten bir değişim sağlamıyor. Nesneleri göstermek yerine tasarımı bir süreç olarak sunmak, tasarımcıların gerçekten birlikte çalışacağı bir alan yaratmak daha iyi olabilir diye düşündüm. Bauhaus’tan 99 yıl sonra tasarım eğitiminin durumunu görmek için Türkiye’nin farklı illerinden üniversiteleri ziyaret ettim. Pek çok öğrenci, mimar, tasarımcıyla tanıştım.

Tasarım eğitimi üzerine bir tartışma başlatmayı mı hedefliyorsunuz?
Tasarım eğitimi, küresel olarak bir tür krizde. Neyi nasıl ürettiğimizi, tasarım eğitiminin nasıl olması gerektiğini yeniden düşünmeliyiz. Tüm bunlar beni ‘Okullar Okulu’ fikrine götürdü. İyi bir sergi gezmeyi ben de severim ama bunun ötesinde, o sergiden geriye bir yıl sonra ne kalıyor? Amacım, bu bienalden sonra insanların işbirliğine, fikir alışverişine devam etmeleri ve elbette bir öğrenme alanına dönüşmesi.

Bunu nasıl sağlayacaksınız?
Öncelikle sergi formatında buna yönelik düzenlemeler yaptık. Üç ayrı bölümden/kapsülden oluşacak. İlkinin adı ‘Cabinet of Curiosities/ Nadire Kabinesi’. Bunlar hem ilk müzeler hem de öğrenmenin ilk yeriydi. 16. ve 17. yüzyıllarda insanlar gittikleri egzotik yerlerden, diğer ülkelerden getirdikleri parçaları dolaplarda veya geniş odalarda sergiler, bunlar hakkında hikâyeler anlatırdı. Bienalin her sergi alanında bir ‘Nadire Kabinesi’ bulunacak. Bu alan tasarımcılar için olacak ama elbette ziyaretçiler de izleyebilirler. İkinci olarak, ziyaretçiler için tasarımcılar tarafından deneyimlenmek üzere yaratılmış enstalasyonlar bulunacak. Sadece düşünerek değil hislerle de öğrenmeyi teşvik edecek. Dokunarak, koklayarak, görerek... Üçüncü olarak da ‘Sınıflar’ var, öğrenme alanları. Bienalin her mekânında bir sınıf olacak. Mimarlık ve tasarım öğrencileri burada çalışabilecek. Ancak ziyaretçiler de önceden açıklanacak programlara kayıt yaptırabilirler.

Önceki bienallerden geriye bir şey kalmadığını söylediniz. Araştırdınız ve bulamadınız mı?
Aslında birkaç parça miras bulabildim ve onları yeniden kullanıp farklı şekillerde bu seneki Tasarım Bienali’ne uyguladım. Evet, araştırmalar, objeler, malzemeler buldum, çok güzel ama ben daha çok insan ilişkileriyle ilgileniyorum. İnsanlar başkalarıyla tanışmaya çok açık. Umarım teknolojinin de yardımıyla bu yıl insanlar birbirleriyle bağlantı kurabilecekler.

Yani bu sefer Tasarım Bienali’nden geriye çok daha fazlasının kalmasını bekliyorsunuz...
Evet. Aynı zamanda bienal modelinde esaslı bir değişim sağlamasını umuyorum. Sürekliliği olan bir şey...

Sosyal medyayı içeren pek çok iş var bu sene. Sanırım bunun sebebi de aynı iletişim çabası...
Buna sebepten ziyade bu yönde düşünmenin sonucu diyelim.

Okullar öğrenmek kadar öğretmekle de ilgilidir. Bienalde hangisinin yoğunluğunu hissedeceğiz?
Öğrenmenin... Hepimiz öğrenciyiz. Bu yüzden eğitim modelini yeniden düşünmeliyiz. Bundan 5-10 yıl sonrasının nesneleri, dünyası neye benzeyecek? O dünyanın tasarımı nasıl olacak? Bilgiyi pasif bir şekilde tüketmek yerine bilgiyle aktif bir ilişkiye girmeliyiz.

Ana temanın altında altı başlık var ve her biri, bugün insanlığın yüz yüze bulunduğu sorunları anımsatıyor... Tesadüfi olmasa gerek.
Hem öyle hem değil. Kurduğumuz bu okulda hangi başlıklara eğilmeliyiz diye düşündük ama sanatçılara dayatmadık, biraz da onların getirdiği fikirlerle oluştu. Bunlar sanatçıların öncelik verdiği fikirler. Toplumsal cinsiyet, depremler, yeni nesil plastikler, öğrenmenin yeni biçimleri, yapay zekâ, el sanatlarının geleceği gibi konularda kafa yordular. Hepsi güncel sorular.

Biraz ‘21. yüzyıla kendimizi nasıl adapte ederiz?’ üzerine tefekkür gibi...
Kesinlikle öyle. 21. yüzyılı keşfetmek ve anlamak üzerine...

Mekân seçimini nasıl yaptığınızı merak ettim. Hepsi özellikle sanat ve tasarım için oluşturulmuş yerler. Önceki bienalleri düşününce bana biraz ‘hijyenik’ seçimler gibi geldi.
Hijyene aldırış ettiğim yok ama doğru, hepsi sanat ve tasarıma özel yerler. Öncelikle Rum Okulu’nu istemedim, çünkü orası eski tip öğrenme biçimini temsil ediyor. Öğrencilerin sıralarda oturduğu ve kendilerine verilen bilgileri tek taraflı tükettikleri bir sistem. Ben bilginin daha akışkan olduğu, adeta bir karoografiyle ziyaretçiye ulaştığı mekânlar hayal ediyorum. Küçük ama bana göre etkisi büyük şeyler yaptık. Örneğin bienal mekânlarının hepsinde camları açık tutacağız. Camlardan şehri, dış dünyayı görebileceksiniz. Bu tip yerler genellikle dış dünyaya kapalıdır. Sanat eserlerini korumak için camlarını kapalı tutarlar.

Aklınızdaki doğru mekânları bulmakta sorun yaşadınız mı?
Hayır. Her şey çok hızlı oldu. Tüm kültür kuruluşlarının işbirliğine bu kadar açık olmaları beni çok mutlu etti. Sadece mekânlarını vermekle kalmadılar, bizimle birlikte aktif olarak çalıştılar. Programı yaparken yardımcı oldular. Herkes çok yardımseverdi. Böyle bir açıklığı Belçika’da bulmak mümkün mü, emin değilim.

Mültecilere yönelik özel bir tur var programda. İKSV yakın zamanda ‘Kültür Politikaları’ raporlarının yedincisini yayımladı. Rapor birlikte yaşamak ve kültürel çoğulculuk hakkındaydı. Sanırım bu tur, raporun da devamı niteliğinde olacak...
Bu bienal çoğulculuk ve farklı sesler hakkında. Tek bir öğretmenin sesi değil, pek çok öğretmenin ve öğrencinin sesi olacak. Çarpışan fikirler, farklı diller... Bunlar tehdit olarak değil hayatı daha sofistike kılan unsurlar olarak görülmeli. Gelecekte her şey daha karmaşık olacak. Bugünden hazırlansak iyi olur. Bu tür şeylerin programda olmasından çok mutluyum.

Gördüğüm kadarıyla işlerin pek çoğu, izleyenleri daha açık fikirli olmaya çağırıyor. Robotlar mesela... Onlarla karmaşık bir ilişkimiz var; ‘İşimizi elimizden mi alacaklar, hayatı mı kolaylaştıracaklar?’ gibi...
Robotlara ve teknolojiye ben de eleştirel yaklaşıyorum. Teknoloji şirketlerin elinde olur ve bu bilgi merkezileşirse hayatlarımızı bizim istediğimiz biçimde değil sermayenin istediği biçimde değiştirirler. Öte yandan teknolojiyle ilişkimizi değiştirir, bilginin sahibi olursak onu istediğimiz gibi yoğurabiliriz ve bu muhteşem olur. Robotlar sandığımız kadar karmaşık şeyler değil aslında. Ama karmaşık olduğunu düşünmemiz isteniyor. Çünkü ancak o zaman şirketlere para öderiz. Bienalde robotlarla ilgili ilgi çekici birkaç iş var.

Tasarım Bienali sebebiyle son bir yılda İstanbul’a pek çok kez geldiniz. İzlenimleriniz nasıl?
Şehri çok seviyorum ama son ziyaretlerimde hep bir balonun içindeydim. Her ay 3-4 gün geldim. Otelden İKSV’ye gitmek, tasarımcılarla buluşmakla geçti zaman. Şehri gerçekten hissedecek, gerçek şehri görecek imkânım olmadı. Ancak şunu söyleyebilirim: Her gün büyüyen bir şehir, 18 milyon nüfus, mülteciler, olan bitenler... Dünyanın küçük bir modeli gibi. Aciliyeti olan konuları burada hissedebiliyorsunuz. Balonumun içinde olmama rağmen hissettim bunu. Burada yaşayanların zamanın benzersiz bir anında bulunduklarının farkında olduklarından emin değilim. Evet mutlu zamanlar değil ama burada olup bitenler gelecek yıl başka yerde, ardından bir başka yerde olacak.
4. İstanbul Tasarım Bienali, 4 Kasım’a kadar Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, Pera Müzesi, Arter, SALT Galata ve Studio-X İstanbul olmak üzere Beyoğlu bölgesindeki altı mekânda ücretsiz olarak gezilebilir.

TÜM ŞEHRE YAYILACAK

4. İstanbul Tasarım Bienali bu yıl ilk kez, Mavi sponsorluğunda, katılımcıların şehre daha önce hiç bakmadıkları bir gözle bakmalarını sağlayan tematik Tasarım Rotaları düzenliyor. İstanbul’un dört bir yanında gerçekleşecek, her birine alanında önde gelen isimlerin rehberlik edeceği sekiz özel tur, İstanbul’un tasarım gözüyle adım adım yeniden keşfedilmesine olanak sağlıyor.

3 Roman 1 Gezi turunda katılımcılar Ahmet Ümit eşliğinde, ünlü yazara ilham veren sokakları adım adım gezerken, semtin büyülü hikâyesini yazardan dinleyecek.

Pedallıyorum ekibi rehberliğinde Boğaz hattında gerçekleşecek ‘Bisiklet Turu’nda, ulaşım araçlarının en temiziyle İstanbul deneyimlenecek. Rota Bahçeköy’den başlayıp Emirgân Korusu’nda bitecek.

‘Tat Dedektifi ile Sokak Lezzetleri’ turunda, Taksim Meydanı’ndan Şişhane’ye, Beyoğlu’nun keşfedilmeyi bekleyen sokak lezzetlerinin peşine düşülecek.

Prof. Dr. Murat Güvenç’in anlatımıyla gerçekleşecek ‘İstanbul’un Hanları’ turunda, üretimin mekân ile bütünleştiği, mimarinin üretimi nitelendirdiği Tarihi Yarımada’nın zanaat merkezleri ve ortak üretim alanları ziyaret edilecek.

‘Göç Eden Tatlar’ turu, katılımcılarını bienal mekânlarından Studio-X İstanbul’da gezdirerek Sindirim Okulu’nda yemek yemenin antropolojisi hakkında düşünmeye teşvik edecek.

İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya ve İstanbul Caz Festivali Direktörü Harun İzer’in anlatımıyla gerçekleştirilecek ‘Müzik Turu’nun katılımcıları cazın Beyoğlu üzerindeki etkisi ve klasik müzik esintileriyle Beyoğlu’nun sesini dinleme fırsatı yakalayacak.

‘Şimdiki İstanbul’da Ustalar’ turunda, çeşitli alanlardan zanaatkâr, tasarımcı ve sanatçıların yeni merkezi Seyrantepe-Maslak hattındaki atölyeler ziyaret edilecek.

‘İstanbul Fenerleri’ turunda ise Fenerbahçe Feneri’nden karşı kıyıdaki Ahırkapı Feneri’ne gidilecek, iki deniz fenerinin hikâyesini mimar Ertuğ Uçar anlatacak.

Tasarım Rotaları ve programla ilgili ayrıntılı bilgiyi http://aschoolofschools.iksv.org/ adresinden takip edebilirsiniz.

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’
 

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’

‘Bienal modelinde esaslı bir değişim umuyorum’




Yorumları Göster
Yorumları Gizle