GeriKitap Sanat ‘Bana ait olan hepimize ait’
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

‘Bana ait olan hepimize ait’

‘Bana ait olan hepimize ait’

Tasarımını yaptığı sanat yayınları ve sanatçı kitaplarıyla da tanınan sanatçı Vahit Tuna, ismi ‘psişe’ ve ‘kişisel’ kelimelerinden türetilen ‘Psişel Sergi’yle dört farklı sanat mekânına konuk oluyor. Kişisel ve kolektif bellek kavramlarını merkeze alan sergisini Tuna ile konuştuk.

‘Psişel Sergi’nin çıkış noktası ne oldu, sergi hangi kavramlardan yola çıkarak oluşturuldu?
Serginin süreci yaklaşık 2-3 sene önce başladı. Yoğun olarak kendi üretimlerim üzerine düşünmeye başlamıştım; üretilenlerin sergileme modelleri, görme biçimleri, yapıtların psikolojik etkileri ve izleyici ile buluşma süreçleri üzerine... Bir yapıtın aslında sergilenme anından itibaren artık sanatçısına ait olmaması, izleyiciyle yeniden kendini üretmesi durumu ilgi alanıma girmişti. Sanatçı-yapıt-izleyici üçgeni içerisinde ortada duran kimdi? Yapıt mı, izleyici mi yoksa sanatçısı mı? Bir taraftan bunlar üzerine düşünürken, bir taraftan da yaşadığımız ağır, sert süreçler içerisindeki beden ve zihinleri düşünmeye devam ediyordum. Sonra birdenbire sanki her şeyin bana, bize, herkese ait olduğu bir noktaya geldik. Olan biten tüm durumlar sadece coğrafya olarak bizleri değil, yakınımızda, uzağımızdaki herkesi ilgilendirir oldu. Burada sevgili Jung devreye girdi. Toplumda değişim isteniyorsa, bunun için her bireyin kendini değiştirmesi... Benzer korku ve endişelerimiz, bilinçaltımız... Büyük bir okyanusa benzeyen kolektif bilinçaltımız ve bu koca denizin ortasında küçük adacıklar olarak bizler...

‘Bana ait olan hepimize ait’
                                                                                                                 Vahit Tuna

Hem kişiseliz
hem de kolektif olana aidiz
Sergiye ismini veren ve ‘kişiliğin tümüne, bilinçli ya da bilinçsiz tüm davranışlarına’ işaret eden psişe kelimesi, içerdiği bireysellik nedeniyle kolektif bilinçaltıyla bir gerilimi barındırıyor mu? Bu gerilim sergiyi nasıl besliyor sizce?
Evet, zaten sergide en çok söylemek istediğim söz sanırım bu: Bana ait olan hepimize ait. Kendi gerilimlerimin herkese ait olduğu bir durum yaratmaya çalıştım. Örneğin MARSistanbul’daki yerleştirmede, mekânın tümünü yoğun bas frekansıyla tek bir yapıt olarak kurgulamaya çalıştım, hatta o ses mekândan çıkıp sokağa kadar etki edebiliyor. Burası belki de serginin en gerilimli mekânı benim için, oldukça klostrofobik. Bazı insanların mekâna inemediklerini, merdivenlerden geri döndüklerini duydum. Orada masa üzerinde manyetik bir sıvı var, altında bir mıknatıs ile kirpileşmiş duruyor. Kum tepeleri yoğun sesten dolayı yıkılıyorlar, ezik bir kask var, bu mekânın ismi ’Basshınç’ odası. Sesi kulaklarınızda ya da akciğerlerinizde hissedebiliyorsunuz.

Sergi minimal bir kurguyla dört farklı mekâna yayılıyor, her mekândaki sunumun da ayrı bir başlığı var. Mekânlar arasındaki bölünmüşlük, ancak bir taraftan da eşzamanlı olma durumu nasıl bir güç ya da etki katıyor sergiye?
Görme biçimi olarak yekpare olarak hiçbir zaman görülemeyecek bir sergi bu. Farklı mekânlara yerleştirilmiş işler, hem tek başlarına hem de beraber okumaya teşvik ediyor izleyiciyi. Ama bu beraber okuma, düşünme zihinde oluşuyor, yani psişede. Çünkü biliyoruz ki; hem kişiseliz hem de kolektif olana aidiz.

Farklı mekânlarda birden fazla yapıt yaşam-ölüm teması ile dikkat çekiyor, gerek Cengiz Çekil’in ‘Bugün de Yaşıyorum’ eserine verilen referans, gerek mezar taşına yazılı metin ya da çerçevelenmiş kara toprağı andıran soba kurumu... Bu imgeler serginin kavramsal çerçevesi içinde nereye oturuyor?
Kalıntı ve bulunmuş arkeolojik bir nesne ile karşılaşır gibi bazı yapıtlar bir anda önümüze çıkıyor. Sanki tarih -öncesi ya da tarih sonrasına ait gibiler. REM’de yer alan yıldız mesela. Kendimizi deştikçe ortaya çıkan, çıkacak nesneler gibi. Soba borularından oluşmuş bir yıldız belki de çok eski bir uygarlığa ait bir sembol olabilir. Hemen yanında çerçevelenmiş, cam arasında duran kurumlar sanki o borulardan bize kalmış son örnekler. Orada kurum’u her iki anlamında da kullanıyorum, kurumsal olana işaret eden kurum ve soba borusu kurumları.
‘Bugün de Yaşıyorum’ çok sevgili Cengiz Çekil’in günlüğüne her gün işaretlediği, bastığı bir söz. Bunun anlamı çok açık. Sanatçının kırılganlığından başlayıp yine kolektif bilincimizde hepimize temellük eden, çokça da bu coğrafyaya ait bir şükür ifadesi. ’70’lerde üretilmiş, o günün siyasi-politik yapısına çok özdeş... O döneme ait siyasi durum bugün daha da yaygınlaştı, hatta tüm dünyaya yayıldı. ‘Bugün de Öldüm’, tam da bu noktada, umudun her gün bitip ertesi gün yeniden inşa edildiği yeni bir temenni dili oluşturuyor. Ölüp ölüp dirilme. İçinde hem şükretmeyi hem de bunun umutsuzluğunu taşıyor.

Egemenlerin sesi bizi boğuyor,
bu sesler içinde kayboluyoruz
Belki en çok bilinen işiniz olan 2008 tarihli ‘Sunshine’da topraktan bir tepenin üstüne oturmuş, megafondan gelen sesi dinleyen bir figürü görüyorduk. Bu sergide de çok sayıda megafon ya da bas sesle titreşen bir davulun üstünden dökülen topraklar gibi tanıdık imgeler var. Siyasi iktidarı, mitingleri akla getiren megafon ve inşaat hafriyatını akla getiren kum/toprak biraz da son on yılımızı özetleyen imgeler gibi okunabilir mi ya da sizin sıkça bu imgelere başvurmanızın sebepleri neler?
Bomonti Alt’taki yerleştirmede, ‘Sunshine’da oturan küçük figürdeki yalnızlığı, hoparlörleri büyüterek karşısına gelen izleyiciyle eşitlemeye çalıştım. Sergideki hoparlörlerden duyulan kayıp hikâyeleri, kaybolup bulunmuş insanlara ait. Bu hikâyeleri topladıktan sonra kimini sözcük kimini de cümleleriyle kesip ayırdım, sonra bunları rasgele bir torbadan çekerek, düzeltmeksizin alt alta dizdim. Ortaya bize ait olabilecek, yeni söz dizilimleri çıktı. Her biri bize yeni bir şey hatırlatıyordu. Mesela ‘ekmek almaya gidiyorum diyip’ ya da ‘kaldıkları çadırın önünde’, ‘kayboldu’... Bu yeni sözcük ve cümleler bir anda bize bambaşka şeyleri hatırlatmaya başladı. Toprak, kum titredikçe bu kayıpların arasında kendimizi hem bulmaya hem de kaybetmeye başlıyoruz. Egemenlerin sesi MARSistanbul’da olduğu gibi bizi boğuyor, bu yoğun sesler içinde kayboluyoruz. Bomonti’deki yerleştirmede, iki hoparlörün aralarındaki 3 km’lik kablo, yan yanayken bile yalnızlığımıza işaret ediyor gibi.


Vahit Tuna’nın ‘Pşisel Sergi’si, 8 Nisan’a dek Galerist, MARSistanbul, REM Art Space ve Bomontiada’daki sanat mekanı Alt’ta görülebilir.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle