"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Kitabın varsa saçın olmayabilir :)

Alain de Botton, günümüzün en önemli filozoflarından.

Karşımda böyle birini bulunca, sordukça sordum tabii. Dün başlayan Botton röportajı bugün de devam ediyor. MCT (Managment Centre Türkiye) 16-17 Şubat tarihleri arasında İK Zirvesi 2011’i sunuyor. Alain de Botton da, İK Zirvesi’nin onur konuğu olarak Türkiye’ye geliyor. İş hayatı ve statüler üzerine konuşacak. Kaçırmayın derim...

Kitabın varsa saçın olmayabilir :)
Ne zaman, saçsızlığın bir önemi olmadığını anladınız?
Kitabın varsa, saçın önemi yok! (Gülüyor)
21 yaşında ilk kitabınızı yazdınız. Sonra...
Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Yalnız benim içimde bir de işadamı var. O da yazmanın, kadınlara özgü bir şey olduğunu söylüyor.
Nasıl yani?
İçimdeki ilkel erkek böyle diyor. Belki de babam iş dünyasından geldiği için, ben hâlâ yazarlığı iş olarak kabul edemedim. Hobi olabilir ama meslek değil. Erkek yazar olmanın tuhaf bir tarafı var, izah etmesi kolay değil...
Belki de her kitap bir tür doğum, o yüzden mi kadınlara özgü, ondan mı böyle hissediyorsunuz...
Olabilir. Bazı yazarlar, yazmanın dünyanın en müthiş şey olduğunu düşünürler. En kutsal, en önemli...
Siz öyle düşünmüyor musunuz yoksa? “Yazmasaydım çıldırırdım” filan yok mu...
Belki çıldırırdım ama yine de bence dünyadaki en önemli şey değil. Gençler bana, “Yazar olmak istiyorum” diye mail atıyorlar, ben de, “Hayır, başka bir şey yapın” diyorum, “Çok zor, değmez.” Çocuklarımın da yazar olmasını istemem. Yazarlık hakkında romantik palavralar sıkamayacağım.
Her şeyin kolay ve yüzeysel olmaya başladığı bir dünyada biraz derinlik fena mı?
Sizi anlıyorum. Ama mühendis olsunlar, köprüler, tüneller yapsınlar. Bir kitap 2.5-3 yılını alıyor insanın. Gerçi eskiden sadece yazıyordum, şimdi başka şeyler de yapıyorum. İkisi de bana çok iyi geliyor. Beni esas ilgilendiren yeni ve yaratıcı fikirler. 30’larımda şunu keşfettim: Onlar, bir kitap da olabilir, bir film de, bir bina da, bir organizasyon da. Kendimi sadece yazarlıkla sınırlamıyorum. Bunda karımın da etkisi var. Çünkü o da iş dünyasından geliyor, kültür dünyasından değil. Bir sürü şey üzerine birlikte çalışıyoruz.
Evde de, işte de aynı kadın... Zor değil mi?
Tabii tabii, bir sürü tartışma. Bazen bağırıp çağırıyoruz da...
Kaç yıldır?
10 oldu...
Aşk, felsefe, mimari, seyahat, edebiyat, iş hayatı... İnsan bu kadar alanda nasıl tespit ve analiz yapabilir?
- Hayat niye “Ya bu, ya o” olmak zorunda, niye “Hem o, hem bu” olamıyor?
Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Filozof mu, gündelik hayat filozofu mu, yazar mı? Ne?
Bilmiyorum. Filozof hem iyi hem değil. Bir sürü şey üzerine kafa patlatan adam, derin düşüncelere dalmış biri, bu kadarı güzel. Ama üniversitedekiler kendilerini belli alanlara hapsetmişler, benim işim olmaz. Andy Warhol enteresan mesela, evet sanatçı ama aynı zamanda bir işadamı, şirket de yönetmiş, film de yapmış, fikirlerini bir sürü alana yayabilen biri...

YAZMAK AŞAĞILAYICI BİR ŞEY

Yazmak, insanı aşağılayıcı bir şey. “Ben müthiş bir adamım” diyen biri, nasıl olacak da, o masada saatlerce oturacak? O kadar çok çalışınca kendini aptal hissediyorsun. Yazarların hayatına bakın, çoğu depresif tipler. Yazdıklarının müthiş olduğunu düşünüyorsan aynı şeyi 150 kere yazdığın içindir. Yazmak, karanlıkta kalmak gibi bir şey, bir sonrasında ne yapacağını bilemiyorsun. Oysa ben normal işlerde çalışan arkadaşlarıma bakıyorum, hiç böyle sorunları yok. Ben 41 oldum ama bundan sonra ne yapacağımı bilmiyorum.

ENTELEKTÜEL OLARAK YALNIZIM

En iyi fikirler ne zaman geliyor?
Uzun zaman kendime soru sorduktan sonra! Soruyorum, soruyorum, sonra uykuya dalıyorum ve sabahın erken saatlerinde bingo...
Yürümek, koşmak...
Spor mu? Asla. Çok sıkıcı. Merdivenleri çıkıp inmek, çocukları okula götürmek, bunlar fiziksel aktivite olarak bana yeterli...
Yazdıklarınızı karınızla mı tartışırsınız?
Evet, zaman zaman. Bir iki de felsefeci arkadaşım var.
Etrafınız entelektüel insanlarla mı çevrili?
Hiç değil. Fikirlerinizi konuşabileceğiniz, paylaşabileceğiniz birilerini bulmak çok kolay değil. En azından benim etrafımda yok. Entelektüel olarak yalnızım.

İnsan hayatta dürüst olup aynı zamanda karısını aldatabilir mi ?

Evlilik denen kurum ileride yeni bir form alacak mı sizce?
Bence mesele, açık evlilik, çokeşlilik ya da kontrat yenilenerek sürdürülen evlilik değil, mesele yeni bir form yaratmak da değil...
Ne peki?
Cevaplarım yok. Herkes gibi ben de arıyorum, düşünüyorum. Ama sorularım var. Şimdi yazdığım kitap da, bu soruların tartışıldığı bir kitap. “Dürüstlük” nedir? Neden bu kadar önemli? Bunu tartışabiliriz mesela...
Bir insan hayatta dürüst olup ama aynı zamanda eşini aldatabilir mi? Yoksa dürüst insanlar, eşlerini severken, aynı zamanda başkalarıyla sevişmez mi?
Bence hem dürüst bir insan olabilirsiniz hem de karınızı/ kocanızı aldatabilirsiniz. Olabilir bu, hayat bu. Ama değerler sistemininde “dürüstlük” birinci sıradaysa, her şeyi anlatarak karşınızdakini kırabilirsiniz. Ama eğer “karşınızdakini kırmamak” birinci sıradaysa, o zaman insan eşini üzecek şeyleri ona anlatmaz değil mi? Demek ki “sır” nedir onu da tartışmamız gerekiyor. Ben dürüstlüğün birinci sırada olmasını romantizim olarak değerlendiriyorum. Bu tür şeyleri tartışıyorum kitapta, muhtemelen roman olacak, olaylar bir çiftin etrafından gelişecek. Fakat benim evlilik konusunda net yanıtlarım yok, dediğim gibi sadece
sorularım var...

ESKİDEN “KADERSİZ” DENİRDİ, BUGÜN “LOSER”

Günümüzün “loser”ı kim?

Kapitalist dünyada para kazanmasının yolunu bulamayanlar. Eskiden kadersiz deniyordu onlara, bugün “loser”. Gerçi çok da yabana atılacak bir korku değil bu. Hepimiz bu korkuyu içimizde taşıyoruz. Yarınımızdan endişe eder haldeyiz. Oldum olası toplumlar için bir “onur sistemi” vardı. Gerçek bir erkek olabilmek için, güçlü olman gerekirdi. Peki ya zayıfsan? Gerçek bir kadın olabilmen için çocuklarının olması gerekirdi. Ya yoksa? Bu tür şeyler vardı. Din ise bunların üzerindeki baskıyı alıyordu, insana başka bir değerler sistemi sunuyordu. “Evet erkekler arasında yeteri kadar güçlü değilim, ama Tanrı için değerliyim çünkü çok dua ediyorum” diyebiliyordunuz mesela. Artık işimiz daha zor. Çünkü insanların hâlâ inançlı oldukları filan söyleniyor ama ben katılmıyorum. Günümüz insanı, kanımca derinden dindar ya da inançlı değil. Öyle görünüyor ama değil. Kapitalist sistemde çok zor...
Türkiye’yi ne kadar biliyorsunuz, tanıyorsunuz...
İzliyorum Türkiye’yi, okuyorum. Çok heyecan verici bir ülke. İçinde bir sürü tezat barındıran bir ülke. Modern dünyanın çok önemli bir parçası. Bir sürü şey, Türkiye üzerinden yaşanıyor...

Güven, hırs ve utangaçlığın karışımı

Aileniz edebiyata meraklı mıydı?
Babam için yazı yazmak, okumak, edebiyat çok önemliydi. Kitap yazmak da onun hayaliydi aslında...
A o zaman siz onun hayallerini gerçekleştirdiniz...
Bir sürü ailede öyle olur, hayaller bir sonraki jenerasyonda hayat bulur.
Mutlu bir çocukluk mu bana tarif ettiğiniz çocukluk...
Hayır, mutlu değil ama canlı, yaşayan bir çocukluk...
Planınız neydi, ne olmak istiyordunuz?
Beni her zaman baştan çıkaran yaratıcılıktı ama ileride ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Belki gazeteci olurum diye düşünürdüm. Belki akademisyen, belki mimar... Ama ailede, benim geleceğimle ilgili tuhaf bir sessizlik vardı. Çünkü hayatla ilgili olarak babamın da kafası karışıktı, o da kendi hayatının anlamını sorguluyordu. 65’inde öldü. Ben o yıllarda kendine güven, hırs ve utangaçlığın bir karışımı gibiydim. Ve sonunda tarih okumaya karar verdim.
Neden?
Nedeni yok. Kazara. Özellikle bilerek seçmiş değilim. Evet, tarihi sevdim çünkü lisede bir hocam vardı, ben onu sevdim, o da bana tarihi sevdirdi. Ve Cambridge’de tarih okudum.
Genç bir insan, Cambridge’e girince kendini nasıl hisseder?
Hiç de sizin zannettiğiniz gibi değil, biraz hayal kırıklığı oldu. Çok zor girebildiğiniz bir okul. Ben de müthiş ilginç insanlarla dolu olacak zannediyordum. Ama cennet zannettiğim yer, felaket çıktı. O günden beri de akademik dünyaya mesafeliyim. O koskoca Cambridge son derece ortalama hocalarla doluydu, öğrencilerin çoğu da pragmatik tiplerdi, hiç ilginç değillerdi, yani bana göre yeteri kadar çılgın ve deli değillerdi.
Hayatta ne yapacağınıza Cambridge’de okurken mi karar verdiniz?
Hayır. Bir ara, profesör olayım dedim. Ne güzel bir hayat! İnsanlar saygı duyar. Profesör de Botton havalı durur. Bir sürü kitap yazarım, eğlenirim. Ama sonradan öğrendim ki, o işler öyle değil, eğlence sıfır, her şey bürokratik, benim hayal ettiğim özgürlüğün esamisi okunmuyor. En azından İngiliz üniversitelerinde yok. Üstelik para da kazanamıyorsunuz.
Peki ya “Profesör, profesör!” diye etrafınızda pervane olacak genç kızlar...
Olacak da ne olacak, onların yakınına bile yaklaşamazsın, tutuklanırsın! Çok sıkı kurallar var. Profesörlük memurluk gibi bir şey olmuş artık. Üstelik yıllarca bekleyip, olamamak da var. Hayatta şöyle bir seçim yapmak zorunda kalıyorsun: a) Güvenli bir hayat b) Maceralara açık bir hayat. O sıra, kendimi, daha güvende hissedeceğimi düşündüğüm akademik hayat bana tehlikeli geldi, vazgeçtim.
O arada ne yapıyorsunuz peki?
Hayatımın odak noktası kadınlar. Beni büyülüyorlar. Kafamı kadınlara, aşka ve sekse takmış durumdayım. Ve yazıyorum. Günlük tutuyorum. Ama yazdıklarım iyi mi, değil mi hiçbir fikrim yok...
Siz kadınları küt diye etkilemeyi başaran erkeklerden miydiniz?
Ne yazık ki hayır! Benim hep zamana ihtiyacım oldu. 91’de mezun oldum, ekonomik kriz vardı, reklam sektöründe ya da basında iş bulabilmem mümkün değildi, 21 yaşındaydım, elimde sadece yazdıklarım vardı. Tabii korktum. Zaman kazanmaya çalıştım, Oxford’a gireyim dedim. Aslında, sonsuza kadar öğrenci kalanlar, biraz da gerçek hayata dalmaktan korktukları için öyle yapıyorlar. Sonra dedim ki, “Bari bir kitap yazayım, kendime dokuz ay zaman vereyim. Olursa olur, olmazsa bir daha düşünürüm...” Ve böylece ilk kitabım ‘Aşk Üzerine’ çıktı. Beni de şaşırttı, çünkü sattı. Ama daha hâlâ yazar olabileceğimi düşünmüyordum. Ertesi yıl, bir tane daha yazayım dedim... 
İlk kitabınız çok başarılı oldu, babanız şaşırmadı mı?
Galiba biraz kıskandı. Pek bir şey söylemedi. Ama aynı zamanda çok da gururlandı, arkadaşlarına, “Bu da bizim oğlanın kitabı” diye yolluyordu...
Kadınlar peki? Birinci kitaptan sonra üşüştüler mi başınıza?
Eh sayılır. Daha farklı davranmaya başladılar.
X