Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kırmızı ışıkta durmayan

İşimize geldiğinde hukuk arayışına giriyoruz. Başımız sıkıştığında, hemen yargının bağımsız olması gereği üzerine nutuklar atıyoruz. Sonra, herşeyi unutup, en basit kuralları dahi çiğniyoruz. Kırmızı ışıta durmayanın hukuk arayamayacağını bile unutuyoruz.

Bu sözün telif hakkı Prof. Doğu Ergil’e aittir. Sağduyu dolu bir insandan ancak bu kadar derin bir söz çıkar. Bir takım beyinsizlerin tüm hırpalama çabalarına rağmen, bir türlü yıkamadıkları bir isimdir. Dağ gibi duruşuyla hala hepimize ders veriyor.

 

Gerçekten de, ne kadar doğru bir saptama, değil mi?

 

Kırmızı ışıkta durmayan, hukuk talep edemez.

 

Kırmızı ışık son derece temel bir kural.

 

Kırmızı yandığı anda, ister gecenin 03.00’ünde, sokaklarda in cin top oynuyor olsun, yine de durmayı gerektiren bir kural. Son derece basit, ancak aynı anda son derece de anlamlı bir kural.

 

Kırmızı yandığında, sağa sola bakıp, ya kimselerin olmadığını görüp veya acelesi olduğu gerekçesine sığınıp gaza basanlarımız var ya, işte onların bunu yaptıktan sonra, başlarına bir sorun geldiğinde “Burası hukuk devletidir, kardeşim. Hukuk kuralları geçerlidir. Hakkımı hukuk bana geri vermelidir.” diye istekte bulunmaya hakkı olamaz.

 

Aslında, kırmızıda duranlara enayi gözüyle bakanların ülkesidir Türkiye. İşte bu cennet vatanda, aynı insanlar, başları sıkışınca ortaya çıkıp hukuk ararlar. Ses tonlarını kalınlaştırarak “Türkiye bir hukuk Devletidir” demezler mi, insanın tepesi atıyor. Resmen aptal yerine konmanın da bir ölçüsü olması gerekmiyor mu ?

 

Ben, hem kırmızı ışıkta duran, hem de hukuk aramayanlardanım.

 

Zira bu ülkede hukuk olduğuna inanmıyorum. Belki arada bir, kazara hukukun hakkını veren bazı kararlar da çıkıyor, ancak genelde hukuku sadece kendi çıkarına uygun düştüğünde sahiplenenlerin yaşadığı bir ülkedeyiz..

 

YABANCI VE MÜSLÜMAN KARŞITLIĞI YAYGINLAŞIYOR…

 

İsviçre’deki minaresiz cami oylaması, bir süre öncesine kadar saklanan bir gerçeğin apaçık ortaya çıkmasına yol açtı.

 

İsviçreliler dahi böylesine mantık dışı bir karar alabiliyorlarsa, o zaman Avrupa’nın genelindeki “Müslüman karşıtlığının-Yabancı düşmanlığının” ne boyutlara ulaştığını tahmin etmek, insanın tüylerini ürpertiyor.

 

Avrupa giderek içine kapanıyor.

 

Avrupa giderek yabancıları dışlıyor.

 

Avrupa giderek İslam’a karşı çıkıyor.

 

Çok korku verici bir süreçten geçiyoruz. İşin daha da kötü yanı, bu gelişmeyi kimse ciddiye almıyor. Demokrasiymiş, İnsan Haklarıymış gibi gerekçelerin arkasına saklanılıyor.

 

İsviçre’deki oylama, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan gizli gerekçelerin su yüzüne çıkmasından başka bir şey değildir. Eğer müzakerelerde böylesine dirençle karşılaşıyorsak, emin olun ki bunun Kıbrıs ile veya Kopenhag Kriterleriyle ilgisi yoktur. Ne yazık ki, giderek artan sayıdaki Avrupalı için, AB bir Hıristiyan Kulübüdür ve bu kulübün içine bir müslümanın girmesi istenmemektedir.

 

İlerde bu günleri arar olacağız.

 

Bir süre sonra, Avrupa’nın İslam’a karşı tahammülsüzlüğü daha da fazla artacakmış gibi görünüyor.

 

OLLİ REHN GİTTİ, STEFAN FÜLE GELDİ…

 

Avrupa Komisyonu’nun, yıllardır Türkiye dosyasıyla ilgilenen ismi, Olli Rehn görevinden ayrıldı ve Komisyonun Ekonomik ve Mali İşlerin başına geçti.

 

Rehn, Türkiye’ye çok emek vermişti. Her ne kadar bizlere pek yaranamadıysa da, geriye dönüp baktığımızda nasıl yardımcı olduğunu kolaylıkla görebiliriz.

 

Joost Lagendıjk, Radikal Gazetesindeki makalesinde, Genişleme dosyasına Çek Cumhuriyetinden Stefan Füle’nin atanmasını olumlu karşılıyor. Brüksel’i çok yakından tanıyan Lagendıjk, değerlendirmesinde “Füle, Türkiye’nin AB üyeliğinin tartışmalı olmadığı bir ülkeden, yani Çek Cumhuriyetinden ve Türkiye’nin üyeliğinin her zaman sağlam destekçisi olan Sosyal Demokrat partiden geliyor” diyor.

 

Gerçekten de doğru. Zira bir ara, Alman veya Fransız adaylardan söz ediliyordu. Neyse ki, bunlar gerçekleşmedi. Zaten bataklığa saplanmış olan müzakerelerden tümüyle umudu keserdik. Füle bir süredir, Çek hükümetinde AB ile ilişkilerden sorumlu Bakan olarak görev yapıyordu ve Türkiye’nin tam üyeliğini destekleyen konuşmalarıyla tanınan bir isimdi.

          

Yine de her şey güllük gülistanlık değil.

          

Bakalım, Genişleme bölümündeki yeni görev dağılımı nasıl olacak?Ayrıca, bu bölümün sulandırılacağı yolundaki iddialar ne oranda doğrulanacak ?

 

AFERİN, ENERJİ BAKANINA…

 

Doğrusu ben çok şaşırdım.

 

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın, Uluslar arası Çevre Örgütü Greenpeace ’in İstanbul ofisini ziyaret etmesi sürpriz oldu.

 

Nedeni de basit.

 

Greenpeace nükleer enerjiye karşı ve bütün gücüyle de mücadele veriyor. Belki başka ülkelerde farklıdır, ancak bizde, hangi devlet politikasına karşı çıkar ve direnirseniz, mutlaka sonunda dayak yersiniz. Nitekim Greenpeace ’çiler de polis dayağından bol bol nasiplerini almışlardır.

 

Enerji bakanı bu kısır döngüyü kırdı.

 

Farklı görüşte olmasına rağmen, çevrecilere saygılı davrandı.

 

Yapılması gerekeni yaptı.

 

İnşallah bu hoşgörü, yarın veya öbür gün Greenpeace ofisinin basılıp yeni bir dayak olayı ile gölgelenmez !

 

3 KOMUTAN SAVCIDAYKEN, MENDERES UTANCI...

 

Berivan Tapan’ın Yassıada’da Menderes’in güvenliğinden sorumlu Yüzbaşı Kazım Çakır’ın anılarından derlediği yazı dizisi yine yüreğimi burktu. Toplum olarak bu utançtanhiç kurtulamayacağız.

 

POSTA’yı tebrik ederim.

 

Bir yazı dizisinin böylesine zamanlıyayına verilmesine ilk defa rastlıyorum. Anlam dolu bir hareket.

 

Sırf muhalefete karşı sert davrandığı için 27 Mayıs ihtilalcileri tarafından asılan Menderes’in anılarını hüzünle okudum.

 

Bu yazı dizisi yayınlandığı sırada, emekli üç kuvvet komutanının, ilk defa “darbe girişiminde bulunma” kuşkusuyla ifadeye çağrılmış olması, çok anlamlı rastlantı. Aynı zamanda Türkiye’nin nereden nereye geldiğini de gösterenson derece tarihi bir gelişme.

 

Bu açıdan bakılınca, bugünün önemi çok dana net şekilde ortaya çıkıyor. Türk siyaseti adeta bir sınıf atlıyor.

 

ALİ NACİ KARACAN’IN LOZAN HİKAYESİ…

 

Benim hatırladığım kadarıyla, Ali Naci Karacan‘ın Lozan konferansı ile ilgili kitabı, kendi alanında hem ilk hem de tek örnektir. Gazeteciliğe başladığım yıllarda ilk defa okumuş ve bir konferansın nasıl kaleme alınacağını Ali Naci beyden öğrenmiştim.

 

Milliyet’in kurucusu olan Ali Naci Karacan sadece bir gazete sahibi değil, tam anlamıyla bir gazeteciydi.Hulusi Turgut tarafından güncellenen ve İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yeniden piyasaya çıkarılan bu nefis eseri, mutlaka okumak gerekir. Sadece bir dış politika olayı değil, bir ülkenin kaderini değiştiren Lozan konferansının perde arkasını, Uluslararası entrikalarını bir gazeteci gözüyle öğrenmek istiyorsanız, bu kitabı kaçırmayın.

                                                                                *

 

SİYASETTEN, SİNEMAYA…

 

Ekrem Dumanlı’yı sizler Zaman Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olarak, siyasi konulardaki tartışmalardan tanırsınız. Oysa Dumanlı ’nın bir de sanat yönü var ki, görmezden gelinecek gibi değil. Bundan önce de, Son Durum adlı bir de tiyatro oyunu yayınlamıştı. Şimdi de ,Zaman Kitap tarafından piyasaya verilen Sinemaya Farklı Yerden Bakmak adlı kitabı çıktı. Çok ilginç bir açıdan sinemaya bakan Dumanlı, prototipleri eleştiriyor ve çok çarpıcı örnekler veriyor. Sinemaya başka bir pencereden bakmak için bu kitabı kaçırmayın.

                                                                                
*

 

RIDVAN AKAR’IN AŞKALE YOLCULARI

 

Rıdvan Akar’ın ilk defa 1999’da Belge kitaplarından çıkan bu kitabı bu defa Doğan Kitap tarafından piyasaya verildi. Eğer kaçırmışsanız, mutlaka edinin.Türk tarihinin gerçekten de en tartışmalı, en gaddar uygulamalarından biri olan Varlık Vergisi hikaye ediliyor. Bu vergi,Vehbi Koç’un deyimiyle, azınlıklardan alınan servetin Müslümanlara dağıtılmasından başka bir şey değildir. Akar’ın kitabını okurken yakın geçmişimizin en karanlık sayfaları arasında dolaşacağınızı da unutmayın.                   

                                 

 

 

 

X