Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kimse, askerin arkasına saklanmasın

Dış ilişkilerde ne zaman sıkışma yaşansa, siyasi otorite asker’e işaret eder. “Ne yapalım, onlar çok katı tutumdalar” mesajı verilmeye başlanır. Acaba bu ne oranda doğru? Ben farklı izlenimdeyim.

Son aylarda fısıltı gazetesi aracılığı ile etrafa yeni bir mesaj yayılıyor. Özellikle de dış ilişkilerdeki sıkışmalar arttıkça, sivil otorite vizyonu olan bir politika üstlenmedikçe, topu askeri kanada yolluyor.

Kulaklara fısıldanan, askerin bazı konularda çok sert bir tutum içine girdiği şeklinde.

Örneğin Kıbrıs ile ilgili gelişmeler ve giderek katılaşan söylemler ve yaklaşımların Genelkurmay’dan kaynaklandığı havası yayılıyor. Örneğin, MHP’nin bu konudaki politikalarının TSK’dan kaynaklandığına işaret ediliyor.

Doğrusu bu yakıştırma da, hemen genelde kabul görüyor. Asker’in Kıbrıs’tan elini çekmek istememesi, gücünün erezyona uğramaması için, stratejik gerekçeler ileri sürerek katı bir tutum takınması da doğal görülüyor.

Kanımızla kazanılan toprakların kaybedilmemesi, yavru vatanın kaybedilmemesi sloganları da, asker söylemine uygun düşüyor.

Sonuçta, Kıbrıs’ta gerginliği arttırma politikası, kamuoyunun gözünde asker’e fatura ediliyor.

Diğer bir konu da Avrupa Ordusu (AGSK- Avrupa Güvenlik ve Savunma Kuvveti) ile ilgili…

Pozisyonlar öylesine kemikleşmiş durumda ki, içinden çıkılmaz noktaya geliniyor. Çözüm bulunmadıkça, AB ile ilişkiler biraz daha gerginleşiyor.

Sivil otorite yine göz kırpıyor. Asker’i işaret ediyor. “İyi sıhhatte olsunlar (asker için kullanılan eski deyim) çok katı bir tutum içinde. Kıpırdatmak imkansız” diyor.

Eh, dışardan bakılınca da, bu yakıştırma hiçte mantıksız gelmiyor.

Avrupa Ordusunun bir gün Kıbrıs’ın “işgal altında olduğu gerekçesiyle”, Kuzeyine olası bir askeri müdahelesini (!) şimdiden engelleyebilmek amacıyla TSK’nın ayağını koyduğu izlenimi normal karşılanıyor.

Askerlerle konuşabilen nadir sivillerin bir bölümü, konuyu tam anlayamadıklarından dolayı duyduklarını çok farklı yansıtıyorlar. Bürokratlar da, TSK zırhının arkasına saklanıp kendilerini korumak için, göz kaş işaretleriyle tıkanıklığın kaynağını gösteriyorlar.

Genelkurmay deseniz buda heykeli gibi suskun. Hiçbir şey söyleyemiyor. Zaten söylese, biz üstüne yürüyüp “siyasete müdahele ediyorlar” diyeceğiz. Avrupa, raporlarında Ordu’nun ağırlığı bölümüne bir çentik daha atacak.

Durum böyle olunca da, içte ve dışta TSK sanki en hayati konularda Türkiye’nin önünü tıkıyormuş izlenimi doğuyor.

DURUM ABARTILDIĞI GİBİ DEĞİL…

Oysa gerçekler sivil otoritenin abarttığı gibi değil.

Doğrudur, askerin görüşü farklı. Bu da son derece normal. Ancak şahinlik yarışında kimin daha önde gittiğini araştırdığınız zaman, işin rengi değişiveriyor.

Kıbrıs politikalarında Başbakan şahinliği kimseye bırakmıyor. Başbakanlarını gören dışışleri bürokrasisi de, korkudan siniyor. Sesini çıkartmıyor. Koridorlarda veya çok özel dost sohbetlerinde verip veriştirmekle yetiniyor.

Avrupa Ordusu konusunda da, müzakerelerin bu noktaya gelmesinde kimin daha çok katkısı var sanıyorsunuz?

Dışişleri kadrosunun en önde gelen birkaç kişisi…

SİVİL OTORİTE FARE Mİ?

Hiç kimse de çıkıp, “Ey Başbakan siz orada necisiniz?” diye sormuyor bile…

Asker gayet tabii görüşünü bildirecek. Üstelik, bu görüş sert çizgiler de taşıyabilecek. Ancak son sözün siyasi otoritede olması gerekmez mi? Sorumluluk, siyasi otorite de değil mi? İlerde, bu politikalardan dolayı birşeyler kötü giderse faturayı kim ödeyecek? Başbakan, Genelkurmay Başkanına dönüp, “Siz söylediniz, bende aynen uyguladım. Bakın şimdi neler oldu?” mu diyecek. O zaman da Genelkurmay Başkanı “Siyasi karar size aittir. Siz başka bir politika uygulatsanız, biz itiraz edemezdik” demek hakkına sahip olmaz mı?

Birbirimizi aldatmayalım.

Fareliği bir yana bırakalım.

Şahsiyet, kendine güven ve vizyon dolu ortak politikalar üretelim.

2002, bu tip oyunları kaldıramayacak kadar hayati önemde bir yıl olacak.
X