"Ahmet Hakan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Hakan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ahmet Hakan

Kimin sızdırdığını merak etmiyorum

ÜÇ gün önce raconu kestim...

Dedim ki:
Sızdırılan şey “hiç beklenmeyen” bir şey değildi.
Sızdırılan şey süreci baltalamadı.
Sızdırılan şey görüşmelerin hızını kesmedi.
Sızdırılan şey, bugün olmasa da yarın ortaya çıkacak bir şeydi.
Sızdırılan şey, infiale yol açacak çapta değildi.

Hatta AK Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik bile aynı şeyi söyledi.
Dedi ki:
“Sızdırılan şeylerde mühim bir şey yok”.

Dolayısıyla zerre kadar merak etmiyorum:
Altan Tan mı sızdırmış, Gültan Kışanak mı sızdırmış.
Çaycı mı sızdırmış, fotokopici mi sızdırmış.
BDP’nin kurumsal ihmaliyle mi sızdırılmış, kurumsal işgüzarlığıyla mı sızdırılmış.
Hatta şu kadarını söyleyeyim:
Sızdıran Başbakan’ın sağ ya da sol kolu çıksa bile umursamayacağım.

Eğitimli kesimler neden AKP’ye oy vermiyor?

“Yaşam tarzı” kaygısı denilen bir kaygıları var.
Tayyip Erdoğan’ın nutuklarının ses yüksekliğinden hoşlanmıyorlar.
Kemalist doktrine bağlılık oranları yüksek...
“Muhafazakârlık”
pek sevdikleri bir
tutum değil...
AK Parti kadrolarından gelen tuhaf açıklamalar karşısında bir hoş oluyorlar.
Atatürk dışında kimseye “tek adamlık” payesini yakıştıramıyorlar.
Bilim, kültür, sanat alanında AK Parti’yi küçümsüyorlar.
“Arap dünyası”, sevdikleri bir dünya değil.
“Fırça atan lider” olgusu karşısında tepkililer.
“Darbecilerle mücadele ediliyor” tezine ikna olmuş değiller.
“Hizmet var ama zevksizlik de var” anlayışındalar.
Çemberin hep
kendileri aleyhinde
daraldığını düşünüyorlar.

TUTTUM

Hürriyet yazarı Uğur Cebeci’nin Başbakan’ın uçağında yaşadığı deneyimi kaleme aldığı yazısını tuttum.

TUTMADIM

Kadına yönelik şiddete dikkat
çekmek için “yüzü gözü morartılmış ünlü kadın fotoğrafları” ile yapılan kampanyayı tutmadım.

Yeni başlayanlar için ayrımcılık meselesi

BAŞBAKAN Erdoğan, aslında “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt Meydanı’nda şöyle dedi:
“Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim”.

Literatürümüz bu tür sözlerle doludur.
Mesela “Kız alıp kız vermişiz” deriz.
Mesela “Benim de Kürt arkadaşlarım var” deriz.
Mesela “Etle tırnak gibiyiz” deriz.
Mesela “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık” deriz.
Mesela “Alevi nedir, Sünni nedir... Bilmezdik” deriz.
Mesela “Benim en yakın arkadaşım Ermeni” deriz.
Mesela “Benim eşim Kürt” deriz.
Fakat bu cümlelerin hiçbiri bizi “ayrımcılık” denilen illetten kurtarmaya yetmez, yetmemiştir.

Kimliğini bastıran Kürt ile...
Mezhebini gizleyen Alevi ile...
Tarihi kurcalamayan Ermeni ile...
Varlığını hissettirmeyen Arap ile...
- Alttan alan Rum ile...
Dost olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır.

Zor olan şudur:
Kimliğini bastırmayan Kürt, mezhebini gizlemeyen Alevi, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmek.

İzmir’de iki günde şunları öğrendim

İZMİR inceden “kafeler şehri” olmuş... Bilhassa “Fransız Kültür”ün bahçesindeki rüya gibi kafe...
İzmir’de akşamüstleri “laik bir imbat” esiyormuş.
Ege otlarının insanı laik yapan bir tarafı varmış.
“İzmir Kemalizmi” diye bir şey varmış: Sertlikten uzak, uzlaşmaya açık, sempatik bir Kemalizm...
İzmir’in muhafazakârları bile farklı oluyormuş: Alttan alan, üste çıkmaya çalışmayan, en önemlisi bağırmayan...
İzmir’de Reyhan Pastanesi, geleneğin yıkılmaz bir kalesi gibiymiş: Hep kalabalık, hep popüler ve hep bir numara...
“Deniz” adlı balıkçıda akşam yemeği yemeyen “İzmir’e geldim” dememeliymiş.
“İzmir basını” eski görkemli günlerini yaşamasa da direnişini sürdürüyormuş.
Sabahları “boyoz” yemek bir parça demode olmuş.
Aynur Tartan tam bir “Ege otları” uzmanı imiş...
İzmir’de hayat, İstanbul’a göre çok daha yavaş imiş...
İzmir henüz “âlemlere akmak” denilen eyleme yabancıymış.
Ancak eski İzmirliler “Kordon”a “Kordalya” denildiğini biliyormuş.
“İzmir rahatlığı” diye bir şey varmış...
Yağmur İzmir’e İstanbul’dan daha çok yakışıyormuş.
İzmir, İstanbul’a göre daha az sürprizli imiş.

Yazacak ne kaldı

METİN Serezli’yi de kaybettik.
Bütün bir hayatı boyunca müptezelleşmeye yüz vermeyen, süper janti bir sanat adamıydı Metin Serezli...
Bulvar komedilerinin efendisiydi...
Nur içinde yatsın.

Yılbaşından beri habire ölüm yazıları yazıyoruz.
Mehmet Ali Birand için yazdık, Neşet Ertaş için yazdık, “Deprem Dede” için yazdık, Müslüm Baba için yazdık, Ferdi Özbeğen için yazdık, Toktamış Hoca için yazdık, Osman Gidişoğlu için yazdık, Kamil Sönmez için yazdık, ressam Burhan Doğançay için yazdık, Metin Kaçan için yazdık...

Ölüm yazıları için artık çıkınımızda orijinalliğini koruyan dokunaklı sözcükler kalmadı. Ne yazsak fena halde “klişe” kaçıyor.
Sözcüklerimiz tükendi, ölümler de tükensin...
Hazır bahar da gelmişken...

X