Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kim doğruyu söylüyor?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 18 Mayıs’ta 30’u aşkın gazeteciye üç saate yakın süre bir gün önce Tahran’da Türkiye-Brezilya girişimiyle sağlanan anlaşma hakkında ayrıntılı bilgi vermişti.

Bir gece önce Amerikalı meslektaşı Hillary Clinton ile uzun bir telefon görüşmesi yaptığını da açıkladı.

Ayrıca üç hafta kadar önce Barrack Obama’nın konuya ilişkin bir mektup gönderdiğini, Tahran Anlaşması’nda Obama’nın mektubunda değindiği hususların yerine getirildiğini bildirdi.

Yani, Amerikalılar, adım adım, Türkiye’nin rol aldığı “süreç” hakkında bilgi sahibiydiler.

Davutoğlu’nun anlattıklarını yazıya dökmek için bilgisayarın önüne oturduğumuzda, Hillary Clinton’un Tahran Anlaşması’nı bir “kağıt parçası” duruma getirecek, “Rusya ve Çin’le anlaştık. İran’a karşı BM Güvenlik Konseyi’nde yaptırımlar için düğmeye bastık” açıklaması geldi.

Davutoğlu, bizlere yalan mı söylemişti? Ahmet Davutoğlu mu bizi aldatmıştı, yoksa “İran Türkiye’yi aldatıyor” diyen Amerikalılar mı Davutoğlu’nu (yani Türkiye’yi) aldatmıştı?

Hillary Clinton’un eleştirileri Brezilya’ya da yönelince, Brezilyalılar, tam da Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun ülkelerinde bulunduğu sırada Obama’nın kendilerine gönderdiği mektubu, diplomatik teamüllere pek uygun bir davranış sayılmasa da, dünya kamuoyuna açıkladılar.

Eğer bir “aldatma” söz konusu ise, “aldatma”nın kaynağının Washington olduğu apaçık biçimde ortaya çıktı.

***          ***        ***

Obama’nın Brezilya Cumhurbaşkanı Lula’ya gönderdiği 20 Nisan tarihli mektup, dünkü Radikal’de de yayımlandı. Mektubun son bölümlerindeki şu cümleleri bir kez daha aktarmakta yarar var:

“Önceden dile getirilen ve potansiyel olarak önemli bir ödün söz konusu. UAEK, Kasım’da İran’a şu önerimizi iletmişti: İran düşük oranda zenginleştirilmiş 1200 kg zenginleştirilmiş uranyumu sürecin başında üçüncü bir ülkeye, Türkiye’ye gönderecek; bu uranyum yakıt üretimi sürecinde, bizim yakıtı tedarik edemememiz durumunda geri verilmek üzere burada ‘emanet’ tutulacaktı... Brezilya’nın, nükleer yakıtın üretildiği sırada uranyumunu Türkiye’ye ‘emanet’ etmesi yönündeki bu önerinin temsil ettiği fırsatı kabul etmei için İran’ı etkilemesini teşvik ediyorum... Yapıcı bir diplomatik sürece başlamak için, İran’ın resmi kanallar aracılığıyla UAEK’ya temas kurma konusunda yapıcı bir bağlılık beyanında bulunması gerekir ki, bunu yapmadı. Bu arada biz de çerçevesini çizdiğim takvim doğrultusunda yaptırım çıkarmaya çalışacağız. İran’la temas kapısını açık bırakacağımı da açıkça dile getirmiştim...”

Obama, “sorun”un İran’ın “emanet”e hayır demesi olduğuna da, mektubunun önceki bölümlerinde işaret etmişti.

Tahran Anlaşması, Obama’nın altını çizdiği tüm hususlara uygun. İran, 1200 kg düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumun, üstelik “bir seferde” dışarı çıkarılması ve Türkiye’de “emanet”e alınmasını kabul ettiği gibi, Anlaşma’da yer aldığı gibi bir hafta içinde UAEK ile temasa geçerek, mektup göndererek, Obama’nın talep ettiği “yapıcı bir bağlılık beyanında bulunma”ya ilişkin “şart”a da uymuş oldu.

Ve, Amerika, “açığa düşmüş” oldu, “süperdevlet” olma avantajı ve üstünlüğüyle Türkiye ve Brezilya’ya laf yetiştirmeye uğraşırken, Amerikan yönetimi içindeki “gizli çatlaklar” yansımış oldu.

Bunun en önemli göstergesi, birkaç gün önce yayımlanan ve altında Başkan Obama’nın imzasını taşıyan Amerikan “Ulusal Güvenlik Stratejisi-Mayıs 2010” belgesi.

***                ***            ***

52 sayfalık “ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesinde, “Diğer 21. Yüzyıl Nüfuz Merkezleri ile İşbirliği Kurmak” başlığının “Yükselen Nüfuz Merkezleri” alt başlığında Brezilya’ya şu cümlelerle değiniyor Obama:

“Brezilya’nın önderliğini ve miyadı dolmuş Kuzey-Güney bölünmelerini aşmak amacıyla ikili ilişkilerde, yarı küremizde ve küresel ölçekte ilerleme sağlamak için harekete geçmesini olumlu karşılıyor ve selamlıyoruz.”

Bölümün başında, Obama’nın bakış açısı şöyle dile geliyor: “Amerika, değişik ulusların daha büyük nüfuz gösterdiği dinamik uluslararası çevrenin bir parçasıdır ve çıkarlarımızı geliştirmek dünyanın her yanında ilişki alanlarını yaymayı gerektirecektir.”

Bu çerçevede, “Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesinin “Güçlü İttifakları Sağlama Almak” başlığının “Avrupalı Müttefikler” alt başlığında Türkiye’ye de ismen değiniliyor.

“Balkanlar’da istikrarı ve demokrasiyi geliştirmeye ve Kafkasya ve Kıbrıs’ta ihtilafları çözmeye bağlı kalacağız” cümlesinin hemen ardından, “Türkiye ile, özellikle bölgede istikrarın sağlanması için geniş yelpazedeki ortak amaçlarımız için ilişkide olmayı sürdüreceğiz.”

Obama’nın 2009’da Başkanlık koltuğuna oturduktan sonra “ikili ilişkiler” bağlamındaki ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmış olmasında bir “vizyon”un sürdüğü, “Ulusal Güvenlik Stratejisi” belgesi okunduğunda anlaşılıyor.

Beyaz Saray’da Obama oturuyorsa, Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceğine ilişkin “felaket senaryoları” yazmak ve Washington’daki “İsrailperest” çevrelerden gönderilen “sinyaller”e aldanmak gerekmez.

Daha önce de altını çizdik: Yeni bir dünya mimarisi projelendiriliyor ve Türkiye artık bir “kalfa’ değil.

“Proje mimarları”ndan biri...
X