GeriSeyahat Kilimli’nin inziva köyü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Kilimli’nin inziva köyü

Kilimli’nin inziva köyü

Siz hiç konuklarını 10 kilometre öteden rengarenk çiçeklerle karşılayan bir köy gördünüz mü? Ben ilk kez, Bodrum Turgutreis’e kuş uçumu 15 kilometre uzaklıktaki Kilimli’de rastladım bu konukseverliğe. Adanın en ücra köşesindeki küçük balıkçı köyü Emporios’a, Ege’nin lacivert sularını kuşbakışı gören, virajlı bir yoldan gidiliyor. Tepeler öylesine çorak ki, bir önceki Masouri köyüyle arasında ağaç görmek neredeyse mümkün değil.

Fakat yolun iki yanında bir belediye otobüsünün bile içinde kaybolacağı yükseklikte beyaz, ebruli zakkumlar sıralanıyor. Bu manzaraya, denize düşmüş dev Humphrey Bogart şapkasını çağrıştıran Telendos Adası da eklenince, Kilimli’nin kuzey batı sahilleri gerçeküstü bir görünüm kazanıyor.

Kos’tan kalkan deniz otobüsü, yolcularını güverteye yapıştıran rüzgara karşı, dalgaların üstünde dört nala ilerliyor. Kaptana bakılırsa rüzgarın hızı 30 knot; deniz otobüsünün de bir o kadar, eder saatte 120 kilometre. Gel de dur ayakta durabilirsen. Yaklaşık 30 dakika sonra Kilimli’nin kıyıları beliriyor. Potia’nın ilk görüntüleri hayal kırıcı. Kaptanımız sanki rahat görmemiz için hız kesip çirkinliklerin önünden geçiyor: Kıyıda yükselen yakıt depoları, yükseklerde için için yanan dev çöplük, tepelere kadar bina dolu büyük bir koy ve nihayet kamyonlar için yapılmış çirkin bir iskele... Oysa yolda okuduğum Lawrence Durrell adayı farklı anlatıyor: “Süt beyazı tepeler, bir çocuğun boya kutusuyla renklenmiş gibi. (...) Sahilde bugüne kadar gördüğüm en güzel, kahredici güzellikte evler sıralanmış. Liman, hiç görülmemiş şekilde, yaklaştıkça yolcusunu kuşatıyor. Saf renkler, kübik çizgiler birbirini izliyor. Sözcük dağarcığımı ileri geri tarayıp, çaresizce bu güzelliği tanımlayacak sözcük arıyorum.”
Acaba inmeyip, Patmos’a devam mı etsem, diye düşündüm bir an. Sonra cesaretimi toplayıp kıyıya attım kendimi. Hemen belediye otobüsü durağını bulup, adanın en ucuna gitmek için tarifeye baktım. Emporeios’a günde üç sefer yapılıyordu, sonuncusu 30 dakika sonraydı. Sahildeki sahildeki kafede bir frape içip otobüse bindim. Amacım son durağa kadar gitmek, dönüşte beğendiğim yerde inip geceyi geçirmekti.
Temiz giyimli köylüler merkezden alışveriş yapmış, evlerine dönüyordu. Sadece altı yabancıydık araçta. Şoförümüz belediye binası önünde durdu, duraktaki yolculara beklemelerini söyledi, sonra bizleri bilet satılan büfeye götürdü. 3 Euro’luk gidiş dönüş biletimizi alıp, yerimize oturduk. Otobüs bina denizinden çıktı, zeytinliklerin içinden tepelere doğru yükseldi, 20 dakika sonra Kilimli’nin batı kıyısındaki çamlıklardan aşağıya inip, fötr şapka görünümlü Telendos Adası’nın sahiline indi. Mandalina bahçeleri içindeki Argos’u, çamlıklarla birbirine bağlanan Panormos, Myrties, Masouri’yi geçtik. Denize yaklaşık 50 metre yüksekten, sahil çizgisine paralel uzayıp giden kaymak gibi otoyolun çevresi birden çıplaklaştı. Tepelere doğru dimdik kaya duvarlar yükseliyordu. Dünyanın dört bir yanından kaya tırmanışçılarının bu duvarlar için Kilimli’ye geldiğini okumuştum rehberde. Saat 17.00’ye yaklaşıyordu. Her yaştan kaya tırmanışçısı bellerine asılı halkalar, kancalarla yürüyerek ya da kiralık motosikletle Masouri’ye dönüyordu.

ELENİ’NİN HAYLAZ TORUNU

Otobüs boşalmış, sadece üç kişi kalmıştık. Deniz tarafı uçurum olan yolda şoförümüz hız yapmadan, keyfini çıkararak, virajlarda dans eder gibi sakin kullanıyordu aracı. Asfaltın iki yanına dikilmiş zakkumlar kurak iklime karşın, yer yer otobüs boyunu aşacak kadar yükselmişti. Etrafta tek ağaç yoktu. Bir yanımızda Ege’nin gözalıcı lacivert suları, diğer yanda sarp kayalar uzanıyordu. Otobüsün camlarından akıp giden beyaz, pembe, kırmızı zakkumlar ikindi güneşinin sarı huzmeleri altında parlıyordu. Şoförümüz şansının farkında mıydı acaba? Böyle bir yolda gidip gelerek bir ömür geçirilebilirdi.
/images/100/0x0/55ea9441f018fbb8f8892f77

Yolumuz sahile doğru alçalıyor, sonra yine tepelere tırmanıyor, fakat kıyıdan hiç uzaklaşmıyordu. Sarp koylardan geçip Emporios’a ulaştık. Otobüsümüz sahildeki iskele meydanına inip, tek hamlede döndü, kapılarını açtı. Mayısın son haftasında, köyün iki oteli henüz kapalıydı. Sahildeki balıkçı lokantası, koydaki yatlara hizmet veriyordu. Emporeios topu topu 50 hane var, yoktu. Sahildeki kumsalı boydan boya yaşlı sıla ağaçlarıyla süslenmişti. Küçük iskelesindeki rengarenk balıkçı tekneleri günbatımında ağ atmaya gitmek üzere hazırlanıyordu. Huzur ve inziva köyüydü Emporeios. Beş dakika dolmuş, hareket saati gelmişti. Otobüse atlayıp, geceyi geçirmek için Masouri’nin yolunu tuttum.
Yunanistan’da üç günlük tatildi, tüm oteller dolmuştu. Nihayet yolum Avustralya’da 40 yıl çalışıp, birikimiyle köyünde sekiz odalı bir apart otel açan Sofie’nin Evi’ne düştü. Oda fiyatını söyleyince kulaklarıma inanamadım: 15 Euro. “Sezonda apartlarımı aynı fiyattan Ukraynalı dağcılara veriyorum, hiç boş kalmıyorum. Dağcılar içmiyor, olay çıkarmıyor, kibar ve temiz insanlar” diyordu. 15 dakikada haylaz torununu şikayet edecek kadar ahbap olmuştuk. Bu arada bana bir de restoran tavsiye etti. Çantamı bırakıp, kaya tırmanışçılarının toplandığı kafeye gittim. Frapemi içerken, çevremdeki orta yaşı aşkın İngiliz, Amerikalı, Almanlar günlük maceralarını anlatıyor, çağdaş yazarlar üzerine tartışıyordu. Sonra mayomu giyip günbatımına doğdu fötr şapka benzeri adaya karşı yüzdüm. Köyün her köşesinde bir pansiyon, restoran vardı. Myrties’e doğru yürüyüp, Telendos Adası’na her 15 dakikada bir motorların kalktığı iskeleye çıktım. Bitişikteki Stalla Eman Eleni Restoran’a takıldı gözüm. Tek turist yoktu, üstelik Sofie tavsiye etmişti. Akşam yemeği için bundan iyisi can sağlığıydı. 60’larında iki kadın pişiriyor, kızları ve damatları servis yapıyordu. Rodos, Simi ve Kerpe’yi dolaştığım 10 günlük turun en leziz ahtapotunu, kalamarını, yaprak dolmasını burada tattım... Tabaklar Picasso’yu kıskandıracak güzellikteydi: Ahtapot kolları güneşi çağrıştıracak şekilde dizilmiş, merkezine yeni mahsul, mis kokulu bir limon, altına rokalar yerleştirilmişti. Yemekten sonra Eleni’nin arkadaşına iyi bir sezon dileyip otelin yolunu tuttum. Pansiyonun balkonundan kararan adayı, dağları izledim, ağustos böceklerini dinledim.

OTOBÜSTEKİ ŞAŞKIN TURİST

Ertesi sabah, gündoğarken kalktığımda komşum balkonda yoga yapıyordu. Gününü kaya tırmanışıyla geçirecekti. Birazdan kiralık motosikletlerle kaya tırmanışçıları geçmeye başladı aşağıdaki otoyoldan. Mor çiçekli kekiklerle süslü patikadan markete yürüyüp, kahvaltılık aldım. Köyün gurur vesilesi kekik balını, özel keçi peynirini tadacaktım. Balkonda, Telendos manzarasına karşı kahvaltı yaptım. Herşey harikaydı, glikoz şurubunu andıran bal hariç! Gece ışıkları parlayan Telendos’un kıyısına baktım dürbünle. Birkaç küçük restoran, bir de şapel vardı. Üstlerindeki haşmetli sarp kaya duvarlar tırmanışçılar için cazibe merkezi olmalıydı.
Günün ilk Emporeios otobüsüne atladığımda, aynı şoförle karşılaştım. Bir gün önce yol boyunca otobüsün önünde durup, hayran hayran fotoğraf çeken şaşkın turisti hatırlaması zor olmadı. Yine virajlarla dans eder gibi, keyifle kullandı otobüsü. Altı yolcuyduk sadece. Zakkumların arasından süzülüp, koylara girip, çıktık. Issız yolda birkaç kilometre arayla motosikletler park edilmişti. Arkalarındaki kayalara baktığımda iplerle tırmanan dağcılar görüyordum. Son durağa vardığımızda, 60 yaşlarındaki iki İskandinav çift indi, hemen batonlarını açıp dağa doğru yürüyüşe koyuldu. Konuşmalarından anladığım kadarıyla, patikalardan adanın kuzey ucundaki kayalara yürüyeceklerdi. Dönüş manevrasına başlayan şoförden fotoğraf çekmek için birkaç dakika istedim. Gülümseyip, tamam, dedi. İskeleye doğru yürüdüm. Kuşlardan başka ses duyulmuyordu koyda. Kumsaldaki yaşlı sıla ağaçları sabah güneşinde ışıldıyor, görüntüleri kristal berraklığındaki suya yansıyordu. Birkaç dakikalığına da olsa bu manzaranın tadını çıkarmak yerine, rengarenk balıkçı teknesini kadraja oturtmak için uğraşıp durdum. Otobüse atladığımda şoför yine tebessümle karşıladı beni. İki gün üst üste, birkaç dakikalığına Emporios’a gelmem dikkatini çekmişti. Biletimi geri verdi. Dört yolcuyla yola çıktık. Otobüs rengarenk zakkumların arasından ilerlerken, lacivert sulara düşmüş fötr şapka benzeri Telendos virajlarda belirip kayboluyor, sahilden dimdik yükselen kaya bloklarına sevgiyle sarılan dağcılar uzaktan kayada açmış çiçekleri andırıyordu. Keşke hayatı ağır çekime almak mümkün olsaydı...

POTIA’NIN BALIKÇI MAHALLESİ

Adanın merkezi Potia’da eski Müslüman mahallesi, İtalyanlar’dan kalma Belediye Sarayı’nın arkasında. Öğle sıcağında koridoru andıran sokakların gölgesine sığınıp, tepedeki kiliseye kadar yürüdüm. Hızla geçen, egzosu patlak motosikletlerden kaçmak için kendimi sağa sola atıyordum. Çıkmaz sokaklara geldiğimde çevre birden renklendi. Küçük evlerin balkonlarında yaşlı balıkçılar, eşleriyle birlikte paraketelere yem takıyordu. Kapıların önünde dev pina kabukları, süngerler vardı. Açık pencerelerden balık kızartması kokuları, çatal bıçak sesleri geliyordu. Daracık evlerin balkonları, masa büyüklüğündeki bahçeleri rengarenk sardunyalarla süslenmişti. Bazı duvarlarda deniz kabuklarından tablolar gördüm. Tepede, terkedilmiş bir evin bahçesinde duvarın üstüne oturdum. Dalları limon dolu bir ağacın ardından limanı seyrederken, ansızın bir keman sesi yükseldi. Daracık bir balıkçı evinin camından geliyordu. Sonra yaşlı bir erkek sesi, hüzünlü bir şarkı söylemeye başladı. Hayat sürprizlerle doluydu. İki gün önce denizden görüp, arkama bakmadan kaçmayı düşündüğüm şehir burası mıydı?

Yorumları Göster
Yorumları Gizle