Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Keşke sen de Pollyanna olabilsen...

Pollyana, Eleanor H. Porter tarafından yazılmış çocuk edebiyatının klasiklerindendir.

Romanın kahramanı, ne olursa olsun bir olaydan mutlu bir sonuç çıkarabiliyor ve bu iyimser yaklaşımıyla ''Pollyannacılık'' sözcüğünü dünya dillerine kazandırıyor.

Evet, Pollyanna günümüzde edebi değerinden ziyade iyimser kişilere takılan bir ad olarak dilimizde varlığını sürdürüyor. Ayrıca bu isim, günümüzde gerçekleri benimseyemeyen – benimsemeyen kişiler için aşağılamak veya dalga geçmek maksatlı da kullanılıyor.

Belki bir çoğunuza göre bu yazacaklarım da Pollyanna’cılık gibi gelebilir, ama belki de mutsuzluklarımızın en büyük nedeni de budur; Pollyanna olamamak.

Korkuyoruz, küçük şeylerden kocaman mutluluklar yaratmaya korkuyoruz. Çünkü bizi “Pollyanna” diye aşağılamalarından çok çekiniyoruz.

Çünkü öğretiliyoruz, “sen değerlisin, önce kendini düşünmelisin, sen erkeksin yapabilirsin, sen kadınsın, o sana yapmalı...” vs. denilerek egolarımızı büyütmeyi öğreniyoruz.

Kapitalist sistemin göz alıcı dünyasına sorgulamadan kapılıyoruz. Moda denilen şeyden dolayı bir çok kişi özentilikle kendisi olmaktan uzaklaşmış. Ekran önüne konulan barbie kılıklı, makyaj güzeli kadınlarımızı gördükçe genç kızlarımız estetik derdine düştü. Bir çoğu bilmem kaç dolar verip Victoria Secret iç çamaşırı almak için can atıyor. Göğüse silikon, dudaklara botox, gözlere lens, saçlara boya falan derken kendilerini sahte bir “ben” in içine hapsetmeyi tercih ediyor.

Kartviziti sağlam olanlar “azim ve başarı hikayesi” olarak adlandırılıyor. Yani etiket demek başarı demek oldu. Daha doğrusu şartlanmalarla olduruldu.

Starbucks’tan eline kahve alan, diğer elinde de ipad tutan kendisini elit – ulaşılamaz sanıyor.

Bunlar ve nicesi arasında Pollyanna olmanın neresi kötü?

Sahte ya da dayatılan mutlulukları yaşamak yerine kendi içsel özgürlüğünü, kendi dünyasını yaratıp yaşamanın, minimal düşünmenin neresi kötü veya aşağılanacak, dalga geçilecek bir şey?

Tabii ki, kendi benliğini teslim edercesine bir iyimserlik bizi yok oluşlara - yalnızlığa sürükleyebilir, peki kişi ya bu tercihi ile mutluysa?

Nietzsche’nin sözünü hatırlayalım mı?

“Kimine göre yalnızlık, hasta insanın kaçışıdır. Kimine göre de, hasta insanlardan kaçıştır”

(İşin derin felsefe kısmına da başka bir yazıda girerim)

ZOR DEĞİL, HEM DE HİÇ ZOR DEĞİL.

Bir çok kişide "mutlu etmek" diye bir kavram yok. Olmadığı için mutlu olmanın ne olduğunu da bilmiyor bir çok kişi. Çok acı. Herkes mutlu edilmeyi bekliyor ama mutlu etmek kimsenin aklının köşesinden bile geçmiyor.

Zor değil, hem de hiç zor değil. Bazen masaya bırakılan veya mail kutusuna düşen, bir - iki cümleden oluşan bir not, bazen "kendime bu kitabı aldım, bir tanede senin için aldım" demek, bazen sadece varlığı için teşekkür etmek, bazen hayallerini, gerçekten nasıl hissettiğini sormak hatta bazen birlikte susmak.

İnanın bir insanı mutlu etmek gözünüzde büyüttüğünüz kadar zor değil, hiç zor değil. Ve böylesine sahteleşmiş, başkalaşmış insanların arasında Pollyanna olabilmek asıl azim ve başarı hikayesidir.

Sevgilerimle
Ayça Akın
www.aycaakin.com
www.motivasyonatolyesi.com
www.facebook.com/aycaakinofficial
www.instagram.com/aycakn
www.twitter.com/aycakn

X