Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kelepçe, elleri değil dişleri kenetliyor

SABAHIN 5’i ve sonra kelepçe. Ve sonra bir kelepçe daha, bir daha, seksen kelepçeli insan.

Sabahın 5’i. Yine bir operasyon. Kürtler gözaltına alınıyor, PKK’nın şehir örgütlenmesine yardım iddiasıyla.


24 saat sonra, sabahın 9’u. Diyarbakır Adliyesi önü. Gözaltına alınanlar elleri kelepçeli.


Neden sabahın 5’i? Emniyette boşu boşuna geçen 24 saat.


Sonra o kelepçeler neden? Adamlar kaçacak mı? Bir yere bomba mı atacak? Birilerini mi bıçaklayacak? Silah mı çekecek?


O kelepçeler, bu manzarayı izleyen ılımlı bir Kürdü bile tepkili hale getiriyor.
Bir Kürt daha, onların deyimiyle, TC’den, yani Türkiye’den uzaklaşıyor.
Kelepçeli sahneyi izleyen, sokakta hiç bir eyleme karışmamış bir Kürt daha, yumruklarını sıkıyor, dişlerini kenetliyor.


Kelepçe, “ben devletim, ben adamı ezerim” gösterisi.


Kelepçe, “ben devletim, ben adamı hizaya getiririm” baskısı.

BİZİM TEZİMİZ DEĞİL


Onların vekilleri daha sonra kürsüye çıkıyor. Mahmur Kampını ziyaret eden, kapatılan DTP milletvekillerinden biri Türkçe ve Kürtçe konuşmasında:

“Tek devlet, tek millet, tek bayrak bizim tezimiz değil. Bu Türkiye’nin tezi.”


Kelepçeler bu aykırı söyleme destek sağlıyor.


Çare kelepçe ise, sopa ise, sürgün ise, yasak ise, işte baş edilemiyor. Bugünlere bunlara geliyoruz. Geldiğimiz günde, Kürt Sorunu beklenenin ötesinde yol alıyor.
Partileri kapatılsa da, gözaltına alınsalar da, gizli bir el sürekli Kürt tezine çalışıyor. Kürt tezi sürekli hamle kazanıyor.


Geldiğimiz günde, Kürtler vekilleri ağzından, “tek devlet, tek millet, tek bayrak” gibi, bir ulusu ulus yapan, bir devleti devlet yapan en temel üç unsuru ret ediyor.


“Anayasanın ilk üç maddesi değişmeli”
dayatması bu reddin somut hali.

HER YERDE EYLEM


Nereye baksan, huzursuzluk.


Ürküyorum, fren balataları gevşemiş, direksiyonu boşalmış, farları kırılmış, ne zaman, nereye çarpacağı belli olmayan bir araba gibi, oradan oraya savrulan bir ülke.  


Tütün işçilerine, itfaiyecilere, memurlara, eczacılara, avukatlara, demir yolları çalışanlarına bir grup daha katılıyor. Astsubay emeklileri aylıklarının azlığından şikayetle Başbakana mektup yazıyor.


Huzursuzluk kervanına
her geçen gün birileri daha ekleniyor.


Kervanın başını Kürt Sorunu çekiyor.


Kelepçe o kervanın simgesi.


Yaşasın! Bana suikast girişimi var

 

TELEVİZYONLARA bakıyorum, hepsi benden söz ediyor. Her saat başı, her haberde, her ara başı, her kara başı, her deniz başında ben varım. Yaşasın ben varım.


Gazetelere bakıyorum, manşetlere beni çekmişler. Hepsi benden söz ediyor, pek çok gazeteci benim peşimde koşuyor, beni yazıyor. Ben ne söylersem, acele manşet. Yaşasın her yerde ben varım.


Doğru mu, eğri mi belli değil, ama olsun, yaşasın bana suikast girişimi var.


Doğru mu? Efendim, sonucun ne olacağını henüz bilmiyorum. Sulandırmayın.


Eğri mi? Efendim, iş yargıya intikal etmiş. Konuşmak doğru değil, beni daha fazla zorlamayın, gözlerime bakın, ne demek istediğimi anlarsınız.


Kim yapmış bunu? Efendim, yapan yapıyor, sonra kaçamak cevaplarla idare etmeye kalkıyor. Sözleri, itirafın ta kendisi. Dolaylı yoldan kabul ediyorlar, sonra “biz yapmadık” diyorlar. Ben bunu yemem. Bana buz gibi suikast girişimi var.

Israr etmeyin, diyorum size, iş yargıya intikal etmiş, başka bir şey sormayın. Yargıya saygılıyız, bana suikast girişimi var mı, yok mu, soruşturma sonucunda ortaya çıkacak, bekleyelim, görelim. Ama, belli ki, var.


Yaşasın bana suikast girişimi var. Aynaya bakıyorum, başka kime olacaktı yani.

X