GeriKelebek Vasiyetim kavuğun içinde saklı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Vasiyetim kavuğun içinde saklı

28 Ocak’ta vizyona girecek ‘Şans Kapıya Kırınca’ filminin çekimleri için Küba’ya giderek hacı olan(!) Ferhan Şensoy, Kelebek’in sorularını yanıtladı. Yeni filmden girip Dümbüllü’nün kavuğundan çıktığımız röportaj sırasında Şensoy, ‘Kavuğu devretmeden ölürüm diye, vasiyetimi kavuğun içine sakladım’ dedi.

Büyük Yalnızlık’ın başarısızlığı galiba sizi sinemadan soğutmuştu. Niçin 14 yıl sonra sinemaya döndünüz?

‘Büyük Yalnızlık’ filminden memnun kalmadığımı yönetmen Yavuz Özkan’a da söylemiştim. Ama Büyük Yalnızlık’ın başarısızlığı sinemaya küstürmedi beni. Sinema benim için tiyatronun yanında hep flört kalmıştır. Oynamak istediğim projeler oluyordu, tiyatronun tarihlerine uymuyordu.

- Peki ‘Şans Kapıyı Kırınca’ için sizi nasıl ikna ettiler? Film Küba’da çekildi. Tatil arası film durumu mu söz konusu yoksa?

Filmin Küba’da çekilmesi, sadece bana değil bütün kadroya ‘Ya bir dakika oynayabilirim bu filmde’ dedirten maddelerdendi. Açıkcası bu film Konya’da çekilseydi oynamazdım. Küba öyle her gün gidilen bir yer değil. Sonra senaryoyu okuyunca hoşuma gitti. Esprisi bana çok yakın, durum komiği çok sağlamdı.

- Nasıl bir Küba ile karşılaştınız?

Küba’ya turist olarak gidenler meydanlarda dilencileri görünce, Türkiye’ye döner dönmez ‘Küba’da sefalet var’ edebiyatı yapar. Küba’da sefalet yok mu? Var ama Küba’da Beyoğlu’ndakinden farklı bir sefalet yok. Küba’da fuhuş var diyorlar ama Beyoğlu’ndaki kadar yok. Bunlar Amerika’nın çıkardığı sloganlar. Zaten Küba ilgili ‘Hacı Komünist’ adlı bir kitap yazdım, yakında piyasaya çıkar. Buradan bir arkadaş Mekke’ye gidince hacı oluyor da, ben Ferhan Şensoy olarak dünyanın son komünist ülkesi Küba’ya gidince niye hacı olmayayım? Kitabın mantığı da buradan hareket ediyor. Küba’da kötü giden şeyler tabii ki var. Ama bunun en büyük sebebi Amerikan ambargosu... Yarın Fidel Castro ölse, Küba’da düzen değişmeyecek. Küba halkı, Amerika’nın burnunun dibinde bağımsız olmaktan ve IMF’ye bir kuruş borçlarının olmamasından gurur duyuyor.

- Fazlasıyla mutlu insanlar galiba...

Kübalılar sabahtan akşama kadar rom içip, şarkı söyleyip, dans ediyor. Öyle uzun hava söyleyecek kadar keyifsiz insanlar değiller. Ülkenin yarısı çalıyor, yarısı dans ediyor.

- Fidel Castro ile tanışmanız son anda iptal olmuş.

Evet son anda iptal oldu. Ama şöyle ilginç bir durum da yaşadık: Çekim yaptığımız yol trafiğe 20 dakikalığına kapandı. Tabii büyük bir konvoy oluştu. Trafik açıldığında bir de baktık Comandante’nin arabası geçiyor. Meğer o da bekliyormuş 20 dakikadır orada. Kitap okurmuş bu durumlarda arabasında. İşte kültür farkı buna denir.

- Dümbüllü’nün kavuğunu sizden sonra kim taşıyacak?

Bu kavuğa sahip olacak kişinin, Türk tiyatrosunu ve bizim gibi geleneksel tiyatrodan sentez yapan çağdaş tiyatroyu geleceğe taşıyacak bir bayraktar olması lazım. İkincisi, halkın bu kişiyi kabul etmesi gerek. Üçüncüsü, bu kişinin tiyatro adamı olması gerek. Eğer tüm bu kriterlere sahip biri yoksa, bu kavuğu vermek zorunda değilim. Müzeye veririm.

- Peki ya kavuğu veremeden ölürseniz?

Ben de vasiyetimi kavuğun içine yazdım. Kavuğu veremeden ölürsem, o sırada Ortaoyuncular’da oynayan bütün oyuncular jüri olmak kaydıyla ya aralarından ya da Türk tiyatrosundan birinin başına takacaklar. Kimseyi bulamazlarsa, kavuk müzeye kaldırılacak.

- Eğer gelecekte tiyatronun formatı değişirse, Cem Yılmaz’a bu kavuk verilir mi?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Kavuklu öyle çabuk, zırt diye çıkan bir şey değil. Stand-up’la falan alakası yok bu işin. Tiyatrocu olunacak. Cem Yılmaz’ın benim de güldüğüm esprileri var ama her şeyine gülmüyorum. Zaten ben herkese çok zor gülen bir insanım. Oraya giden kitle de tabiri caizse uçara kaçara gülüyor. Gülmezlerse stand-up yapan arkadaş gülüyor, izleyiciler de onun gülüşüne gülüyor. Cem Yılmaz komik ama bir tiyatrocu değil. İki saat sahne götürecek bir aktör performansı yok. Ne olursa olsun, ağzıyla kuş tutsa bile, aktör olmayan birinin sahnede iki saat bulunması beni hep rahatsız etmiştir. Bu sadece Cem Yılmaz için geçerli değil, dünyada da bir sürü örnekleri var. Elini cebine sokup, sağdan sola yürüyüp bir şey anlatmak çok moda. Ancak dünyadakiler bunu 20 dakika yapıyor, bizim arkadaşlar ‘Ferhangi Şeyler’i izleyip büyüdükleri için hep iki perde yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini.

- Biraz daha açabilir miyiz?

Bu arkadaşlar Amerika’ya gidip stand-up izleyip çıkmadılar ki... Her gün Küçük Sahne’ye gelip, bizi izlediler. Tayfun Güneyer bunu itiraf ediyor. Kendisi 28 defa ‘Ferhangi Şeyler’i izlemiş. Bu oyunlardan beslenerek ‘Ben de anlatırım’ deyip ortaya çıktılar. Ben de bu arkadaşların tiyatrocu olmadığını söyledim. ‘Evet haklısınız, biz tiyatrocu değiliz’ dediler. Daha sonra bunlara isim arandı ve stand-up’çı denildi. İşin ilginci, stand-up’çı sözcüğü bunlar ortaya çıktıktan çok sonra Türkiye’ye geldi. Stand-up’ın en kralı, batıda 20 dakika... Stand-up yapan beş kişi sırayla sahneye gelir. En komik stand-up’çı ise en son çıkar. Batıda bu böyle, bunun adı da stand-up club... Bu arada röportajın çizgisi ‘Şans Kapıyı Kırınca’dan çıktı, ‘Cem Yılmaz kavuğu alamaz’a dönüştü.

- Dümbüllü’nün geleneği komedi üzerine kurulu. Siz ‘Tiyatronun formatı değişirse’ deyince aklıma Cem Yılmaz geldi. Ne derseniz, onu yazacağım.

Ama ondan sonra bu röportaj okunuyor. Cem Yılmaz, ‘Ben Ferhan Şensoy’u çok seviyorum, zaten onun kitabını okuyorum’ diyor. Ardından Yılmaz Erdoğan birden bire üstüne alınıyor ve cevap veriyor. Bu saçma bir şey. Ben o arkadaşlarla böyle bir polemiğe de girmek istemiyorum. Zaten benim kuşaktan değiller. Türk tiyatrosunu dert edinirler ya da edinmezler, bu onların sorunu...

Küba’da puro tutkusu arttı

Çekim süresince kaldığı Küba’da puro tutkusunun arttığını söyleyen Ferhan Şensoy, ünlü Küba purolarını ‘Sabah kahvaltısında bir yakıyorsun akşam üstü olunca anca yarılıyorsun’ diyerek anlattı. Şensoy, kadınların bacaklarında sarılmasının puroya ayrı bir özellik kattığını düşünmüyor.

Türkçe’yi bozduğum için suçlamışlardı

Oha falan oldum gibi oynamaların Türk diline zarar vereceğini düşünmüyorum. Argodan, küfürden, dille oynamadan kaçmayı tutuculuk olarak kabul ediyorum. Dilimiz bozuluyor diye düşünenler, kullanmasın. Eğer halk kullanıyorsa bu tür dil oyunlarını, o zaman sorun yok demektir. Örneğin benim uydurduğum ‘Anlat anlat heyecanlı oluyor’ lafı birden bire bütün Türkiye’nin ağzında dolaşmaya başladı. Geçenlerde kızlarıma deyimler sözlüğü aldım. Bir de baktık ki, deyimler sözlüğünde ‘Anlat anlat heyecanlı oluyor’ geçiyor. Sanki atalarımız söylemiş gibi... Ben ‘Anlat anlat heyecanlı oluyor’ dediğimde de ‘Dilimizi bozuyor’ diyenler vardı. Ama şimdi bakıyorsunuz, bu söz deyimler sözlüğüne geçmiş. Dilimizi bozarken atalardan biri olduk!

- Sağlık sorunlarınız var galiba, çok zayıfladınız...

Her zamanki gibi... Pankreasımda kronik akut sorunu var. Ciddi bir rejime girdim. Yağ hiç yemiyorum. Ekmek neredeyse yemiyorum. Alkolün dozu çok azaldı. Bütün bunları yaptığın zaman kilo veriyorsun. Zayıflayın, uçak koltuğunda daha rahat ediyorsunuz.

- Mükemmel bir aile tablosu çiziyordunuz ve bu tablonun parçalanması bizi şaşırttı.

Bir şey bitmedi, aile hálá var, görüşüyoruz. Her hafta sonu birlikte yemeğe gidiyoruz. Genelde oyunumun olmadığı pazar günleri birlikte yemeğe çıkıyoruz. Arada kızlarım tiyatroya geliyor, bazen ben onları okuldan alıyorum. Değişen fazla bir şey yok yani. Derya ile sadece karı kocalığı bitirdik, dostluğumuz devam ediyor. Bodrum’daki evimiz duruyor, ailenin düzeni devam ediyor. Biz sadece yatak odalarını ayırdık.

- Peki Derya Hanım oyunlarınızda oynayacak mı?

Derya şu anda tek kişilik bir oyun oynuyor. Onun tercihi bu, isterse burada da oynar. Oynaması gereken bir rol olursa, niçin oynamasın ki? Biz meslek anlamında kopmadık. Dediğim gibi sadece karı kocalığı bitirdik.

- Evin cıvıltısından uzak, yalnız yaşamak nasıl bir duygu?

Çok özlediğim ve aradığım bir şeydi. Ailemi özlediğim zaman görüşüyorum. Ama yalnızlık yazarlıkta çok önemlidir. 48 saat bırakın beni, hiç telefon çalmasın, ciddi bir şeyi bitiririm bu zaman içerisinde.

- Ama bize yansıyan tablo çok güzeldi.

Televizyondan bakınca güzel bir tablo çıkıyor ortaya. Ama o camekanda Akbank filmi var, sen yaşamıyorsun ki o hayatı! Bizim de yaşadığımız özel şeyler var. Bir yerden sonra ‘Sana ne’ diyeceğim sorular var!

Kavuk geleneği nasıl başladı

Geleneksel Türk Ortaoyunu’nda meddahların simgesi olan kavuk, meddahlar tarafından belli bir süre taşındıktan sonra, emekliliklerine yakın, bu sanatı layığıyla yapacak kişiye devredilir. Kel Hasan Efendi’den İsmail Dümbüllü’ye, ondan Münir Özkul’a ve son olarak Ferhan Şensoy’a geçen kavuğu taşıyan meddah, ortaoyunun en üst kademesinden bulunan sanatçıdır. Ortaoyunda ‘Kavuklu’ karakteri ise gölge oyunundaki Karagöz’e tekabül eder ve dobra konuşan, halkın düşüncelerini en yalın haliyle yansıtan bir karakterdir.

Çoçuklar da ayrılığı olgunlukla karşıladı

Tabii Derya Hanım yok artık. Ama daha önceleri uzun süre bekar yaşadım, antrenmanlıyım yani. Yemek de yapardım. Uzun evlilik hayatı içerisinde unuttuğum bazı özellikleri yeniden hatırlamaya çalışıyorum. Geçenlerde Fransız arkadaşlarım beni ziyarete geldi. Onlar gelmeden kendi kendime şöyle dedim: ‘Derya olsa ne yapardı?’ Hemen onun yaptıkları geldi aklıma.

- Ayrılmanıza çocuklarınız ne dedi?

Bir şey demediler. Üçüyle de oturup her şeyi konuştuk. Beni biliyorlar zaten. Bu kararı onlar da olgunlukla karşıladı. Çok önemsemediler yani.

- Ayrılıktan dolayı sizde pişmanlık var mı?

Böyle düşünüp taşınıp ayrıldığımıza göre, ortak karar aldığımız anlaşılıyor değil mi? Bu yüzden pişmanlık hiç yaşamadım. Sevmem zaten pişmanlık yaşamayı.
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle