GeriKelebek Umutsuz değil huzursuzum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Umutsuz değil huzursuzum

Umutsuz değil huzursuzum
refid:18759348-spot ilişkili resim dosyası

Susanna Tamaro, ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ ve ‘Anima Mundi’ gibi pek çok klasiğe imza attı. Şimdi yeni kitabı ‘Sonsuza Kadar’la Türk okucusuyla buluşuyor. Sağlık durumu hakkında spekülasyonlar bulunan Tamaro durumunu “fiziksel olarak kırılganım ve kendimi oldukça yorgun hissediyorum” diyerek anlatıyor.

*  18 yaşınızdayken deprem yaşamışsınız. Bu hayatınızı nasıl etkiledi?
- 1976’da Friuli’de olan depremi bizzat yaşadım. Bir gecede oturduğum ev, bütün eşyam ve arkadaşlarım yok oldu. Korkunçtu, insan hiçbir zaman bir felakete hazır değildir ve o gece her şeyin ne denli kırılgan olduğunun bilincine vardım.
*  25 yaş civarında da sağlık sorunlarınız başladı. Neydi rahatsızlığınız?
- Çok ağır bir hastalık teşhisi kondu ama sonra neyse ki iyileşebildim. Bunun dışında başka pek çok sorun üst üste binerek beni müthiş kırılganlığa sürükledi. Hastalığı biraz yazıyla atlattım. Ama fiziksel olarak hâlâ kırılganım ve kolay yorulurum. Gözlerden uzak ve sakin bir yaşam sürme nedenim de ciddi biçimde enerji yoksunluğu çekmem.
*  Kitaplarınızı yazma sürecinizi neler belirliyor?
- Yaratmak için yalnızlığa ve doğaya gömülmüş biçimde yaşamaya gereksinme duyuyorum. 22 senedir kır hayatı yaşıyorum ve bunun sanatımı ciddi biçimde belirlediğini düşünüyorum.
*  Kitaplarınız çok hüzünlü ve yitiklik duygusuna sahip. Bunun özel bir nedeni var mı?
- Bir sınır şehrinde, hiçbir güven telkin etmeyen topraklarda ve daha da önemlisi yıkılmış bir ailenin çocuğu olarak geçen çocukluğum...
*  Biraz kederli bir kadınsınız sanırım...
- Huzursuzum diyebilirim. Aslında neşeli bir kişiliğim var ve gerçek hayatta mutluyum.
*  Ama çok kişi sizin umutsuz olduğunuzu düşünüyor...
- Hayatı çok seven bir insanım. Her sabah şarkı söyleyerek uyanırım, çevremde yaşayanlarla ilişkilerim son derece iyi; meraklı ve tutkulu bir insanım.
YÜREĞİNİZİN DERİNLİĞİNE YÖNELİN
*  Son kitabınız ‘Sonsuza Kadar’da Matteo ve Nora arasındaki aşk nasıl doğuyor?
- Bütün aşklar gibi, sıradan bir karşılaşma sonucu. Karşılaşmanın gizemi daima ilgimi çekmiştir. Bir anda onu görürsün ve sonra onsuz yapamazsın.
*  Yeni kitabınızla vermek istediğiniz mesaj nedir?
- İnsan yüreğinin derinliğine yönelmeli. Ancak bu bilinç sayesinde günümüz dünyasının, insanın gizemli gerçekliği konusunda yaratmaya çalıştığı yıkıma karşı yaşayabiliriz.
*  Kitaplarınızda aşkı anlatıyorsunuz? Şimdiye dek siz gerçek aşkı tattınız mı?
- Elbette... Gençken âşık da olmuştum. Bu nedenle âşık olma konusunu bu kadar kesin yazabiliyorum. Elbette evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı da düşündüm ama zaman içinde bunun bana uygun bir hayat olmayacağını anladım. Yazının gereksinim duyduğu konsantrasyon benim için mutlak olan. Kişiliğim ve doğam bir kocaya ve iki çocuğa izin vermedi.
*  Günümüz aşklarını nasıl buluyorsunuz?
- Günümüz toplumunda aşk çoğunlukla cinsellikle sınırlandırılıyor. Bu son derece ciddi bir yoksunluk yaratıyor. Ayrıca insanın kendine âşık olduğu bir zamanda yaşıyoruz. İnsanın bir başkasına âşık olması çok zor çünkü içselliğimizde bir başkasına yer yok.

KENDİMİ BOŞLUKTA HİSSEDİYORUM

Büyük bir kopuş dönemindeyim. ‘Sonsuza Kadar’ kitabı benim için çok önemliydi; asla yazamayacağımı sandığım kitabı yazmak beni çok heyecanlandırdı. Şimdi kendimi biraz boşlukta hissediyorum; bir başka düşüncenin belirmesini bekliyorum. Bir film yönetmeyi isterdim ama şu anda ortam zor ve kendimi oldukça yorgun hissediyorum.

GÜLLÜ LOKUMLARI HATIRLIYORUM

Sadece İstanbul’u gördüm, bir kaç kez geldim ama hep iş içindi. Türkiye dedemin yolculukları yüzünden de hep hayatımda var olmuştu. Onun Boğaz’ı anlatışını, eve getirdiği lokumları hatırlıyorum. Anneannem çok iştahlıydı; koltuğunda oturup romanlarını okurken birbiri ardına lokumları, hele hele güllü olanları yerdi. Biz bu lokumları hiç sevmezdik.

BABAMIN HİÇ SABİT İŞİ OLMADI

Slovenia sınırına birkaç kilometre uzaklıktaki Trieste’de doğdum. O dönemde Trieste Yugoslavya sınırında bulunuyordu. Yani, batı dünyasını büyük komünist düzenden ayıran son çizgideydi. Ailemin İstanbul’la her zaman ticari ilişkisi vardı. Anne tarafım aslen Yahudi; büyük büyükbabam gemilerin su içindeki kısımlarının yosunlanmasını engelleyen özel bir vernik yapmıştı. Ama ben doğduğumda servet sona ermişti, fabrika İkinci Dünya Savaşı bombaları altında yıkılmış ve aile yoksulluğa düşmüştü. Baba tarafımsa, Istria kıyılarından geliyordu. Büyükbabam harika bir balta ustasıydı. Annem ve babam doğumumdan hemen sonra ayrıldılar. Babam hukuk eğitimi almıştı ama hiçbir zaman sabit bir işi olmadı. Ancak 40 yaşından sonra bir gazetede düzeltmen olarak iş buldu. Annem grafikerdi. Babamın bir iş bulamamasına karşın ekonomik durumumuz fena değildi.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle