GeriKelebek Ülkemiz büyük bir hapishane
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ülkemiz büyük bir hapishane

Ülkemiz büyük bir hapishane
refid:23245923 ilişkili resim dosyası

Geçen kasımda Beyoğlu Belediyesi’nce Muammer Karaca Tiyatrosu’nun kapısına konmuştu. Bugünse büyük dedesinden kalma tarihi bir hanı açık hava sahnesine çeviriyor. 16 Mayıs’ta ‘Yaşamaya Dair’ adlı yeni oyunla ilk izleyicisini ağırlayacak Ali Paşa Han’da Genco Erkal’la buluştuk. Gözlerinde bir çocuk heyecanı; süreci, yeni sahne, yeni oyun ve Türkiye’nin bugününü konuştuk.

Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
- Çok kötü... Çünkü Aysa Organizasyon ve Prodüksiyon Tiyatrosu’nun kurucularından, canım ciğerim arkadaşım Alaittin Eraslan’ın vefat haberini aldım. Tiyatroyu o kadar seven, pırıl pırıl bir insan ki... İsyan ediyor insan! İzmir Belediyesi’ni yok etmek için yapılan operasyonla pat diye içeri alındı. Böbrek hastası, çok sıkı perhiz yapması gerekirken içeride yapamadı. Bir sene boş yere yattı. O sırada yanlış teşhis koydular, mide kanseri dediler. Hastanede yanlış ameliyat yapıldı, kanser olmadığı çıktı ortaya. Yanlış teknikle ameliyat yapıldığı için beş kere daha ameliyat yapıldı, sonunda kaybettik. Bu, iktidarın işlediği bir cinayettir. Kimse bilmeyecek bunu. Onun kaybı benim çok canımı yaktı. İşte bir türlü sevinemiyorum. İnşallah 16’sında bu sahneyi dolu olarak görürüz, oyun çok beğenilir de o zaman bir ‘oh’ diyebilirim.

Muammer Karaca Tiyatrosu statik eksiklikler sebebiyle kapatıldığında siz de Beyoğlu Belediyesi’nce kapı dışarı kondunuz. Binanın statik durumuyla ilgili rapordan haber var mı?
- Yok, daha hâlâ öyle bir rapor yok. Orası bütün AK Parti işleri gibi oldu. Yani asıl niyet gizleniyor, hep başka gerekçeler var. 1 Mayıs hikâyesi gibi. Çukura düşersiniz, güvenlik falan dediler. Hiç değil! Orada 1 Mayıs yapılmasını istemiyorlardı. Halkın güvenliğini düşünseydin insanlara gaz bombası atar mıydın? İşte Muammer Karaca’da da öyle oldu. Güya statik bakımından birtakım eksiklikleri varmış da bu haliyle uygun değilmiş. Hâlâ raporu bekliyoruz deyip gizliyorlar. Yerine ya bir alışveriş merkezi ya da beş yıldızlı otel yapacaklar.

İnsanlarımızda artık teşhisi konmuş bir unutma hastalığı var. ‘Emek Sineması yıkılmasın’ deniyor ama Saray Sineması gibi çoktan yok edilen

/images/100/0x0/55eafff6f018fbb8f8a4732b
tarihi salon ve sahneler hafızalardan silindi gitti bile. Sizce Muammer Karaca Tiyatrosu’nun ‘bir zamanlar’ var olduğu ne zaman unutulur?
- Bence unutuldu bile. Orada canı yanan bir tek biziz. Biz unutmadık belki ama şu anda sorun Muammer Karaca Tiyatrosu hakkında fikre çok az insan sahip. Saray’dan bahsedilmediği gibi Muammer Karaca’dan da bahsedilmiyor. En azından tiyatro çevresinden ses gelir diye bekledim. Hiç... Hiçbir ses yok! O kadar kararlılar ki uyutuyorlar insanları. İnsanımızda fikri takip yok. Yani bir şeye sonuna kadar sahip çıkmak yok. Onlar çok iyi tanıyorlar insanımızı ve unutuyorlar.

Peki bu olaylar sizi nasıl etkiledi?
- Kendi adıma başka işler yaparak, başka yerlerde daha çok çalışarak aştım. Zaten muhalif bir sanatçı olarak bu kadar sene orada nasıl barındırıldığıma da şaşıyorum. Baktılar toplumdan da tepki gelmiyor. Kendi kendime “Siz beni attınız ama yok edemezsiniz, ben de oyunlarımı her gün başka yerde oynarım” dedim. O günden beri tüm Türkiye’yi dolaştığımız gibi, İstanbul içinde de her gece başka oyun oynadık. Kendi kendime saygı duyabilmem için bunu yapabildiğimi herkesten evvel kendime kanıtlamam lazımdı. Şimdi yeni bir macera başlıyor. Açık havada tiyatro. Bu sahnenin geleceği de buraya gösterilecek olan ilgiye bağlı. Burası tiyatroların olmadığı bir semt, Eminönü. Çok büyülü bir atmosfer. Benim gene de insanımızın sağduyusuna güvenim var.

Bugün iktidarla sürtüşen sanatçılara toplumun bir kesimi sahip çıkıyor. Fazıl Say’ın son dönem konserlerine gösterilen ilgi gibi. Siz böylesi bir sahip çıkılmayı bekliyor musunuz?
- Öyle olmasını dilerim. Ama bazen belli olmuyor. Çünkü zaman da önemli. Şimdi artık sezon bitti. İstanbul’da işi gücü olanlar yaz gecelerinde böyle güzel bir atmosferde tiyatro izlemek ister diye düşünüyorum. Deneyeceğiz... Kendimi hep en kötüsüne hazırlıklı tutar ve ona göre olanlar içime işlemeyecek şekilde bir zırh kuşanırım. En kötü ne olabilir? Burada oynamamıza izin vermezler ya da oyunumuza kimse gelmez...

Şu an restorasyon işleri süren bu müthiş mekânı nasıl buldunuz?
- Burası 18. yüzyıldan kalma, 1712 yapılışı. Sadrazam Çorlulu Ali Paşa’nın yaptırdığı bir han. Sonradan bu sadrazamın boynu vuruluyor ve zannediyorum borçlarına karşılık satılmak zorunda kalınıyor. Birileri alıyor, han oda oda satılıyor. Büyük dedemiz hisselerin yüzde 70’inin sahibi. Babamız öldükten sonra kardeşim ve ben sahip olduk. Eskiden burası el sanatlarının yapıldığı, tıklım tıklım dolu bir handı. Yıllardır düşünüyordum bunu yapmayı.

Neden şimdi?
- Bir türlü cesaret edemiyordum. Muammer Karaca Tiyatrosu’ndan ayrılmanın da böyle hayırlı bir sonucu oldu. Eğer burayı tutar ve yazları açık, kışları kapalı halde kullanma iznini alabilirsek devamlı bir tiyatroya dönüştürebiliriz. Diğer bütün odalarda da kültür sanatla ilgili ortam yaratabiliriz. Yazarlara veya ressamlara, yurtdışından kısa dönem için çalışmaya gelecek plastik sanatçılara atölye olarak verebilir; kurslar, dersler, küçük çaplı konserler düzenleyebiliriz. Belki turistler için geleneksel tiyatromuzla ilgili veya sema gösterileri yapılabilir.

Yüzünüzde bir çocuk tebessümü...

/images/100/0x0/55eafff6f018fbb8f8a4732d

- Evet! Ama tiyatrocular hep çocuktur zaten, kaç yaşına gelirse gelsin.

Yeni oyunun adı ‘Yaşamaya Dair-Bursa Cezaevinden Mektuplar’. Akla hemen ‘tutuklu muhalifler’ geliyor...
- Ülkemiz büyük bir hapishaneye dönüştü. Bu oyunu en başta hapisteki gazeteciler ve yine hapisteki çok değerli birçok insan için yapıyoruz. Hapishanelerimiz her zaman muhaliflerin susturulduğu yer olmuştur. Hapishaneden geçmemiş büyük sanatçımız yoktur diyebiliriz. Bugün de pek çok kişi aynı deneyimden geçiyor. Oyun, Nâzım’ın Bursa Cezaevi’ndeki anılarını anlatıyor. Sürgün yılları ve ölümüne kadar uzanıyor. Bu oyunu Nâzım’ın ölümünün 50’nci yıldönümü sebebiyle bu mevsimde koydum. Doğumunun da 111. yıldönümü. Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Cem Karaca, Nadir Göktürk ve Timur Selçuk’un şarkıları eşlik ediyor. Ben herkes, içinden şarkılara eşlik etsin, açık havada şiir ve müzik şöleni gibi olsun istiyorum.

Nâzım Hikmet diyor ya hani; “Bizi esir ettiler/ bizi hapse attılar/ beni duvarların içinde/ seni duvarların dışında”. Türkiye toplumu bugün o hapishaneden nasıl kurtulabilir?
- Ah! Onu bir bilsek... Hele biz sanatçılar nasıl biliriz, bilmiyorum. Bizim işimiz güzellikler yaratmak, insanlara moral, yaşama ve mücadele etme gücü verebilmek, onları ayakta tutabilmek. Başka ne yapabilir ki sanatçı? 60’ların sonunda tiyatronun ülkemizde devrimi gerçekleştireceğini sanardık. Yeni başlamıştık işe. Çok sıkı oyunlar oynarsak ülkede devrimi yaparız, herkes de özgür ve çok mutlu olur dedik. Ama yıllar geçtikçe tiyatronun ülkenin düzenini değiştirecek bir gücü olmadığını gördük. Ama hep söylüyoruz. Bu işi değiştirecek olan insanın kendisi. Toplumu oluşturan insanlar ‘hep beraber’ ne isterse o olur. Şu anda toplum bıçakla ortadan kesilmiş gibi ikiye bölündü. İkiye mi, üçe mi, artık o yoruma bağlı. Bir türlü bir araya gelinip de kuvvetli muhalefet ortaya konamıyor.

Devrim olmayacağını nasıl anladınız?
- Galiba 12 Eylül’de. Öyle bir geçti ki üzerimizden, yavaş yavaş “Biz nerelerde uçmuşuz yahu” dedik. Külahımızı önümüze koyduk ve hesaplaşma dönemine girdik. Bir de bir bakıyorsunuz, peşinizden gelen herkes yok olmuş.

Bugünkü üslubunuzu oluşturan en büyük dönüm noktası 12 Eylül mü?
- Öyle diyebiliriz. Çünkü daha evvel çok daha sert ve ajitatif bir tiyatro yapıyorduk. Önceden seyirci oyunun ortasında slogan atmaya başlıyordu, sanki meydanda mitingdeyiz. Sonra rahatlayıp, evlerine gidiyorlardı. Halbuki tiyatro izleyiciyi rahatlatmamalı, ona birikim sağlamalı. İşte o hesaplaşma sonrası daha gerçekçi bakmaya başlıyorsunuz. İnsanları sorgulamaya yöneltmeli, insanlara bir tartışma ortamı oluşturmalı, hazır cevaplar verip “Bu budur” dememeli, onları cevapları bulmaya yöneltecek sorular sormalı... Bu düşünceler hep o zaman şekillendi.

Şiiri sahneye taşımak zordur. Siz çok ve iyi yapıyorsunuz...
- Evet, bu işi galiba Türkiye’de ben başlattım. 1975 yılında Nâzım Hikmet’in şiiriyle. İlk oynadığım Kerem Gibi’ydi. Giderek bu işin inceliklerini, püf noktalarını öğrendim. Tabii sadece Nâzım değil, Brecht, Can Yücel, Aziz Nesin’in şiirleriyle de bu tür oyunlar yaptım. Yani bu işi artık iyi öğrendim diyebilirim. Kendimi geliştirmek için daha da emek gösteriyorum.

Dönüp dolaşıp Nâzım Hikmet’e varıyorsunuz yine. Neden?
- Evet. Artık kardeş gibi olduk. Çok eski bir ilişki bu. Belki söylemek istediklerimi onun kadar güzel söyleyen kimse olmadığı için o dizelerden bir türlü vazgeçemiyor, bıkmıyorum. Onun şiirleri beni uçuruyor yani. Hem içerik hem de müzik olarak. Fazıl Say’la yaptığımız Nâzım Oratoryosu Türkiye’deki klasik müzik alanında satış rekorlarının hepsini kırdı. Onu 5 Haziran’da Nâzım’ın ölüm yıldönümü için İzmir’deki Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneleyeceğiz. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ‘Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni’ adlı CD’li kitapta da Nâzım’ın şiirlerini seslendirdim. O da satış rekorları kırdı. Nâzım’ın bizim topraklarımızda müthiş bir gücü var. Yani adamı boşu boşuna yatırmamışlar 13 yıl. Yok yere sürgüne yollamamışlar. Çünkü iktidar için bayağı tehlikeli. Bu kadar yıl geçtiği halde hâlâ bu topraklarda bu kadar etkili ve en çok satan şair olabiliyorsa müthiş bir gücü var.

Niçin Dostlar Tiyatrosu bünyesinde tek kişilik bando gibi çalışıyorsunuz?
- Bana “Sizinle çok çalışmak isterim” diyenler oluyor. “E hadi gel başlıyoruz” deyince de “Şöyle bir teklif var, televizyonda da şu işim var” falan diyorlar. Oyuncu bulmak çok zor iş. Öbür oyunlarda birlikte oynadığım arkadaşlarımın da televizyonda işleri oluyordu. Prova yapmak, oyun oynamak, turneye gitmek çok zor oluyor. Yani cambazlık bizim işimiz, ne yapalım. Benim ne reklam ne de dizi işim var. Kendimi bütünüyle tiyatroya verebiliyorum. İstediğim yerde gidip oynayıp geliyorum. Tabii ki ben de çok istiyorum sağlam, büyük kadrolu oyunlar oynamak. Kafamda öyle projeler var. Ama zor işte, bakalım.

Kendi yağımda kavrulmayı öğrendim

Biz kendi yağımızda kavrulmasını öğrenmişiz. Çok zor zamanlar geçirdik. Oyunlarımız yasaklandı, kaldırıldı, linç edilme tehlikesi geçirdik, bir sürü şeyler... Politik tiyatro yapmanın bir parçası tabii bunlar. Bunları yaşaya yaşaya öğrendik bazı şeyleri. Azla yetinmeyi öğrendik mesela, başka kimseden bir şey beklememeyi. Bunları yaşadığımız dönemlerde daha kalabalıktık. Şimdi bakın ben Muammer Karaca’dan atılsam bile bir şekilde ayakta durabiliyorum. Burayı herhangi bir sponsora yalvarıp yakarmadan kendi birikimimle bir şekilde yeniden yaratabiliyorum. Ama büyük uçmuyorum hiçbir zaman. Kendi olanaklarımla ne kadarını yapabilirsem, o kadarını yapıyorum.

Bizim insanımız yurttaştan çok ‘kul’

Bizim insanımızda, geniş kitleden söz ediyorum, bir boyun eğmişlik, bir tevekkül var. Kul olmakla yurttaş olmak arasında gidip geliyor ama daha çok kul olmaya yakın. İşte bu Osmanlı’dan gelen dinsel ağırlıklı bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor. İnsanlar çok kolayca avlanabiliyor. Mesela bir bahşiş, bir şey veriyorsunuz, ağzına çaldığınız bu bir parmak balla size kul köle oluyor. Yurttaş olamıyor bir türlü. Ben ne istersem o olur, diyemiyor. Hani Nâzım Hikmet’in “Akrep gibisin kardeşim” diye bir şiiri var. “Kabahat senin -demeye de dilim varmıyor ama- kabahatin çoğu senin, canım kardeşim” diyor...

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle