GeriKelebek Türk tiyatrosunun yeni kuşak yazarları
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türk tiyatrosunun yeni kuşak yazarları

Türk tiyatrosunun yeni kuşak yazarları
refid:22104813 ilişkili resim dosyası

Hâlâ “Yerli oyun yazarımız yok” diyenlerdenseniz, henüz onlarla tanışmamışsınız demektir. Onlar alternatif tiyatro mekanlarında izlediğimiz birçok yerli oyunun yazarı. Kimi yazarlığın yanı sıra yönetmenlik ve oyunculuk da yapıyorlar. Birlikte üretiyor, giderek çoğalıyorlar.

Ayşe Bayramoğlu
Kusursuzluk değil, kendi sesimin peşindeyim
İşletme okudum. Yetmedi, bir yıl bankada çalıştım. Baktım olacak gibi değil, işi gücü bıraktım. Tiyatro eğitimi için öğrenciliğe döndüm. Kadir Has Üniversitesi’nde film ve drama alanında Dramatik Yazarlık Yüksek Lisansı yaptım. Kimse benden “Çok hoş sohbettir” diye bahsetmez. Ama herkes yazdığımı bilir. Okuduklarından değil, hep yazarken gördüklerinden... Oyun yazarı olmamı Çetin Sarıkartal, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın güvenine borçluyum. Kucağıma bir konu bıraktılar, ‘Hakiki Gala’ oldu. Sonra arkası geldi. Tiyatrotem’le ‘Beraber ve Solo Şarkılar’, AYSA Prodüksiyon Tiyatrosu’yla ‘Düğün’, bugünlerde de Ray Performans Kolektifi için ‘Pencere’... Ocak ayında Ankara’daki Genç Oyuncular Sahnesi’nde ‘Beyaz Yalanlar’ ve Kumbaracı50’de ‘Tık... Tıkıdı... Tıkılap...’ oyunu sahnelenecek. Neden yazdığımı bilmiyorum. Muhtemelen bilmediğim için... Yazarak öğrenebileceğime dair inancımdan. Her şey hakkında yazabilirim, yeter ki o ‘şey’le karşılaştığımda bana bir ‘şey’ olsun. Kusursuzluk değil, kendi sesimin peşindeyim. Onu bulmanın, yoğurmanın, bozmanın ve tekrar yaratmanın...

Mirza Metin
Nerde bende mizah yazma cesareti...

Tiyatro eğitimimi 1994’te Mezopotamya Kültür Merkezi’nde aldım. O zamandan beri sahnedeyim. Yazmaya 2001’de şiir ve öykü denemeleriyle başladım. Yazmak, oynamak ve yönetmekle ilgili akademik eğitim almadım. Öykü yazmayı hayal etmiştim ama biraz mecburiyetten tiyatro metinleri yazdım. Destar Tiyatro olarak, çeviri metinler yerine Kürtçe yazılmış metinler oynamayı istedik. Ama böyle metin yoktu. Böylece ilk oyunumu 2006’da yazdım. Hiç oynanmadı. Ardından Destar’ın kuruluşuyla ‘Qeşmerén Apoletî (Apoletli Soytarılar)’ adlı kısa oyunu yazdım. ‘Reşé Şevé (Karabasan)’ oyununu Berfin Zenderlioğlu’yla beraber yazdık. Sonra da ‘Cerb (Deney)’, ‘Bûka Lekî (Plastik Gelin)’ ve ‘Dîsko 5 No’lu’yu... Şimdilerde ‘Gor (Mezar)’ oyunuyla meşgulüm. Sırada Altıdan Sonra Tiyatro’nun projesi ‘Altı Üstü Oyun’ için yazacağım tek kişilik oyun var. Kendime neden yazıyorum diye sorduğumda şuraya varıyorum; hafızam çok kötü. Okuyup yazınca hatırlıyorum. Bir mecburiyetle başladığım oyun yazma sürecim hafıza problemimi gideriyor. Yazmaya başlayınca acılara gidiyor kalemim. Mizah yazabilmeyi o kadar isterdim ki... Ama bedenimin malzemesi bu, ne yapabilirim? Biraz cesur olabilsem, mizahla acının canına okuyabilirdim. Ama nerede bende o cesaret?

Ufuk Tan Altunkaya
Yerli olanı evrenselleştirmeliyiz

Tiyatro Artı’nın oyunları için metin yazıyorum. Türkiye’de farkındalık yaratılması, üstüne söz söylenmesi gereken konulara eğiliyoruz. Kolektif üretim önemli. Bu çerçevede oyunların yaratım süreci, ekiple daha rahat başarılıyor. Bu sezon yazdığım, aynı zamanda da yönettiğim ‘Bizde Yok’ sahneleniyor. O oyunda da ekip olarak derdimiz, gözaltı kayıplarını hatırlatmak ve Cumartesi Anneleri sürecine tanıklık etmek. Yapılan kurgu sonucunda oyunu kağıda dökmüş ve kendi sözümü eklemiş oldum. Onun dışında geçen sezonlar yazdığım ‘Takip’, ‘Kök’, ‘Katletme Üzerine Bir Oyun Denemesi’, ‘1973-Bir Harem Ağasının Hikâyesi’ ve ‘Çok Hücreli Bölünen’ var. Yerli yazarların yerli olandan hareket etmesi gerek. Bizden olan ve söylenmesi gereken o kadar çok söz var ki... Yerli oyun yazarları olarak evrensellikten kopmadan, buranın sözlerini dile getirmemiz gerek.


Cihan Sağlam
Tiyatroda gençleri görmezden gelme hali var

1985, İstanbul doğumluyum. Beykent Üniversitesi Tiyatro Bölümü ilk sınıftayken, kötü bir oyuncu olduğumu düşünüp yazarlık ve yönetmenliğe kafa patlattım. Sonra asıl yapmak istediğimin sinema olduğunu fark ettim. İlk yazdığım ‘Baks Bani’ isimli filmi çekip Cannes Film Festivali’ne gönderdik. Feature Film kataloğuna girmeye hak kazandı. Bu sene festivalin Türkiye standındaydı ve 38 ülkedeki festivallerden davet aldı. Film sürecinde Öykü Başar benimle bir hayalini paylaştı. Down sendromlu bir insanla profesyonel bir tiyatrocu aynı oyunda başrolde olabilir mi sorusundan yola çıkarak ilk oyun metnimi yazdım. Talimhane ve İkincikat’ta sahnelenen ‘Neverland’ patlama yaptı. Bu arada okuldan mezun olmuştum. ‘In yer face’ hareketi Türk tiyatrosunda önemli bir ifade şekli olmaya başlamıştı. Pınar Göktaş’la kafa kafaya verip ‘The Club’ projesini başlattık. Tarihi bir daireyi blackbox sahneye çevirdik. Olumlu eleştiriler cesaretlendirdi. Karşımıza çıkan 150 yıllık bir şarap mahzenini ‘The Club Mahzen’ ismiyle yepyeni bir sahneye dönüştürdük. Üç senede yazdığım oyun, 12 olmuş. Halen Beykent Üniversitesi’nde Sinema Tv alanında yüksek lisans yapıyorum. Son dönemde genç arkadaşların oyun yazmaya yöneldiği bir gerçek. Ama genellikle görünmez bir duvarla karşılaşıyorlar. Onu geçebilenler adını duyduklarımız... Yazdığınız bir şeyi insanların kabul etmesi, sindirmesi ve arkasında durması önemli. Fakat tiyatroda gençlere bir görmezden gelme hali var. Oysa tiyatro her gün gelişir, değişir. Genç arkadaşların daha fazla aktif olmaları gerek.

Berfîn Zenderlioğlu
Dertlerimizi tartışmaya açmak vicdanımı rahatlatıyor

Tiyatro eğitimi aldım ama akademik düzeyde olmadı, yani alaylıyım. Grup içindeki tiyatro çalışmaları, laboratuvar gibi oldu. İşin çok başındayım. Hayal ettiğim birçok meseleyi, dertleri(mi) yazıp sahneye taşıyamadım ama bunun hayalini kuruyorum. Hayatımda her zaman yazı oldu, ergenliğimde birçok kişinin yaptığı gibi şiir yazmaya kalkıştım. Sonrasında aralıklarla öyküler yazdım ve sekiz yıl önce tiyatroyla tanışınca oyunculuk hayatımın merkezine oturdu. Bu arada yazının bende uyandırdığı hissiyat da farklılaştı. İlk etapta deşarj olduğum ve bir bakıma içimde kapalı bir mabet gibi yaşadığım yazı, son üç yıla farklı bir hal aldı. Toplumsal sorunlar, meseleler daha önemli. Dertleri işlemek, onları görünür kılıp tartıştırmak beni vicdanen de rahatlatıyor. İlk yazdığım oyun Mîrza Metin’le kaleme aldığımız ‘Reşê Şevê (Karabasan)’, sonrakiyse bu sezon sahneye konan ‘Antîgone2012’ oldu. Şimdiki hayalimse, yüreğime damgasını vuran kadınları sahnede buluşturmak. Şunu da çaktırmadan söyleyeyim, şu ana kadar karşılaştığım tiyatro metinlerini okumayı sevmiyorum. Çok mekanik geliyor. Bende bu görüşü sarsan, Wolfgang Borchert’in ‘Kapıların Dışında’ metni ve J.P.Sartre’ın tiyatro oyunları oldu. Çünkü içinde duygu barındıran, ruhu olan değerli metinler.


Ebru Nihan Celkan
En büyük engelimiz oyunları tabana yayamamak

1979’da Adana’da doğdum. Üniversiteden mezun olduğumdan beri oyun yazıyorum. Daha öncesinde öykü, şiir ve deneme gibi farklı metinler yazardım. Dünyayı anlamak ve insana, insan olmaya daha yakın durmak için... 2010’da ‘17.31’, 2011’de ‘Tilt’ ve 2012’de ‘Tetikçi’ oyunlarım sahnelendi. Bu sene de ‘Nerde Kalmıştık?’ var. Aralıkta yeni oyunum ‘Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi’ Kumbaracı50 prodüksiyonuyla sahnelenecek. Bir de Devlet Tiyatroları repertuvarında henüz sahnelenmemiş ‘Kabuklu Süprizli Hayvanlar’ var. En mühim engel, oyunları tabana yayamamamız. Belli çevreler tarafından takip edilen işler yarattığımız ve yine belli çevrelerde tiyatroya bir dinamizm kazandırdığımız doğru. Ama almamız gereken yol daha farklı ortamlarda daha fazla insana ulaşmaktan geçiyor. Bu eşiği aşamazsak üretkenliğimize dair endişe etmemiz gerek. İnsanlığımızı zedeleyen konularda yazarım. Değiştirmek istediğim durumlar kaynak konularım. Tiyatro dönüştüren, birbirimizi ve farklılıklarımızı anlamamızı sağlayan bir iletişim kanalı. Sanat dünyayı değiştirir mi?... Bilmiyorum. Ama elimden geleni ardıma koymayacağım.

Özer Arslan
Ya elitist zihniyet ya üretim özgüveni

Yazma serüvenim lise öncesine dayanıyor. Diyalog yazma hevesi olsa da asıl dramatik yazarlık süreci üniversite tiyatrosuyla başladı. Üniversiteyi bırakıp konservatuvara başladığımda da devam ettim yazmaya. Sınavlarda yazdığım kısa oyunlarla sahneye çıkmışlığım var. Kızılıyor ama söylemek zorundayım... Dolmuş şoförü İsmail’in ne dediği Hamlet’in ne dediğinden daha çok ilgimi çekiyor. Yerel olmayan, evrensel olamaz. Ne mutlu ki artık kendi hikâyemizi anlatıyoruz. Teknik sorunlarla karşılaştığım gerçek. Bir yazar olarak değil; yazar olmaya çalışan biri olarak görüyorum kendimi bu yüzden. Bugün; eleştirmenler, akademisyenler, sanat otoriteleri koşulsuz destekle mükellefler. Eksikleri konuşmaktan bahsetmiyorum ama ‘Herkes Yazar Olmalı Mı’ya varan başlıklarla oyun eleştirileri yapılıyor. Bu elitist zihniyet ödül verirse, yahut okullarda öğrenci yetiştirirse nesillerin üretim özgüveni nasıl oluşur? Her şeye rağmen içinde bulunduğumuz Alternatif Tiyatro Mekânları birlikteliğini önemsiyorum. Çünkü hepimiz; birlikte üretmeye, öğrenmeye açız ve açığız. Bu bağımsız kuşağın ülkemiz tiyatrosunda yeni bir arter olduğu ve olacağı kanısındayım.   

Cem Uslu
İnsan mücadele için elinden geleni yapmalı

1983 İstanbul doğumluyum. Uluslararası ilişkilerden sonra tiyatro lisansımı tamamladım. İlk oyunum ‘Salgın’ı 2003’te yazıp Uludağ Üniversitesi Oyuncuları’nda sahnelemiştim. 2007’de yazdığım ‘Öğüt’ 2009-2010 sezonunda Sivas Devlet Tiyatrosu’nca sahneye kondu. Son oyunum ‘Parti’yiyse bu yıl yazdım ve EKİP Tiyatrosu olarak 18’inci İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyerini yaptık. Hala SahneHâl’de oynamayı sürdürüyoruz. Yazma eyleminin kendisi bana büyük haz veriyor. Yazarkenki an, o boğuşma, o vazgeçişler ve tercihler, uykusuzluklar, yani o edebi yaratım süreci müthiş. Ayrıca yazmak, bir mücadele aracı. Elimden gelen bir şey. Ve insan mücadelede elinden ne geliyorsa yapmalı. Bu onu ayakta tutar ve ayakta kalmak başlı başına meydan okuyucu bir eylem. Beni rahatsız eden, hakkında konuşmak istediğim ne varsa metinlerimin konusu olacak. Bugün ilgimi çeken konular günbegün artan ahlaki deformasyon; kazanana, güce ve iktidara tapınırken kaybedeni, güçsüz olanı, muhalefette olanı görmezden gelme veya küçük görme; ‘öteki’ne karşı bitmek tükenmek bilmeyen kin ve gerçekte ‘öteki’den duyulan korku...

Turgay Doğan
Saygı duymamayı öğrenmek gerek

Almanya’nın Ruhr bölgesinde doğup büyüdüm. Fizik okudum, araya tiyatro girdi. Tony Glaser’la çalıştım. ‘Die Rote Couch (Kırmızı Kanepe)’ ilk yazdığım oyun. Türkçe yazmaya ‘AYİN’le başladım. İstanbul’a gelince ‘04:34’ü yazdım. Gnlev’in üçüncü prodüksiyonu olarak sahnelenecek. Ardından geçen sezon prömiyeri yapılan ‘Yüksek Derece’ ve 6 Aralık’ta sahnelenecek ‘SİTE’yi yazdım. Eskinin yerine geçecek yeni metinlere ihtiyaç var. Türkiye daha yeni yeni bazı şeyleri fark ediyor. Bir değişim, ilerleme başladı. Türkiye’de genel olarak sanatın ‘saygı duymamayı’ öğrenmesi gerek. Çünkü saygı duymamak ‘saygısızlık’ anlamına gelmiyor... Yapay bir dil içinde kayboluyor bazen edebiyat, tiyatro, sanat. Bu yüzden dili bulmak zorundayız. Basit, sade, çirkin, çıplak... En son SİTE’yi yazdım. Çünkü insanların sitelerde yaşama isteği ilginç. Sorular vardı kafamda, yanıt aradım. Temelde de hep böyle galiba. Sorular sormak. Benim için cevaplar bulmaktansa sorular sormak hep daha önemli.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle