GeriKelebek Türk sinema endüstrisi
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türk sinema endüstrisi

Geçen yıl Türkiye’de 204 filme 30 milyona yakın bilet satıldı ve toplam gişe hasılatı 127 milyon doları geçti. 16 Türk filmi, toplam bilet satışının yüzde 38.75’ini gerçekleştirdi ve Türkiye, Fransa ile birlikte Avrupa’da en çok yerel film izleyen ülke oldu. Ancak reklam ve TV dizisi yapımı olmasa, sinemaya bir endüstri gözüyle bakmak hálá çok zor.

O küçük biletin büyük fırtınası

Bu haberde filmler hakkında ‘eli yüzü düzgün’ gibi eleştirmen tanımları ya da oyuncular hakkında ‘son filminde soyundu’ gibi magazin ifadeleri okumayacaksınız. Onları eleştirdiğimiz için değil. Aksine, sinema bir sanat ve bir eğlence olduğu için, her iki bakış açısı da kaçınılmaz.

Ancak sinema aynı zamanda bir sektör. Şu anda Türkiye’nin çeşitli yerlerinde film çekiliyor, senaryolar yazılıyor, teknik ekipler o setten bu sete gidiyor, postprodüksiyon stüdyolarında çalışıyor. Başka birileri festivallerde film alıp satmak için uğraşıyor, birileri çeviri yapıyor, filmleri Türkçe seslendiriyor, stüdyolarda altyazı yazılıyor. Sinema koltuğu üretenler, salonlarda yer gösterenler, beyazperdede gösterilmek üzere reklam anlaşmaları yapanlar, İMKB’de hisse alıp satanlar, hatta bir yerlerde CD yazıcıyla film kopyalayan korsanlar, onlarla mücadele için mahkemelerde davalara giren avukatlar var.

Bütün bu hummalı faaliyete rağmen, Türkiye’de geçen yıl toplam gişe hasılatı yalnızca 127 milyon dolara ulaştı. Buna salonlara verilen reklamlar, DVD, VCD, film müziği albümü satışları, televizyona satılan gösterim hakları gibi daha küçük başka gelirler de eklense, sinema sektörünün tamamı, ortadan hallice bir şirket kadar. Ama orta büyüklükteki bir şirkette bu kadar heyecan, bu kadar kaygı, sevinç yaşanabilir mi? Hangi orta büyüklükte şirket hayatımıza bu kadar değebilir? Biz yine de bırakalım işin o yanını, gelelim ticarete.

Evet, film bir ticari ürün. Üstelik, büyük bir örgütlenme ve yönetim çabası gerektiriyor, çok sayıda insanın katıldığı karmaşık ve pahalı bir süreç sonunda üretiliyor. Bu durumun, bir filmin sanatsal özellikleriyle hiç ilgisi yok. O nedenle ‘Film ticari bir ürün mü sanat eseri mi’ sorusu da anlamsız. Asıl soru şu olabilir: Bir film sadece kár elde etmek için mi yapılıyor, yoksa yaratıcısının içinden gelen, yaparken zaman zaman parayı umursamamasına, uğruna borçlanabilmesine yol açan bir dürtünün sonucu mu?

Farklı derecelerde, her iki durum da sinema sektöründe yaşanıyor. Türkiye’de film üretiminin dayandığı istikrarlı bir finansman yapısı yok. Bir proje geliştirildiğini düşünelim. Yönetmen (çoğu zaman aynı zamanda yapımcı) Eurimages’dan destek fonu alarak, senaryosu ve oyuncuları ortaya çıktıktan sonra gösterim hakkını önceden bir televizyon kanalına satarak, sonra borçlanarak ve gişe hasılatıyla yaptığı borçları ödeyebileceğini hesaplayarak veya umut ederek filmini çekiyor. İşte bu yüzden üretilen film sayısı her zaman gösterilen film sayısından daha fazla. Çünkü birçok film, ham halde duruyor, çekim sonrası masraflarına para yetmeyebiliyor.

Tabii proje, TV dizileri ve reklam filmleri üretimiyle de uğraşan bir şirkete aitse, daha şanslı. Bu şirketlerin hepsinin gönlünde sinema filmi yapma isteği yatıyor ve sinema projelerini yarım bırakmayacak finansmanı sağlayabiliyor. Bunun dışında sinema filmine sektör dışında para yatıracak az sayıda yatırımcı var. Bunun son örneği, turizmci Vural Öger’in ‘Şans Kapıyı Kırınca’ adlı komediye yaptığı yatırım.

EN BÜYÜK GELİR GİŞE HASILATI

Filmin en büyük gelir kaynağı gişe hasılatı. Sadece Türkiye’de değil. Bugün Almanya’da gösterime girmeyen Türk filmi yok gibi. Türklerin yaşadığı Avrupa ülkelerinde Türk filmi pazarlamak için çalışan Maxximum gibi şirketler bile kuruldu. Eğer bir film festivallere katılıp başarı kazanıyorsa, birçok başka ülkeye de satılıyor. Bunun en güzel örneği, Nuri Bilge Ceylan’ın Türkiye’de az bilet satmasına rağmen, yurtdışı satışlarıyla ciddi para kazanan ‘Uzak’ filmi.

Ayrıca DVD ve VCD gelirleri, özgün bir müziğe sahipse bu müziğin albüm ve kaset satışı var. Yeni yeni gelişen bir yöntem, film içine ürün yerleştirme. Bir filmin öyküsünde kullanılan ürünlerin (otomobilden otele aklınıza ne gelirse) üreticileri bunları bedava olarak verebiliyor, bazen üstüne para da ödüyor.

Film yapıldıktan sonra artık yapımcıdan dağıtımcının eline geçiyor ve başka bir süreç başlıyor. Dağıtımcı, bu filmi sinema salonlarına en iyi şekilde yerleştirmeye çalışıyor çünkü kendisi de bilet satışından yüzde 5-15 gibi bir komisyon alacak. Büyük gişe beklentili bir film varsa ortada, salonlar dağıtımcının peşinde koşuyor. Oysa kopyaların da bir sınırı var (bir kopya 1500 dolar civarında). Bir salon açıkta kaldı diyelim. Dağıtımcı ondan bir asgari garanti istiyor ve o salon için kopya yapılıyor. Tam tersine, gişe beklentisi az bir film söz konusuysa, bu sefer dağıtımcı sinema salonuna bastırıyor; bu filmi almazsan öbürünü vermem diyor.

Kısacası, dağıtımcı-sinema salonu ilişkisi, tipik bir distribütör-perakendeci ilişkisinden farksız. Ciddi çekişmeler oluyor. Hatta geçen yıl, bazı sinema salonları en büyük üç dağıtımcıyı (Warner Bros., UIP ve Özen Film) Rekabet Kurulu’na şikayet bile etmiş. Bu soruşturma devam ediyor.

Bütün bu kargaşa, gürültü patırtı bittikten sonra, bir biletten bir film sahibine kalan paranın 1.5-2 dolar arasında değiştiğini söyleyebiliriz. Artık bir filmin gazetelerde yayınlanan bilet satış rakamlarına bakarak, film sahibinin cebine ne kadar para kaldığını hesaplayabilirsiniz...

CANNES’DAKİ PALMİYE, BERLİN’DEKİ AYI GERÇEKTEN ALTIN DEĞERİNDE

Yabancı filmler ya Warner Brothers (Bros.) ve UIP gibi büyük Amerikan şirketlerinin Türkiye’deki temsilcileri aracılığıyla ithal ediliyor ya da bağımsız ithalatçı film şirketleri festivallere giderek seçip alıyor. Cannes ve Berlin festivallerindeki ödüller işin vitrini. Asıl ticaret altın palmiye ve ayıların arkasında dönüyor.

Ödülsüz olduğu için pek tanınmayan çok önemli başka fuarlar da var. Onlar arasında da rekabet yaşanıyor. Örneğin geçen yıl California Santa Monica’daki AFM (American Film Market), Milano’daki MIFED’i yok etmek için aynı tarihte açılmış.

İthalatçılar, beğendikleri yabancı filme, filmin bütçesi ve Türkiye’nin gişe kapasitesiyle belirlenen bir bedel ödüyor. Filmin Türkiye’deki gişe hasılatı bu miktarın üstündeyse, film sahibiyle ithalatçı arasında bölüşülüyor. Daha düşükse... İthalatçı zarar ediyor!

En pahalıya mal olan ve en çok hasılat yapan film G.O.R.A

G.O.R.A. filmi, Hakan Uzan’a ait TürkFilm tarafından, Böcek Yapım’a yaptırıldı. Ancak Uzan Grubu’nun batmasıyla film, Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu’na devredildi. Vizontele filmlerini yapan BKM, filmi satın alarak geri kalan borçlarını ödedi, çekim sonrası işlemlerini tamamladı ve filmi gösterime soktu. Filme yapılan harcamalar, Türk sinema sektöründe bir rekordu. Ama hasılatta da rekor kırılınca bir sorun kalmadı. Ödenen toplam vergiler, salon ve dağıtımcılara düşen pay da büyük bir yekûn oluşturuyor. Üstelik BKM de kár etmiş oldu. İşte BKM yetkililerinin hesaplamasına göre yaklaşık bir bilanço:

FİLMİN SAHİBİ BKM’NİN GİDERLERİ

TMSF’ye ödenen 2 milyon 360 bin dolar

Böcek Yapım’ın prodüksiyon masrafı 2 milyon dolar

Diğer borçlar (dekor, kostüm, ücret gibi) 500 bin dolar

Tanıtım ve reklam: 600 bin dolar

Diğer harcamalar: 1 milyon 800 bin dolar

Film ve laboratuvar 600 bin dolar

Dağıtımcıların (Warner Bros. ve Kenda) payı 700 bin dolar

Hukuk, sigorta, güvenlik masrafları 500 bin dolar

TOPLAM: 7 milyon 260 bin dolar

TOPLAM HASILAT: 18 milyon 115 bin dolar

Toplam KDV 1 milyon 375 bin dolar

Eğlence vergisi 1 milyon 525 bin dolar

(Yüzde 75’i Kültür Bakanlığı’nın, 25’i belediyelerin payı)

Sinema salonlarının payı 8 milyon 995 bin dolar

Film sahibinin (BKM) payı 8 milyon 995 bin dolar


BKM’NİN KÁRI: 1 milyon 735 bin dolar

1970-80’lerde SİNEMAYI PORNO VE KARATE KURTARDI

1970’lerde ekonomik ortam, belediyelerin bilet fiyatlarını dondurması, televizyonun gelişi, döviz bulunmadığı için film ithalatının durması yatırımcıları kaçırdı. Krizin etkilemediği iki tür vardı: Porno ve Hong Kong karate filmleri. Sinema salonları bu sayede ayakta kaldı. Özen Film’in sahibi Mehmet Emin Soyarslan.

BUGÜN TELEVİZYON DİZİLERİ YEŞİLÇAM’IN GERÇEK DEVAMIDIR

Üslup, süratli film çekme, ekip ilişkileri, hatta eski dağıtım ayakları açısından televizyon Yeşilçam geleneğini sürdürüyor. Eskiden mesela Adana ayağı bir iş ısmarlar, yapımcı filmi çeker, o da kendi sinemalarında gösterirdi. Şimdi de televizyoncu, sinemacıya bana üç starlı drama, bir gangster, iki de sitcom getir diye ısmarlayabiliyor. 1950-1980 arası sinema seyircisi için film neyse, bugünkü TV seyircisinin kültürel bakışı, talebi de o. Yapımcı yönetmen Ezel Akay

BAYRAK TÜRK YAPIMCILARDA

Sinemada üç halka var: Yapım, dağıtım, sinema salonu işletme. Dönemsel olarak bu halkalardan biri liderlik taşıyor, rol birinden öbürüne geçiyor. Doksanlı yılların başında yabancı dağıtımcıların temsilcilik açması, yabancı filmlerin hemen Türkiye’ye getirilmesini sağladı. Sonra işletmeciler misyon yüklendi, kaliteli salonlar, mültipleksler yapıldı. Şimdi de Türk film yapımcıları bayrağı devraldı. AFM Sinemaları Genel Müdürü Mehmet Altıoklar

TÜRK FİLMLERİNİN PAYI 2004’TE YÜZDE 39’A ÇIKTI

Geçen yıl toplam 16 Türk filmi gişe hasılatının yüzde 38.75’ini elde etti. Toplam 188 yabancı filmin hasılat payı ise yüzde 61.25 oldu. Türkiye bu oranla, Avrupa’da Fransa ile birlikte kendi filmlerini en çok seyreden ülke. Fakat gösterilen Türk filmi sayısı çok düşük. Üstelik tek başına iki film (Vizontele Tuuba ile G.O.R.A.) toplam hasılatın neredeyse dörtte birini elde etmiş. Böyle olağanüstü bir durumun her yıl yaşanması beklenmiyor. Ancak, son on yılda 1 milyon bilet satışını aşan Türk filmlerinin, aynı performansı gösteren yabancı filmlerden daha fazla olması, seyircide ciddi bir yerel film talebi olduğunu ortaya koyuyor.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle