GeriKelebek Tükürmek de alkışlamak da serbest
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tükürmek de alkışlamak da serbest



Ayşe ARMAN

Önceleri kenarda duran adamdı. Moda editörüydü. Bir gün bir fotoğrafçı çekimi reddedince, mecburen iş ona kaldı. Çektiği fotoğraflar kıyamet kopardı! İki yıldır da onun bombardımanı altındayız. Kimi çekse olay oluyor, ‘‘Ya bu kadın aslında böyle miydi?’’ deniyor. Kendi yaşadığı değişim de fotoğrafları kadar çarpıcı, Nihat Odabaşı içinde inanılmaz tezatlar barındırıyor. Urfa var. Aşiret var. Kan davası var. İstanbul var. Affa itiraz etmek var. Ama aynı zamanda magazin dünyası da var. İçinde hem erkek, hem kadın var. Fotoğraflarını rastgele çekmiyor. Her birinin içinde bir fikir var. Pojelerini anlatırken dinleyen yoruluyor. Over-dose bir adam! En belalı çelişkisi de: Hem kendisini çok seviyor, hem de kendisinden kurtulmak istiyor...

BABAMIN EKİNİYİM

Babam aşiret reisi. Toprak bir önceki nesilden geçmiş. Ben babamın ekini gibi görüyorum kendimi. Hani bazen ekin kötü gelir, çok yağmur yağar ya da böcek dadanır. En büyük korkum bu. Babam bana baktığında çocukları için iyi çiftçilik yaptığını hissetsin isterim. İyi bir mahsül elde etmişim desin.

Aslında Tarkan olmak isterdim

İnsanları öyle bir hale getiriyorsunuz ki gerçeğini görünce ‘‘Bu muymuş?’’ diyoruz!

- Milla Jovovich de Luc Besson'un bize gösterdiği gibi değil ki! Deniz Akkaya da her zaman siyah kanatlarıyla dolaşamaz. Bir gün güzel olacak, bir gün iğrenç! Tabii ki herşey ilüzyon. Hoşuma giden o kadınları başka çekmek.

İktidar da var içinde...

- Elbette müthiş bir oyun bu. Bütün film yönetmenleri de Tanrıcılık oynuyor. Bundan daha müthiş bir iktidar olabilir mi? Ben de hayatın içine kendi küçük hayatlarımı koyuyorum. Onları daha uzun göstermek, daha zayıf göstermek, daha genç göstermek...

Makinanızla gözünüz arasına bilgisayarı almak sizi rahatsız etmiyor yani.

- Hiç. Bunları yapmasak Matrix gibi bir film olabilir miydi? Nasıl bir ressam boyayla yetinmeyip artık tabak, ayna gibi somut nesneleri tuvaline yapıştırıyorsa evet, ben de dibine kadar yaparım. Kırışıklığı da atacağım, kol altını da sallayacağım, gerekirse gözünü de ortadan kaldıracağım!

Popüler işleriniz yüzünden diğer fotoğrafçılar sizi küçümsemiyorlar mı?

- Artık değil. Gördüler ki nereye çektiğin değil, nasıl çektiğin önemli. Ben seksi kadın çekmekten utanmıyorum ki. O fotoğrafların bir konsepti var. Herkes Tarkan'a dokunmak istiyor ama o sadece kendisini elliyor, o yüzden Tarkan'ı meme uçlarını tutarken çektim. Kendine dokunmaktan aldığı zevk de yüzünden belli. Ya da Mahsun Kırmızıgül. Neden leoparlar içinde? Diyarbakır'dan gelen maço erkekliğin sembolü bir adam, tek bir ceketle bambaşka bir hale geliyor. Yüzündeki ifade aynı, o yine aynı Mahsun! Erkekliğine halel de gelmiyor. Yani o fotoğrafların eşcinsellikle bir alakası yoktu.

En keyif aldığınız işler hangileriydi?

- Ajda'yı zamansız kadın olarak çektim. Yüzünde tek bir hücre yoktu. Fifth Element'da bir diva vardır ya, öyleydi, ölümsüzdü. Sonra Okan Bayülgen'in eli kırık olan fotoğrafını seviyorum. Çünkü onun içinde bir kadın var. Ve Okan bunu en iyi dengeleyan adam. Bunlar sadece hoş fotoğraflar değil, hepsinde birer fikir gizli.

‘‘Postmodern Erol Atar’’ denmesi rahatsız etmiyor mu?

- Ona haksızlık edildiğini düşünüyorum. Çok iyi bir fotoğrafçı. Teknik olarak kusursuz. Gelişimleri geç takip etmiş olabilir. Ama doğal karşılamak lazım. 30 senedir aynı insanları çekmiş, bıkmıştır.

Bir Erol Atar markası vardı ama siz şimdi onun alanına girdiniz!

- On sene sonra da bir başkası benim eksiklerimi dolduracak! Zaten onun müthiş bir doyuma ulaştığını düşünüyorum. Kimse bana isminizle fotoğraf mağazaları açalım demedi. Erol Atar'a dedi. Vakko gibi adam.

Fotoğraflarını çektiğiniz insanlarla yer değiştirmek istediğiniz oluyor mu?

- Olmaz olur mu? Allahtan benimle röportaj yapıyorsun da biraz sakinleşiyorum! Tarkan olmak isterdim. Olamadım diye geçtim belki de kameranın arkasına. Kıskançlığımdan ‘‘Şu pozu ver’’ diyorum.

İnsan nasıl olur da kendini Taksim'e benzetir! Niye bu karmaşık semtle ruhunu özdeşleştirir?

- Çünkü Taksim'de herşey var. Güzel kadınlar, çirkin kadınlar, iyi adamlar, kötü adamlar, katiller, travestiler, eşcinseller, zenginler, fakirler. Ben de öyleyim. Miles Davis'in Siesta albümünü de severim, Mahsun Kırmızıgül'ün Kardeşlik Türküsü’nü de. Sezen Aksu'nun Git'iyle ağlarım ama Whitney Houston'la ölene kadar coşarım! İstanbul'un en trendy barlarına giderim ama pavyon kültürüne biterim. Benim yapraklarımda, dallarımda herşey var. Müslüm Gürses, Orhan Gencebay, Prince, Michael Jackson. O yüzden ben Taksim'im! Hoş bir adam da var içimde, hani ünlülerin fotoğrafçısı diyorlar ya o işte, ama zayıf, sakat, hasta bir Nihat da. Benziyoruz Taksim'le. Ölsem başka bir yerde yaşayamam!

Ulus'ta filan şöyle emniyetli bir sitede dubleks bir daire versek size.

- Ulus'u bırak, Nişantaşı'nı bile almam. Steril yerleri sevmem. Taksim, Cihangir öyle mi? Her renk, her doku, her koku var burada. Beni zenginleştiriyor.

Aynı zamanda yormuyor mu?

- Ee ne var? Dezavantajlarımdan yararlanmayı öğrendim. 33 yaşındayım ve hep alarmdayım. Her uçan kuşun, her açılan kapının sesini duymaya uğraşıyorum. Ben çanak anten gibiyim.

Bu tanımladığınız kişilik yüzünden mi fotoğrafçı oldunuz?

- Bu tanımladığım kişilik yüzünden ben böyle bir adam oldum! Fotoğrafçı olmayı hiç hesaplamadım ki. Kaza eseri fotoğrafçı oldum. Styling yapıyordum. Yaşar Saraçoğlu'na, Tamer Yılmaz'a, bir kaç kez de Hasan Hüseyin'e. Fotoğraf çekmiyordum.

Styling yapıyordum ne demek?

- Poz veren kişilerin saçı, makyajı, duruşu nasıl olacak, fotoğrafın konsepti ne olacak, bunlara kafa yoruyordum. Kenarda duran adamdım! İki yıldır fotoğraf çekiyorum, ondan önce reklamcıydım.

İnsan reklamcılığı bırakıp neden bir takım insanların yanında styling yapar?

- Bırakmadan yapıyordum! Edepsizim ben. Herşeye saldırıyorum. Keşke apandisit ameliyatı da yapabilsem! Fotoğrafçıyla kavga ettik, Mehmet Werner diye bir fotoğrafçı, Seren Serengil çekecekti, çekmedi. Bir kaç fotoğrafçıyı daha aradım, hepsi meşgulüm dedi, kimse kabul etmedi. Mecburen ben çektim. Ve o fotoğraflar kıyamet kopardı!

Neden fotoğraflarınızda deklanşöre basanın Nihat Odabaşı olduğu hep küt diye anlaşılıyor?

- Belki ajite ve agresif fotoğraflar çektiğim için. Belki de seks denilen şeyi iyi kullandığım için.

Bu sizin seksi sevmenizle mi alakalı?

- Seksin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bir ilişkiyi yok edebilecek bir şey. Eğer gecenin bir karanlığında ortaya çıkan seks, Hugh Grant'i Elizabeth Hurley'den vazgeçirebiliyorsa, George Michael gibi bir adamı tuvalete sokabiliyorsa... Seks tam da bu! İnsanı yerle bir eder. İyi hissettirir, kötü hissettirir. Trenleri çarpıştırır.

Bu duygu nasıl yansıyor fotoğraflarınıza?

- Seksi görüyorum ben. Asena, bavuluna kostümlerini koymuş geliyor. Üzerinde lekeli bir eşofman altı. Sıfır makyaj. Ama o kadar seksi ki. Seksin de versiyonları var tabii: Kirli seks, kötü seks, masum seks, tahrik eden seks, uçuran seks. Çok duruydu Asena'nın seksi.

Peki Deniz Akkaya'nın seksi?

- High tech bir şey. Hep öyle çektim. Soğuk ve erişilmez, bakanın o uf yavrum demeyeceği bir seks. Onunla yatmayı düşünemeyecek kadar uzak.

Hülya Avşar?

- Kuraldışı, muzır, yaramaz bir seks.

SEN LEZBİYEN MİSİN?

Yaratıcılıkta cinsel tercihlerin önemi olduğunu düşünüyor musunuz?

- Yooo. Sen iyi gazetecisin, lezbiyen misin? Bir doktorun başarılı olması için homoseksüel mi olması gerekiyor? Bir insanın kiminle yattığının işine katkısı ya da yararı olduğunu düşünmüyorum. Bu kafanın açıklığıyla ilgili bir şey. Ama androjen bir yapı başka bir şey. İçinde bir kadın ve bir erkek barındırabilirsin. Okan Bayülgen sapına kadar heteroseksüel ama bir kadın duyarlılığı var. Bu onun eşcinsel olduğunu göstermez ki!

ARA GÜLER NESCAFE CLASSİC

Ara Güler, Nescafe Classic. O bir fotoğraf sanatçısı, ben ise sadece bir fotoğrafçıyım. Benim için ‘‘O bir fotoğrafçı değil, bir fotoşopçu’’ diyenler de var, yadırgamıyorum. Ben bir iş yapıyorum, tükürmek de alkışlamak da serbest!

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle