GeriKelebek Tribünden gladyatörleri izliyorlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tribünden gladyatörleri izliyorlar

Tribünden gladyatörleri izliyorlar
refid:22301286 ilişkili resim dosyası

“Benim için büyük keder” dediği Türkiye’nin, en iyi sinemacılarından biri Uğur Yücel. Şimdi ‘Yağmur Kesiği’yle edebiyat dünyasına da selam çakıyor. Yücel’e göre bu ülkede yüzyıllardır katliamlar yapılıyor, cinayetler işleniyor ve bunları kimse duymak istemiyor.

Nasıl bir şeydir yağmur kesiği, acıtır mı?
- Kesik. Bildiğiniz kesik.  Sustalı kesiği. Ama hikâyede kesik, yiyene acı vermez. Usta işi bir çizik atar adam cinayette. Şiddetli yağmur altında cinayet...

Kitabın giriş cümlesi. “Görünmeden yazmak, film çekmek istedi. Beceremedi” diyor. Hemingway “Yazılanların elle tutulur bir yanı vardır ve bunun hakkında konuşursanız bir şey olmaz; fakat diğer yanı kırılgandır, üzerinde konuşursanız yapı çöker ve elinizde bir şey kalmaz” der. Sizin görünmeden yazmak istemenizin altında da benzer bir neden yatıyor mu?
- Hayır. Ben sadece ortalarda olmak istemediğimi anladım. Bunu da geç fark ettim. Halbuki okul zamanları sahneye çıkmak ve hayatımı kulislerde geçirmek istiyordum. Sonra baktım ki bana sadece bir oda lazım. Kendi başıma olmaktan çok haz duyuyorum. O odalarda film yazıp çekmek ve hayatımın kitapların, görüntülerin arasında montaj odalarında geçmesini isterdim. Olmadı. Ortalardayız işte. Yüzümün görülmesi, tanınmam, ünlü olmam yani bunlardan haz duymadığımı geç anladım.

Filmleriniz, dizileriniz ya da şimdi kitabınız… Bunlarla ilgili soru sorulması canınızı sıkıyor mu?
- Aslında konuşmak da istemiyorum. Ama paranın döndüğü bir alanda çalışıyoruz aynı zamanda. Dolayısıyla yapılan ürünü duyurmak zorunluluğu var. Bir de iddialı bir şey söylüyorsunuz. Gidin beni okuyun ya da seyredin diyorsunuz. Ne cüretle? Evet aslında, hele ki edebiyat birilerinin keşif alanı. Değerli bir şey varsa bir yerlerde gidip okuyucu buluyor. Ben de beni okuyun demek istemem. Bulurlar değerliyse.

Yazar olmaya ya da yazmaya karar verdiğiniz anı hatırlıyor musunuz?
- Hiç kendimi yazar olarak düşünmedim. Senarist lafı da yaptığım işler arasında o kadar az kullanılıyor ki. Yazmak aslında şaşırtıcı bir oyun.  Çok güzel. İnsanı iyileştiren bir zevk.

HİÇBİR ŞEYE DEĞER VERMESİNİ BİLEMEDİM

Tüm yazdıklarınız bu kitapta mı?
- Hayır. Buradakiler nispeten aklı başında bir adamın yazacağı şeyler. Çoğunlukla tımarhanelik yazılar çıkıyor. Anlamı sizce makul olan bir duyguyu kaleme döktüğünüzde, sabah biri okusa doktor çağırır evde kafadan kontak bir adam dolaşıyor diye.  Belki en sakındığın en güzelidir. Bence matrak yazılar.

Beğenmeyip çöp yaptığınız, buruşturup attığınız yazılarınız oldu mu?
- Ben hep attım zaten. Yaptığım hiçbir şeye değer vermesini bilemedim. Geriye çok az doküman bırakacağım. Yazarken, “Bu olmadı” dediğim şeylere bilinçle karar vermiyorum. Yazarken bilgiyle yazmıyorum.  Bazen klavyenin başına oturuyorum. Bir müzik koyuyorum. Onunla beraber yazıyorum. Bu çoğunlukla tek piyanoyla oluyor. Tedavi bu. “Eser yaratıyorum” hissi hiç olmadı. Eğlence de diyebilirim. Bu konforu kimseye bozdurmayacağım.

/images/100/0x0/55ea523ff018fbb8f878428b

ÂŞIK OLDUĞUM KIZA SÜKSE YAPMAK İÇİN

Öykülerde enstrümanlar çok baskın.
- Ben hayata davulculukla başladım. Baterist Uğur olmak istedim. Oldum da. Düğün salonlarında çalıyordum. Kendi grubumuz vardı bir de Anadolu Rock gibi tantanalar çalıyorduk. Bir gece Osibisa’dan bir parça çalıyorduk düğün salonunda. Bana parça ortasında solo bırakıyorlar, bir baktım solonun ortasında babam kapıda bana bakıyor. Solo bir havale geçirdi. Sonra azarak devam ettim. Babam bilmiyordu. Yaşım 15. Yakalandık. Konservatuvar tiyatro bölümündeydim ama boş vakitlerimde piyano odalarından çıkmazdım. Müzisyenler gerçek arkadaşlarım olmuş hep. Hâlâ da varlar. Peki, şunu söyleyeyim: Tek iyi olduğum şey, o konuda gizli bir iddia sahibi olduğumu da biliyorum. O da sıkı bir müzik dinleyicisiyim.

En çok ne zaman yazdınız? Aşıkken mi, acı çekerken mi, parasızken mi, zafer sarhoşuyken mi, ne zaman?
- İlk sayfalardaki öyküyü 1974’te yazmıştım. Divanyolu’nda dayımın avukat bürosu vardı. Okula çok yakındı. Daktiloyla yazmıştım. Ama birkaç gün kütüphanede dolaşarak. Sonra kaybettim. 81 yılında bir sürü dosya arasından çıktı. Okuduklarım korkunç gelmişti bana. Ama güzel bir hikâye vardı özünde. 1982’de çok âşık olduğum kıza sükse yapmak için tekrar yazdım. Baktım ki çok değerli buluyor yazdıklarımı, daha çok yazdım. Sonra çocuğumuz oldu aşktan. Ama aşk için yazmak çok uçucu bir his. Aşkla piyano çalar gibi yazar insan.

Yazarken şunu düşündünüz mü, “Ben iyi bir aktörüm, iyi bir yönetmenim ve çok iyi bir kitap yazmalıyım, eleştirmenlerin gazabına uğramayı istemem!”
- Hayır, öyle düşüncelerle ne yazılır ne de film çekilir hatta ne de oynanır. Çocuk yaşımdan beri yazıyormuşum. Dede olacak bir yaşta yazdıklarımdan bazılarının yayımında sakınca görmedim. Edebiyatçı dostlarım ittiler arkamdan. Sıkı bir eleştiri okumayı da çok severim ayrıca.
Molière, “Yazarlık fahişelik gibidir. Önce sevdiğinden yaparsın, sonra birkaç yakın arkadaş için ve sonra para için” der. Sizin için sonrası var mı?
- Eğer severek yazmaya devam edersem bu şuna yarıyor, sinema düşünüyorum yazarken. Edebiyatı, sinemayla aldatıyorum. Buna benzer bir laf hatırlıyorum. Kendi lafım değilmiş gibi geldi.

YAZARKEN KADIN DÜŞÜNMEK İŞTAH AÇICI

Kitapta Doktor Toros Minas’ı heyecanlandıran Anahit için “Mahallenin vahşi kadını” diyorsunuz. Bu kitabın yazıldığı zamanlardaki gibi sizce şimdi de mahallede vahşi kadınlar var mı, yoksa herkes mi vahşi oldu?
- Bizim gençliğimiz kadınların erişilmez olduğu zamanlardı. Belki de o hislerle vahşi bir hayvan şeklinde köpürtmüşüz olayı. Yazarken kadın düşünmek iştah açıcı bir duygu. Dişlerini gösterip tıslayan, birazdan koynunda tortortor uyuyan kedi gibi Anahit aslında.

Mösyö Cassavetesler, Sinyora Donatellolar, Arrigolar hepsi bu ‘köy’de. He bir de Troçki’yi Büyükada’ya yerleştiriyorsunuz. Yahudi tüccarlar, Laz armatörler, bıkkın küçük memurlar. Her biri farklı dinden ve kültürden sayısız karakter… Ne demeliyiz şimdi, orada bir köy var uzakta mı? O köy artık mümkün değil mi?
- O köy Kuzguncuk aslında. Bir de Marmara Adası’nı hayal ettim. Ama karakterlerin hepsi uydurmaca. Bir tek Amigo gerçek galiba. Bir de Avram. Bazen mekânlar da karışıyor hayalimde. İşte senaryoda bu da olmuyor. Aynı anda iki mekânı hayal edemezsiniz.

Kuzguncuk’tan en çok neyi özlüyorsunuz?
 - Babamı, annemi. Çocukluğumun insanlarını diyeyim. Aslında bu kitap hasretten ibarettir. Kendi kaybolmuş kalabalığımın hasreti. Bu toprakların  binlerce yıllık insanlarından biriyim. Kendimi buradan ibaret sayıyorum. Dolayısıyla geçmişte kalan her şeyi yaşatıyorum başka zamanlar kurarak.

KAYGI MI KALDI RAFTA!

Biraz da Türkiye’den bahsedelim. Türkiye’de yaşamaktan ve burada sanat yapmaktan mutlu musunuz?  
- Bu ülke benim için büyük keder. Burada yazmak benim gibi adamlar için acıdır. Kendi filmlerimde hep acı var. Çünkü doğduğumdan beri ortası kanayan bir ülkede yaşıyorum. Bir gün görmedi buraların kaybolmuş insanları da bugün yaşayanları da. Ama başka hiçbir ülkenin folkloru beni ağlatmıyor, hiçbir dilin şarkısı bana dokunmuyor. Bu toprakların adamı gibi hissederseniz acınız daha da büyür. Çünkü başka hiçbir şeyinizin olmadığını düşünürsünüz bazen. Dünyanın en eşsiz güzelliklerine sahip bir ülkede yüzyıllardır katliamlar yapılıyor, cinayetler işleniyor. Tabii ki kendimi yalnız hissediyorum çünkü bunları kimse duymak istemiyor. Tribünden gladyatörleri izliyorlar.

Kaygılarınız var mı?
- Kaygı mı kaldı rafta!

Sizin kitabınızda farklı kültürlerden insan öyküleri var. Bugün bu farklılıkları nasıl yaşıyoruz. Kürtler, Ermeniler, Aleviler…
- Acıyla yaşıyoruz. Kitaptaki bütün insanlar benim toprağımın mutfağı, benim sofram kokan, benim gibi ağlayan, benim gibi sevinen insanlar. Akrabalarımı anlatıyor gibiyim.

Aşk adamı değilim, yaşamak yerine yazmak daha iyi

Kimleri okuyorsunuz?
-Yazarken değil ama okurken hava durumu etkendir. Şunu bunu demek istemiyorum. Edebiyat severim. Hayatı ve edebiyatı Çehov’dan öğrendim.

Ruhunuz nasıl, her daim huzursuz mu, sakin mi?
- Huzursuz. Sükûnet de uzak değildir ama. Bazen boğa gibi oluyorum bazen Buda.

Çalışırken ritüelleriniz, batıl inançlarınız var mı?
- Yok. Uzaklardan müzik sesi ya da yaşantının sesi olursa ne güzel.

En son ne zaman âşık oldunuz?
- Çok seneler geçti. Aşk adamı değilim. Aşk yaşamak yerine aşk yazmak daha iyi.

Hiç “Yaşlanıyorum” diye telaşlanır mısınız?
- Hayır ama şaşırıyorum.

İstanbul’da en çok nereye gitmeyi seviyorsunuz?
- Boğaziçi’ne.

Yemek yapıyor musunuz? İyi bir aşçı mısınız?
- Yapıyorum. Makarna, balık, salata ve bir vakitler Çin mutfağı. Ustayım. Ama uzun yıllardır öyle eski büyük arkadaş sofraları kuramıyorum.

En çok ne giymekten hoşlanırsınız?
- Yelken kıyafeti. Ama gidemiyorum.

Alışverişinizi kendiniz mi yaparsınız?
- Evet, kendim yapıyorum.

Para sizin için ne ifade eder?
- Karabasan!

Twitter ve Facebook kullanıyor musunuz?
- Twitter ama takipçi olarak.

Sopranos rafa kalkmadı

Star TV’de yayımlanması beklenen ‘Sopranos’un yerli versiyonunun şimdilik rafa kalktığı haberleri doğru mu?
-Rafa kalkmadı. Görüşmeler ve prodüksiyon sürüyor.

Yakında yeni bir proje var mı?
- Bir film bitirdim, adı ‘Soğuk.’ Yakında ortaya çıkacak. Ana karakterleri Üç Kızkardeş oyununun karakterleri Olga, İrina, Maşa… Festivallere gider mi diye bakıyoruz. TMC’yle yapacağımız komedi filmi de var.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle