GeriKelebek Tencere tava çalarak başladı caz davulcusu oldu
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Tencere tava çalarak başladı caz davulcusu oldu

Tencere tava çalarak başladı caz davulcusu oldu
refid:21144762-spot ilişkili resim dosyası

Doğuştan davulcu bir adam, Mehmet Sinan Robert İkiz. İstanbul’da başlayıp İsveç, Stokholm’de devam eden bir hikâyenin baş kahramanı olan sanatçı, pek çok caz grubuyla çalışmış bir davulcu. Anneannesinin klasik müzik plakları çalarken tencere tavayla tuttuğu ritimler sayesinde ufak bir davul sahibi olarak başladığı hikâyesini ve ilk solo albümü ‘Checking In’i kendisinden dinledik.

ÇOK İSMİM VAR AMA HERKES BANA “İKİZ” DER

Mehmet Sinan zaten kimlikteki ismim. Dört yaşımdayken Robert´i laf olsun diye arkadaşlarım taktı ve birinci sınıfta bu isim okul defterine de kayıt oldu, ben de sonra hep kullandım. Ama herkes bana İkiz der, ben de kimsede olmadığı için bu ismi kullanmayı seviyorum.

‘NI HAO’ BİR SAATTE OTELDE KAYDEDİLDİ

Kayıtların çoğu bitmişti ama Nils Landgren’le ortak bir zaman bulamamıştık. Onu özellikle ‘Ni Hao’ parçasında istiyordum. Luxemburg’ta konserimizin olduğu bir gün otel odama eşyaları ve ekipmanları götürüp hazırladım. Konserin soundcheck’inden sonra ve konserden önce bir saatlik bir boşluk vardı. Odaya girdik, notaları önüne koydum ve kaydettik. Oteldeki çalışanlar da ne yaptığımızı anlamadı, gayet komik bir durumdu.

*  İstanbul’da doğmuşsunuz... Stokholm’e ne zaman taşındınız?
- 1979’da İstanbul’da doğdum, üç yaşımdayken Stokholm’e taşındım.
*  Müziğe ne zaman merak saldınız? Davul çalmaya karar verirken kimlerden etkilendiniz?
- 2 yaşımda İstanbul’da anneannemin tencere tavalarıyla davul çalmaya başladım diyebilirim. Anneannem plaktan klasik müzik çaldığında ona davulla yani tencere tavayla eşlik ederdim. Sonrasında bana çocuklar için minik bir davul seti aldılarsa da, o setin sesini beğenmeyip tencerelerle çalmaya devam ettim. Stravinsky, Tchaikovsky’yi çok severdim.
*  Peki ya Türk sanatçıları
biliyor muydunuz?
- Barış Manço’yu çok severdim. 5 yaşımdayken Manço, İsveç’teki bir konserinden sonra gece yarısı evimize geldi, çok mutlu olmuştum ve hâlâ da severek dinlerim şarkılarını. İlk idolum o sayılır bu yüzden.
*  Müziğe nasıl başladınız?
- İsveç’te 12 yaşımdayken sınıfımda iki arkadaşımla grup kurduk ve konservatuvara girene kadar devamlı çaldık. Konservatuvar dönemi müzisyen olmaya karar vermiştim.
*  İlk başladığınızda favori gruplarınız/sanatçılarınız kimlerdi? Şimdi zevklerinizde ne gibi değişimler oldu?
- Jimi Hendrix´in bütün parçalarını ezberlemiştim konservatuvara başlamadan önce. Onun davulcusu Mitch Mitchell’dan çok şey öğrendim. Geleneksel caz, be-bop, swing dinlemeye başladıktan sonra, Philly Joe Jones, Elvin Jones gibi davulcuları neredeyse her gün dinlemeye başladım. Genellikle ‘Afro-Amerikan’ müzikleri dinlerim ve klasik muziği severim. Çok değişik gruplarla hep turnelerde olduğum için ilk albümüm de o kadar renkli oldu. Hem trio var hem de iki vokalli parça daha funky ve R&B havası oluşturuyor.
*  Peki tarzınızdaki farklı tatların size ne gibi getirileri oluyor?
- Tarzıma her gün eklenmeler oluyor, hep yeni fikirlere ulaşıyorum. Yeni zevkler keşfettikçe kişinin kütüphanesi genişliyor. Bugün her yerde çalabilen bir davulcu olduğum için çok mutluyum. Sadece davulculuk için değil çünkü gezdiğim yer, mekan ve festivallerde çok değişik kültürler görüyorum. Bir gün Nils Landgren Funk Unit ile Afrika’da öbür gün Dan Reed’le Carnegie Hall’da ve sonraki gün kendi grubumla Paris’te bir caz kulübünde olabiliyorum.
*  Çok sayıda grupta çalıyorsunuz. Nasıl bir çalışma temponuz var? Kendi kendinize davul pratiği yapma fırsatı bulabiliyor musunuz?
- Turnelerde olmak tabii ki çok keyifli ama tek kötü şey çalışma saatlerinin azalması. Uçaklarda oturmak, yollarda dolaşmak, soundcheck’leri beklemekten çalışmak için zaman ve yer olmuyor. Ama Stokholm’deyken genellikle sabahları erken uyanıp stüdyoma gidiyorum. Sabahları hem kafa iyi çalışıyor hem de koordinasyon için vücut uyanık oluyor. Sabah çalışmalarını severim, Amerika’da okurken sabah 04.30’da uyanıp 06.00’dan itibaren çalışıyordum.

JOE SAMPLE AMCAM GİBİ OLDU

*  Stokholm’ün müziğinizdeki etkisi nasıl oldu?
- Stokholm’de çok iyi müzisyenler var ve hatta tüm İsveç ve İskandinavya’da da... Çok değişik ve güzel projeler geliyor ve bu süper müzisyenlerin arasında olmasaydım bugüne kadar 40 ülkede konser vermiş olmayacaktım. Burada sanat, genel hayatta önemli olduğu için çok değişik müzik okulları var.
*  Joe Sample, albümünüze güzel bir yazı yazmış. Nasıl bir tanışıklığınız oldu? Ne gibi çalışmalarda bulundunuz?
- Joe Sample, geçen sene Hamburg’taki Alman, NDR Big Band ile bir albüm yaptı. Bu albümde Sample’la çok kez aynı sahneyi paylaşan efsane davulcu Steve Gadd çaldı. Fakat Sample’ın konser zamanı Steve Gadd, Eric Clapton’la turnesi olduğu için Joe’ya yeni bir davulcu lazım oldu. Nils Landgren Funk Unitten’deki çalışmalarımı görmüş ve benimle temasa geçti. Hemen kabul ettim ve ilk konseri verdikten sonra hep çağırmaya başladı. Almanya’da Jazz Baltica, Berlin Jazz gibi festivallerde çaldık. Joe Sample’i çok severim, artık amcam gibi oldu. Bir de seyahat ederken çok güzel vakit geçiriyoruz. Ben de onun gibi çok değişik stillerle uğraştığım için çok iyi anlaşabiliyoruz.
*  Sample, müziğinizi 1960-1980 arasındaki güzel döneme benzetmiş. Ne hissettiniz yazdıklarını görünce?
- Ben ona ilk kez albümümün kayıtlarını verdiğimde sadece bir-iki parçayı dinlemesini rica ettim. Oysa bütün albümü birkaç kez dinledi ve hem besteleri hem de aranjmanları çok sevdi. Albümde değişik stiller olduğu için daha da beğendi çünkü kendisi de farklı stillerle uğraşır. 1960-1980 dönemi onun müzik hayatında en sevdiği dönemi ve albümüm de o senelerle bağlantı kurduğu için çok mutluyum.
*  Çalıştığınız pek çok albümden sonra ilk solo albümünüz için sizi tetikleyip ilham veren şey neydi?
- Bir sürü albümde çaldıktan sonra artık kendi albümüm için kompozisyonlarımı bir araya getirme zamanım gelmişti. Çaldığım bütün albümlerin birer kopyasını babama verirdim kendi arşivi için. Fakat son yıllarda bana kendi albümümü çıkartmam için iyice baskı yapmaya başladı. İyi ki de yapmış, sonunda ‘Checking In’ projesini tamamlama kararı aldım. Kafamdaki melodiler ve fikirleri Magnus Lindgren’le paylaştım. İspanya’nın güneyine gittik her şeyi toparlamak ve aranjmanları yapmak için. Büyük bir şehirde bunları yapmak istemiyordum, rahat bir yer lazımdı. Oradaki işimiz bitince bütün yardımcı olmasını istediğim müzisyenleri aradım. Paris, New York ve Lüksemburg gibi yerlerde kayıt yapsak da albümün çoğu Stokholm’de kaydedildi. Çok çalıştık ve ben çok enerji harcadım, o kadar değişik müzisyenlerle ve stüdyolarda çalışmak bayağı bir iş çıkartsa da önemli olan memnun kalmaktı ve bunu başardım.

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle