GeriTelevizyon 3650 gece eklendi Şehrazat'ımı bulamadım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

3650 gece eklendi Şehrazat'ımı bulamadım

 3650 gece eklendi Şehrazat'ımı bulamadım

Milyonlarca kişinin ilgiyle izlediği, üç sezon süren ‘Binbir Gece’ dizisi 2009 da sona erdi. 2015’te Arjantin başta olmak üzere Güney Amerika ülkelerinde yayınlanması en çok Ergün Demir’e yaramış. Türkiye’de göremediği yoğun ilgiyi Arjantin’de gören oyuncuyla konuştuk.

Fransa’da 35 yıl sonrasında 10 yıl Türkiye’de yaşamış ve son 2,5 yıldır da Arjantin’de yaşayan biri olarak Türkiye’ye olan özleminiz başka ve çok. Nedir Türkiye’ye delice özledim” dedirtecek kadar bu kadar yoğun özleminiz?

 Anavatan adı üstünde. Ait olduğumuz kökümüz, kimliğimiz, bizi biz yapan değerli kişisel tarihimiz. Bıraktığın yerden hikayeyi devam ettirme daveti anavatan. Türkiye’m; benim canım, kanım…

 NAZIM’IN YAŞADIKLARI ÜLKEMİZİN LEKELERİNDEN BİRİ!

 Tabii ki kıyaslanamaz ama Nazım Hikmet de bu hasreti en yoğun yaşayanlardandı. Neleri fark ettiriyor vatan hasreti?

 Dediğiniz gibi Nazım Hikmet’in hasreti ile kıyaslamak şairimizin ruhuna hakaret olur. O maruz kaldığı yasaklar ülkemizin lekelerinden biri.

 2,5 yıl önce gelen bir dans yarışması teklifiyle kendinizi Buenos Aires’te buldunuz. Fransa’da geçen çocukluk-yetişkinlik, Türkiye’de 10 yıl, son olarak Arjantin’desiniz. Peki, bir dünya vatandaşı Ergün Demir olarak hayatınızın neresindesiniz, yaşamınızın hangi evresindesiniz?

 30’a yakın ülkede sahne aldım tiyatroda. Fransa’da 20 sene boyunca kendi çapımda sanat elçiliği yaptım. Son 2,5 yıldır da, ay yıldızlı bayrağımızın, Güney Amerika’da sevilir hale gelmesi için eylemler inşa ediyorum. Artık Arjantin’de hatırı sayılır bir fert olarak tek bir hedefim kaldı, bir Türk filmi ile Oscar almak!

3650 gece eklendi Şehrazatımı bulamadım

 ÇOK ÇALIŞMAK SINIRSIZ CESARET VERİYOR!

 Hiç dans tecrübeniz yokken Arjantin’den, bir televizyondan aldığınız daveti kabul ederken neydi sizdeki o cesaret? Ki insanın bilmediği bir alanda kendini ortaya atması sonunda rezil olmak da vardı. Sıfır bilgiyle başlayıp 7 ay her hafta canlı yayında kendini gösterebilmek bu sürecin sonunda insana neleri öğretiyor, neyi gösteriyor, neyi fark ettiriyor hayata dair?

 Yıl 1973, Babam Türkiye’deki öğretmenlik kravatını bırakıp Fransa’da fabrikadaki işinden akşamları eve döndüğünde, elini yüzünü yıkarken kömür, toz kustuğunu defalarca izlemek bana neleri asla bir daha hiç istemeyeceğimi öğretti. Çok çalışmak bana sınırsız cesaret veriyor.

 Dünyada oyuncular bazen bir film için iki sene hazırlanıyor; günde 10 saat o adam olmaya çalışıyor, onun gibi yatıp kalkıp onun gibi yürüyor. O karakteri içselleştiriyor. Bir müddet etkisinde kalıyor olmaları normal belki de. Sahnede, ekranda birçok karaktere hayat verdiniz. Bir role saplanıp kalmak gibi şizofrenik bir şey yaşadınız mı hiç?

 Hayır. Bir oyuncu, adının açılımında buyurduğu gibi, oynuyor. Yani samimi bir yalancı olmak durumunda. Samimi çünkü gözyaşları reel. Ancak acı çekmediği gibi bizleri, seyircileri, bir dizgin ile bilgi ve tecrübeye hakim bir yöntemle yönlendirecek kadar yalancı.

3650 gece eklendi Şehrazatımı bulamadım

 Peki nereye kadar bu samimi yalancılık?

 Yazarın bizleri teşrif etmek istediği yere kadar. Materyal ya da tasavvufi, soyut zaman ya da mekana kadar.

 TELEVİZYON DERİN BİR UYKUYA İTER!

 Ekranda ‘gay, rakı, ön sevişme’ kelimeleri bip’leniyor. Bunlar yayımlansa daha ahlaksız bireyler mi oluruz?

 Televizyon devasa bir fikir biçimlendirici. Sayısız tekrarları ile kitleyi ekran başında derin ve huzurlu bir uykuya itebilir. Buna karşın 10 yaşındaki ergen bir çocuk ne yazık ki dilediği bilgiye televizyondan, olmadı anında bilgisayardan ulaşabiliyor.

 Peki sizin otosansür uyguladığınız oluyor mu?

 1789 Fransız İhtilali, 10 yaşımdan itibaren, bana Voltaire'in, ‘Senin ile aynı fikri paylaşmıyor olmam, haksız olduğum anlamına gelmez.’ lafını benimsetti.

 Arjantin’e gitmeden önce en son bir dizide 7 bölüm oynadınız ve paranızı alamadınız. Bu tür şeyler oyuncuyu ekrana, sektöre küstürüyor mu? Ya da başka neler düşündürüyor?

 Kuran’da, ‘Alın teri kurumadan emekçinin alın teri ödenmeli!’ diyor. Murat Yontan’a hakkımı helal etmiyorum. Etmeyeceğim.

 HER ŞEY ANINDA TÜM ÇIPLAKLIĞIYLA SOFRAMIZDA!

 İnsanlıktan gitgide uzaklaşıyoruz. Nasıl bu hale geldi insanoğlu?

 Ben dünyanın daha kötü bir hal aldığına emin olanlardan değilim. Ancak kuşkusuz iletişim devriminin her şeyi anında soframıza tüm çıplaklığıyla sunması, aynı ivedilikle toplumsal bir şuur, vicdan oluşmasına sebep oluyor. Bunun üzerine teknoloji kitlesel imha katsayısını eklersek, Cengiz Han’ın öfkesi bir saniyede yüz can aldıysa, Hiroşima da 6 Ağustos 1945, 8.15’de yüzbinlerce masum insanı yok etti.

 Nelerdir insanlığın bu hale gelmesinin suçlusu-suçluları?

 Suçlulara gelince… Derin, çok boyutlu bir tarihsel sosyolojik fasıl açmamızı gerektirecek. ‘İnsan insanın kurdudur’ cümlesini hatırlarsak… Pekâlâ şayet açık arttırımcı rekabet halinde bir yırtıcı olduğumuzu kabul ediyorsak, ezen - ezilen ilişkisini defacto olarak oyunun ana kuralı olarak kabul ve tescil etmiş oluyoruz.

 Yaşamınızda zaman zaman sorunlarla sıkıntılarla karşılaştığınızda, baş edemediğinizde kendinizi tükenmiş hissettiğiniz oluyor mu?

 Hayatta haklı olmak yetmiyor. Keşke Galileo burda olsaydı, bunu daha iyi anlatırdı size. Bazen bir gerçeği göstermeye gücünüz beyhude kalır, işte o zaman yıkılırsınız.

 Böyle durumlarda neler sizi tünelin ucundaki ışığa götürüyor?

 Tünelde bir mum yakıp ışık yaratamazsanız zaten tünelin çerçevesini oluşturamazsınız.

 Bu cevabınızdan sonra Pascal’ın ‘Görmek isteyenler için yeterince ışık, istemeyenler için yeterince karanlık vardır’ cümlesini anmak tam yerinde olur o halde. Ne dersiniz?

 Aynen dediğin gibi… Engelin ebatlarını algılar algılamaz Cyrano de Bergerac’ın ölmeden önceki ‘Şan, şöhret, zafer umuduyla yapılmalı bu kavga. Hayır, beyhude olunca daha güzel’ dediği son sözleri aklıma gelir.

3650 gece eklendi Şehrazatımı bulamadım

 EİNSTEİN’İN BİSİKLETİNE PEDAL BASMAYA DEVAM ETMEK ZORUNDAYIZ!

 Dizilerin artık ekranda kanallar yerine dijital dünyada yer bulması neleri değiştirdi?

 Özünde hiçbir şey… Tüketici alışkınlıkları, tutkuları, beklentileri evrim geçirse de eninde sonunda tüketmeye, Einstein’in bisikletine pedal basmaya devam etmek zorundayız, arz-talep denklemini ayakta tutmak için.

Güzellik oyunculuğu kurtarmıyor. İnsanların ekranda güzel insanları izlemek istemesini anlayabiliyorum ama oyunculukta güzellik öncelikli değil. Bu neden çok anlaşılmıyor?

 Bu, meleklerin cinsiyetini tartışmak kadar sıkıcı bir konu.

 Hadi bize bu cool görünen adamın ardındaki sizi anlatın.

Tutkulu, saf olduğu kadar kararlı ve çalışkan, Allah'a inanan, bir sanat zanaatkarı.

YETİŞKİN DOĞDUM, ÇOCUK GİBİ ÖLECEĞİM

 50’ye iki kala… 48 yaşındasınız. 40’larda neler değişti?

 Ruhum değişti. Yetişkin doğdum, çocuk gibi öleceğim.

 Hayat mottonuz?

 Kalk ve yürü!

 Film tutkunu olduğunuzu biliyorum. Defalarca izlemekten sıkılmadığınız film/ filmler? Nedir sizdeki bıraktığı izler, etkiler?

 ‘En’lerden hoşlanmam. Onu olimpiyat organizasyon komitesine bırakıyorum. Öğrencilerime hep şunu derim, iki çeşit oyuncu vardır. Bir; inandığımız, iki; inanmadığımız oyuncular... Bunlara dilediklerinizi ekleyebilirsiniz.

 HAYAT MİNİ ETEK GİBİ OLMALI!

 Ekranda bir şeylerin gösterilmemesi, buzlanması bizi daha ahlaklı mı yapar?

 Ben kaşiflere hayranım, her bir bulguları bizleri mütevazı olmaya zorlar. Hayat mini etek gibi olmalı. En önemlisi bir gizem, bir vaat kalmalı.

 Mesleğinize olan aşkınızı biliyoruz. Peki hayattaki kalp çarptıran aşkı sorsak… Hangi harfleri, cümleleri kalple duygularla çarptırırsınız ki; tutkunu olduğunuz aşk, sizin literatürünüzde tanımını bulsun?

 Aşk eşittir teslimiyet… Aşk eşittir mazoşizm! Acı çekmeyi seviyorsanız aşka benzeyen bir şeylerin çevresinde dolanıyorsunuzdur.

 TÜKET BABAM TÜKET ÇÜNKÜ YARIN ÖLECEKSİN!

 İnsanlar karşısındakine saygı göstermezken, karşımızdakilerden saygı beklemek bazen lüks oluyor ne yazık ki. İnsanlar saygıyı nerede kaybettiler ve neden?

 Bildiğimiz gibi ego, Yunanca ‘ben’ demek. Egoları vahşice şişirilen ve ölümcül, kısa bir vade içinde yok olacağının farkında olan milyonlarca ben, ‘önce ben’ var olma savaşındalar. Saygı bir olmazsa olmaz olmaktan çıktı artık.

 Parola hep ‘ben’ galiba?

 Aynen öyle… Çünkü ismi olmayan bir ben diktatörlüğü yaşıyoruz. Her şey iki dakika televizyon reklamı içinde; ‘ben güzel, ben genç, ben zengin, ben ben diye diye pornografik boyutlara ulaşıldı. Tüket babam tüket çünkü yarın öleceksin. Parola bu. Bu tüketim sofrasında ‘biz’ yok olmak üzere. Teşekkürler vahşi neoliberalizme!

 Umutlu musunuz gelecekten?

 Doğduğumuzdan beri bizlere vaat edilen bir ölüme gidildiğinin bilincinde her an farkında olan biri kadar...

 Gerek Türkiye’de gerek dünyada yaşanan gidişata ve kaoslara bakarsak… Bu ortamda çocuk yapma konusunda tereddüt yaşadığınız oluyor mu?

Tereddüt kalmadı. Yeryüzünde yeterince acı çeken çocuk var. Bir masumu daha mahkum etme günahına girmeye zorlama beni.

İLERİDE YAPACAKLARIMI KAHİNLERE BIRAKIYORUM.

Bundan sonrası için yapmak istedikleriniz arasında neler var?

 Birazdan mis gibi bir çay ile kahvaltı yapmak. Beyaz peynir, domates, siyah zeytini taze çıtır çıtır ekmekle yiyebilmek. Sonrasını, daha ilerisini kahinlere bırakıyorum.

Binbir Gece’ dizisinin üzerinden 10 sene geçti, neler değişti?

Hayatıma 3650 gece eklendi ama Şehrazat’ımı bulamadım.

 

Ölümlü dünya yıkılıyor! Vizyonda bu hafta...


Yorumları Göster
Yorumları Gizle