GeriKelebek Siyasi değil ahlaki buhran yaşıyoruz
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Siyasi değil ahlaki buhran yaşıyoruz

Siyasi değil ahlaki buhran yaşıyoruz
refid:25551124 ilişkili resim dosyası

‘Dünya Ağrısı’ adlı yeni romanıyla yazarlığının 25’inci yılını geride bırakıyor Ayfer Tunç. 14 Ocak’ta Can Yayınları tarafından yayımlanacak romanda, bir taşra kasabasında yaşananlar, yaşayanlar ve dünya ağrısı çekenler üzerinden bütün bir ülkenin resmini çiziyor.

Öncelikle bir ‘taşra romanı’ndan söz ettiğimizi belirtmek gerek. Bugünün taşrası, bir o kadar da Türkiye resmi mi bu?
- Öncelikle taşranın bana sunacağı birtakım fiziksel imkânlar vardı. Bir ıssızlık hissi arıyordum. Kahramanın ve dolayısıyla anlatıcının o etkileşimsizliği, kıpırdamazlığını destekleyecek bir ortama ihtiyacım vardı. Büyükşehir, burada İstanbul’u kastediyorum buna uygun bir yer değildi. Çünkü İstanbul dışında bütün Türkiye taşra halini almış bugün. Issızlık ve terk edilmişlik. Kendi haline bırakılmış olma, çırpınış ve unutulmuşluk bu ülkenin Anadolusu’nda yaşanan tarihin özet kavramları. Bütün taşra şehirleri, kasabaları bizde de AVM olsun, bizde de zincir kafeler açılsın istiyor. Bu unutulmuşluk halinin insanlarda yarattığı açgözlülük ve zalimliğin aynı şekilde bundan intikam almak hissinin yaşandığı yerlerdir. Hepsi birbirinin aynısı şehirler artık taşra kentleri... Bu, bir kültüründen kopma/koparılma meselesi. Nasıl unutuyoruz? Cevabı basit: Kültürümüzden koparılarak. Önce çirkinleştirip yok ediyoruz. Sonra kolayca gerçekleşiyor her şey? Bursa’yı hatırlayalım. Bir Osmanlı başkenti bu kadar kısa sürede, bu kadar çirkinleştirilebilir miydi? Yeşil Cami ve Ulu Cami şehrin merkezinde olmasına rağmen görülmez halde şu an. Yeşil Cami’den, Ulu Cami’den daha Osmanlı daha Türk bir şey var mı? Her anlamda sosyal ve kültürel sürekliliğin yok edildiği bir sistem içerisindeyiz ve taşrada bu çok hızlı ve kolayca oluyor.
Bütün bir ülke olarak kolayca unuttuğumuz hep söylenir zaten.
- Ülke olarak kullandığımız öncelikli savunma mekanizması inkâr. Önce inkâr ediyoruz, sonra unutuyoruz. Ben, 1964’te Adapazarı’nda doğdum. Çocukluğum orada geçti ve o yıllarda bu ülkedeki Ermeni nüfusundan hiç haberdar bile değildim. Sanki Adapazarı’nda hiç olmamışlar gibi. Sanki bu topraklar ezelden beri bizim yaşadığımız topraklarmış gibiydi. Ben 1800’lerin sonunda her üç kişiden birinin Rum veya Ermeni olduğunu öğrendiğimde şoke olmuştum. 100 sene bile sürmemiş bu yok ediş, herkes varlıklarını inkâr etmiş kolayca. Bu ancak bireysel veya toplumsal hafızayı devre dışı bırakmakla mümkün oluyor. Bu toplumdaki herkes inkâr ederek ve unutarak tedavi peşinde. Bunun içinde çok ağır suçlar var. Geçmişten gelen günahların gölgesi düşüyor üzerimize ve bu huzursuzluk içinde yaşıyoruz. İnkâr, unutmak ve çarpıtmak mekanizmalarını kullanıyoruz. Günahkâr bir toplumuz çünkü biz! Bu topraklardaki kötülüğü görmezden gelmek beni çok sinirlendiriyor, öfkeleniyorum.

Siyasi değil ahlaki buhran yaşıyoruz
İÇİMİZDEKİ ŞİDDETLE HESAPLAŞMALIYIZ

Tarihsel geçmişi uzun olan bir kötülükten söz ediyorsun, sanırım.
- Biz tarih boyunca, şiddet temelli marifetlerimizle övünen bir toplumuz. Gecikmiş medeniyetten, bozulmuş medeniyetten ve şiddetten mürekkep bir toplumuz. Haliyle onunla yüzleşmemiz mümkün değil. İçimizdeki şiddetle hesaplaşmaya kalkacak olsak, geriye daha geriye, en geriye kadar gitmemiz gerekir ve dipsiz bir çukurda olduğumuzu fark ederiz. Toplumsal olarak içimizde barındırdığımız şiddetle hesaplaştığımızı düşünmüyorum. Hesaplaşma dediğimiz zaman olayı nereden başlatacağız? Bireyin içindeki şiddetle hesaplaşabilmesi gerekir. İçimizdeki şiddeti masaya yatırdığımızda ne gördüğümüz önemli. Şiddet derken illa fiziksel bir şeyden değil, ruhsal veya sosyal anlamda birçok uygulanan şiddetten de söz ediyorum.
Romanda da ‘Dünya Ağrısı’nı çeken kahramanlar Mürşit ve Madenci de aslında ‘unutamadıkları’ için bu haldeler.
- Dünya acısı dediğimiz şey aslında ‘insan olmanın gereğini yerine getirememekten’ kaynaklanan bir ağrı. Çünkü bir kötülüğe göz yummak, onu görmezden gelmek, başını çevirmek insan olmaya aykırı bir şey. Ona ortak olmak demek. Suçun izleyeni de suçun işleyeni kadar suçludur benim gözümde. Biz suçun işlendiğini bildiğimiz halde ona sırtımızı döndüğümüz zaman içimizde bir ağrı olur. Çünkü biliriz ki arkamızda bir kötülük işleniyor. Ve bilmiyormuş gibi yapmak dünyada suçtan daha ağır bir yük. Suçu işleyen itiraf eder veya edebilirse bir şekilde huzura kavuşur. Ama görmezden gelmenin yarattığı çok daha büyük bir ağrı var. Tabii dünya ağrısı denen kavram, Alman yazar Paul Friedrich Richter’in yarattığı bir kavram olan ‘weltschmerz’i ben ‘sebepsiz keder’ olarak kullandım. Dünya ağrısı aslında hepimizin içinde olan varoluşsal bir ağrı. Bu kitabın ve karakterlerin özelinde ikisinin de geçmişinde ağrıya sebep olan bir şey var. İlginç olan şu: Onu başkaları suç olarak görmüyor, kimse onları bunun için yargılamıyor. Dolayısıyla bu görmezden gelmek, olmamış gibi yapmak, bu sahtekârlık ve ikiyüzlülük beni çok fazla ilgilendiriyor. Bu durumun toplumumuzu giderek asal karakteri olduğunu düşünüyorum. Bundan dolayı da çok mutsuzum.
Romanda değindiğiniz, Maraş Katliamı’nın 35’inci yılı bu sene. Yakın zamanda Dersim’den özür dilenir gibi oldu ama Maraş Katliamı, Sivas Katliamı ve daha birçok toplumsal hadiseyle hesaplaşmış değiliz hâlâ.
- Benim mutsuzluğum ve ümitsizliğim de tam burada başlıyor zaten. Çünkü bunun cevabını bulamıyorum. Biz yüzleşmekten daha fazla kaçınarak, bununla yüzleşmek isteyenleri, yüzleşmemiz gerektiğini söyleyenleri daha da şiddetle kıpırdayamaz hale getirerek hayata devam edemeyiz. Biz daha Dersim’i orada yaşananları tam olarak çözüme kavuşturamadık ki... Dahası, Sivas Katliamı zamanaşımına terk edilmişken, Maraş Katliamı ile yüzleşilmemişken yaşanan başka şeyler var. Bugünden söz ediyorum, Roboski’de yaşananları hatırlayalım! Roboski ile ilgili bir kız çocuğu feryat ediyordu; “Bize niye bunu yaptılar, biz her şeyi yapmıştık, Türk bile olmuştuk” diyordu. Bu cümleye bulamadığımız izahtır dünya ağrısı. Önce bu cümlenin ağırlığıyla yüzleşmemiz gerek. Bu insanlar kabul edilmek, insan gibi yaşamak için her şeye razıydı. Kimliklerini bile bir kenara koymuş, ‘özünü unutmuştu’ hepsi. Güneydoğu bu hikâyelerle dolu. Ağzını açtığı için yedi sülalesinin kemiklerini arayan insanlar yarattılar. Cumartesi Anneleri hâlâ gözümüzün önündeyken biz yaşamaya nasıl devam ediyoruz? Bunu anlamaya çabalarken bile çok zorlanıyorum. Geleceği karartan şey bu biraz da. Sivas’ı hepimiz televizyonda seyrettik. Ne yaptık, ne yapabildik? Hesap bile sorulmadı o insanlara. Hukuki rezaletten söz etmiyorum. Bu büyük kötülüğe yol açmış olmaktan, siyasi veya ideolojik tortulardan kurtulduktan sonra o kötülüğün temeline inmekten söz ediyorum. Bunun bir ideolojisi yok. Kötülük orada duruyor ve o kötülüğe ideolojik kalkanlarla yaklaşamayız? Bir insan olarak bu insanları nasıl katlettiğimizi veya katlettiklerini sorgulamayız.
Çok öfkeli olduğunuz ortada... Bunun başka sebepleri var mı?
- Çünkü kendimi çaresiz hissediyorum. Öfkem zaten bu çaresizliğin dışavurumu. Topluma dair sorduğum sorular karşısında kendimi çaresiz hissediyor ve haliyle öfkeleniyorum. Gezi Direnişi’nin biraz umut vermesinin sebebi de buydu zaten. Ahlak krizi, ahlak buhranı içerisindeyiz, derin bir ahlaki çöküntü içerisindeyiz. Bunun adı siyasi buhran falan değil ahlaki buhran. Bu insanlıkla, ahlaki olarak açıklanabilecek bir şey. Son yıllarda dikkat ettiğim bir şey var; çok kolay yalan söylüyoruz. O kadar basitçe bu yola başvuruyoruz ki inanılır gibi değil. Birbirimizin gözünün içine baka baka yapıyoruz bunu. İktidardakiler de, halk da yapıyor. Aile içinde bile bu yalanlar kolayca söyleniyor. Yalan yalandır, küçüğü büyüğü olmaz. Bu da bir kültür halini aldı. Toplum olarak yalan söylemezsen, özür dilemek zorunda kalacağını biliyorsun. Özür dilemeyi bilen bir toplum olmadığımız gibi bundan nefret ediyoruz. Sanki hep kazanılması gereken bir rekabetin, maçın içindeymişiz gibi yaşıyoruz. Baba evladından, koca karısından, patron çalışanından, iktidar halktan asla özür dilemez dahası yalanlar sıralar art arda.
Romanın başından itibaren Mürşit’in kabuslarına giren ve sonunda öldüğünü bile bilemediğimiz Cumhur, aslında onun içindeki karanlığın, kötü tarafının simgesi sanki?
- Çünkü, zaten Cumhur’un kelime anlamı halk demek ve cumhurlar ölmez! Bu romanın umutsuzluğu da orada yatıyor. Cumhur kimliğinde bütün bir tarih yatıyor. En başından beri konuştuklarımızın hepsini cumhurlar yapıyor. Birey olmayan toplumların sorunudur bu. İktidarların amacı da bireyler olmasını, bireylerin çoğalmasını önlemektir. İktidar her zaman sınırsız güç arar ve ona bu gücü cumhur verir. Bugünün veya dünün iktidarı değil, her zaman iktidarın amacı budur. O yüzden, evet, Cumhur kötü tarafın simgesi ve hepimiz o tarafta duruyoruz.

25 yılın iyileri ve kötüleri

Edebiyattaki 25’inci yılınız. Geriye dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Bir kere birçok insana, yazara oranla çok şanslı olduğumu söylemeliyim. Hiçbir zaman yayımlanma sıkıntısı çekmedim. 1989’da Yunus Nadi Armağanı’nı aldığımda iki yazım yayımlanmıştı. İyi veya kötü bir ismim bile yoktu. İsimsiz bir yazar olarak ödül aldım. İyi olup yayımlanmayan birçok yazar olduğunu biliyoruz edebiyatta. Benim kendi yazarlığım açısından asıl ve en anlamlı başlangıcım ‘Mağara Arkadaşları’ ile oldu. Fakat daha ilk kitapta ödül almama rağmen Aziz Bey Hadisesi’ne kadar hiç ilgi görmedim. Kendi halinde bir yazar olarak üzerine tek kelime yazılmayan bir isimdim. Yazdıklarımın kapılar kırmasını beklemiyordum elbette ama Mustafa Kutlu ve Füsun Akatlı gibi iki ismin çok kıymetli yazısı haricinde neredeyse yazı bile çıkmadı hakkımda.
‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’ sıradışı bir etki yarattı ama.
- ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’ yaşadığım en şaşırtıcı yayıncılık ve yazarlık tecrübesidir. Böyle bir satış bekleyerek yazmadım. ‘Osmanlı’da Adet Merasim ve Tabirler’ diye Abdülaziz Bey’in bir kitabını okumuştum. Çok ilgimi çekti, çok etkilendim ve hiçbirinin o tarihlerde devam etmediğini gördüm. 100 sene sonra bugünden de bir şey kalmayacak, bari 70’li yıllardaki hayatımızı yazayım diyerek yazdım. Büyük satışlara ulaşması beni çok şaşırttı. Yazarlık hayatımda önemli bir değişikliğe sebep olmadı asla, kaç sattığını tam olarak bilmiyorum bile. Ama o kitabın okurlarının yüzde 90’ı benim adımı bilmez. Bazı kitaplar eserdir, bazıları yazardır. Birçok kitap vardır yazarın önüne çıkar. ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’ de yazarın önüne geçmiş bir kitaptı. Çok da hoşuma gider bu durum.
25 yıl içinde sizce en önemli, gurur duyduğunuz olaylar nelerdi?
- Sadece 25 yılın değil, genel olarak Türkçe edebiyatın en önemli olayı Orhan Pamuk’un Nobel almasıdır. Onun yazdığını onun kişiliğini sevip sevmemek ayrı bir şey. Ama Orhan Pamuk’un Nobel ödülü alması kadar önemli bir olay daha yoktur Türk edebiyatında. Yurtdışında Türkçe yazmanın gururunu sağlayan bir olaydır bu. Türkçe yazıyorum, Nobel almış bir dilde yazıyorum diyebilecek özgüvenim var artık benim. Ben dilimi çok seviyorum, yazarlığım için hayat ve dil çok önemli. Türkçeyi dünyaya ispatladı Orhan Pamuk.
Yazarlığımın yanında yayıncılık da yaptığım için, benim bulunduğum dönemde ekip olarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ı YKY etiketiyle yayımlamış olmamızdır diğer bir önemli olay ve beni mutlu eden hadise. Kim ne derse desin Tanpınar YKY’nin yazarı olmasaydı Türkiye’de bu kadar tanınır olamazdı. Onu kuşaklar ve ideolojiler üstü yaptı o ekibin gayretleri. Akademik ve dar bir çevreden genel bir okur çevresine genişletti okunurluğunu. Şimdi eskiden olduğu gibi Dergâh’tan yayımlanmaya devam ediyor, çok da güzel hazırlıyorlar ama YKY etkisi yadsınamaz. Bu açıdan bakınca Tanpınar’a okuru ve yazar olarak bir borcu ödeyebildiğime inanıyorum. TRT’ye Sait Faik’in öykülerini uyarladığım zaman da Sait Faik’i çok daha yakından tanıdım. Hiç öyle okumadığımı fark ettim o zamana kadar. Sait Faik’in derinliğini, onun ne demek olduğunu bu proje sayesinde anlamıştım.
25 yılda sizi en çok üzen hadiseler nelerdi peki?
- Ali Teoman’ın ölümü beni çok üzmüştür. Onun yazdıklarını takip eder yeni yazacaklarını merakla beklerdim. Bir jüri toplantısı için aradığım zaman hastaneye yatırıldığını ve ameliyat olacağını öğrenmiştim. Hemen ziyaretine gittim. O zaman öğrendim beyninde tümör olduğunu. Gencecik bir adam, hayranı olduğum bir yazardı. Ameliyat başarılı geçti ama birkaç yıl sonra vefat ettiğinde Türkiye’de değildim ve cenazesine gidemediğim için çok üzülürüm hâlâ. Bunun dışında, Leylâ Erbil’in ölümü üzmüştür beni. Onunla tanışmış olmak benim için her zaman önemlidir. Büyük onur duyarım bundan. Bir de YKY’den ayrılmış olmak da ayrıca üzmüştür beni. YKY’den çıkan kitaplar bugünün nitelikli okurlarını ve haliyle yazarlarını doğurmuştur. Unsur ne kadar çok olursa sonuç da o kadar iyi olur. YKY bu yönde çok büyük bir etkide bulunmuştur ve buna vesile olan ekibin bir parçası olmak beni çok mutlu ediyordu. Haliyle o ekibin dağılması üzer hâlâ beni.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle