GeriKelebek Sinemanın nesine tutulacağım aslında ben sinemayı sevmem
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    4
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sinemanın nesine tutulacağım aslında ben sinemayı sevmem

Sinemanın nesine tutulacağım aslında ben sinemayı sevmem
refid:5175839 ilişkili resim dosyası

Sıradan olmayan, zor, başarılı, zeki ve her şeye kuşkuyla yaklaşan biriyle röportaj yapmak kadar ürkütücü bir şey olamaz herhalde. Hele bir de karşınızdaki henüz En İyi Film dalında Altın Portakal almış bir filmin, haliyle egosunun yükselmiş olduğunu düşündüğünüz (sonradan yanıldığını anlamak o anı kurtarmıyor ne yazık ki!) yönetmeniyse iş daha da zorlaşır.

İşte, C Blok, Masumiyet, Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası ve en son da önümüzdeki ay gösterime girecek Kader ile bizi derinden etkileyen, hayatı sorgulamamızı, acıyı, aşkı ve yalnızlığı anlamak için düşünmemizi sağlayan Zeki Demirkubuz’la röportaj yapmaya giderken böyle bir ruh hali içindeydim.

Onu, Antalya’da bir hafta süren festivalde daha yakından tanımaya çalıştım. Ama karşımda, sıcak gülümsemesine rağmen o kadar kendine dönük biri vardı ki, "röportaj yapabilir miyiz?" diye sormak bile hayli zamanımı aldı. "Kolay sorulardan ve övgüden hoşlanmam, ona göre" demişti. Neyse ki, İstanbul’da kapısını çaldığımda, karşıma Beşiktaş formasıyla çıkınca rahatladım biraz. Filmlerini, sinemasını ve Altın Portakal’ı kısa geçersek hiç olmazsa aynı takımı tutan iki kişi olarak Beşiktaş muhabbeti yapabilirdik. Yaptık da. Ama iki saati aşkın bir süre, enine boyuna sinemayı, Şerif Gören polemiğini, Zeki Demirkubuz’u ve anlaşılmayana duyduğu ilginin sinemasına nasıl yansıdığını konuştuktan sonra. Bizi annesi Nurhayat Kavrak’ın kucağında gülücüklerle karşılayan 50 günlük kızı Yazgı ise röportaj bittiğinde babasının birkaç gün önce eve getirdiği heykelcikten habersiz, uykuya dalmıştı bile.

Altın Portakal getiren filminiz Kader’den önce her şeyin başına dönmek istiyorum. Zeki Demirkubuz’u hayata dair sorular sormaya ve bunları perdeye yansıtmaya iten şey nedir?

- Bana "hayat nedir?" sorusunu sordurtan, kuşku duymamı sağlayan Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Dostoyevski, Batı karşıtı ve ülkesi Rusya’nın tüm meseleleriyle ilgili öfkeli bir adam. Ama hikayelerini yazmaya başladığı zaman ne milliyetçiliği ne de imanı kalıyor.

Siz de sosyalist olmanıza rağmen filmlerinizde politik konuları öne çıkarmıyorsunuz. Daha çok insan doğasına odaklanmış durumdasınız. Acıyı, yalnızlığı, aşkı anlatıyorsunuz.

- Dünyanın adaletsizliğini herkes kadar ben de biliyorum, bu konularda acı çekiyorum. Bunları anlamak için özel zekaya gerek yok. Ben kendimi insan ruhunun belgeselini yapmaya çalışan bir sinemacı olarak görüyorum.

Çözebildiniz mi insan ruhunu peki?

- İnsanın başlangıcından bugüne büyük bir bilinmezlik var. Fiziksel olarak büyük yol kat edildi. DNA’nın çözülmesine kadar gelindi. Ama insan ruhuna dair bilinen bir şey yok. Kansere çare bulunmak üzereyken aşk acısına, ihanete, yalnızlığa en ufak bir çare bulunamadı. Sinema anlaşılmazlıktan gelen büyük bir alan açıyor.

12 EYLÜL BENDE HİÇ İZ BIRAKMADI

12 Eylül’ü bizzat ve acılarla yaşamış biri olarak bir 12 Eylül filmi yapmazsınız yani?

- İnsanın zaten bildiğini anlatmaya gerek duymam. 12 Eylül’ü birebir yaşadım. Bu ülkede çok büyük işkence görmüş az sayıdaki insandan biriyim. Ama yaşadıklarım bende hiçbir iz bırakmadı. Tüm bunların neden olduğunu biliyorum çünkü. Askerlerin darbe yapmasını, işkence yapılmasını anlayamayacak ne var? Asıl derdim, bunu insanlara hangi içsel dürtülerin yaptırdığı olabilir, o kadar. Yargıç değilim, hak aramıyorum. Anlamak zorunda olan biriyim. Nietszche’nin dediği gibi yüksek ve soğuk bir dağda yalnız kalırsak anlayabiliriz her şeyi.

Anlamak için yalnız olmak gerekir diyorsunuz. Filmlerinizde de sık sık karşımıza çıkan "yalnızlık" nedir sizin için?

- Yalnızlık birey olmaktır. Arkamda hiçbir töre, ideoloji yok benim. Herkesin kendini bir yere ait hissettiği bir dünyada bunu yapmak zor tabii. Tek başımayım. Ama bunun bir nimet olduğunu düşünüyorum.

Ne zamandan beri böyle düşünüyorsunuz? Cezaevinin bunda etkisi nedir?

- Cezaevi herkeste farklı etki yapar. Benim kaderim ise şuydu: Serseri sokak çocuğunun, hapiste Balzac ve Dostoyevski ile tanışması, hayat ve kendisi hakkında sorulacak soruları bunlar sayesinde sormaya başlaması ve sonra günün birinde sinemaya gelip, film çekmesi.

SOSYETE KIZINI ANLATACAĞIM

Kader’de varoşlarda geçen tutkulu bir aşk hikayesi anlatıyorsunuz. Ve bu dünyayı perdeye çok iyi yansıtıyorsunuz. Bunda o dünyayı tanıyor olmanın ne kadar rolü var?

-İnsan empatiyle, gözlemleriyle de her şeyi anlatabilir. Bu dünyayı çok iyi biliyorum ama bilmesem de bunları yazabilirdim. Sonraki filmlerimde göreceksiniz zaten. Bir sosyete kızının dünyasını, bir siyasetçinin veya bir subayın hayatını da aynı incelikte anlatacağım.

Filmlerinizde sık sık işlediğiniz tutku ne anlama geliyor sizin için?

- Dostoyevski, Budala’nın önsözünde, "Tanrı’ya giden yolun başlangıcında tutku vardır" der. Bu sapıkça bir tutku da olabilir, bir kadına duyulan tutku da. Kader’i böyle bir tutkunun ne kadar önemli olduğunu ve ne kadar unutulduğunu göstermek için yaptım. Ayrıca bütün gençliğim kızlara hastalanacak kadar aşık olmakla geçti. Bunu biraz derinleştirdim, kaşıdım, kanattım ve ortaya Kader çıktı.

Sinema da bir tutku mu sizin için?

- Sinemanın nesine tutulacağım? Aksine ben sinemayı sevmem. Sinemanın benim için tek mucizevi yanı özellikle geceleri tek başımayken bana yaşattıkları. Gündüz gördüğüm bir fotoğraf kafamı kurcalıyor. Bir anlık bir gözlem zaman içinde gelişip filme dönüşüyor. Bunu insanların önüne koyup, hakikat duygusuna çeviriyorum. İşte bu mucizevi bir şey. Bunun dışında sinema bana angarya, bir sürü insanın oyuncağı, atlama tahtası gibi geliyor. Utandıran yanları daha fazla.

Övgüden neden hoşlanmıyorsunuz?

- Çünkü insanlar birbirlerini överek köle haline getiriyor. Benim de hoşlandığım anlar olabilir ama bunun ne anlama geldiğini bilecek kadar akıllıyım. Övgünün kölesi olamamayı öğrendim.

Eleştirilmekten hoşlanır mısınız peki?

- Çok eleştirilmeyi de sevmem. Eksikleri başkasından görmek istemiyorum.

Sinemaya nasıl başladınız?

- Zeki Ökten’le tanışınca oldu her şey. Ve tesadüfler. Sinemaya duyduğum ilginin bir iki film yaptıktan sonra farkına vardım.

Daha yüksek bütçeli bir film çekecek misiniz ileride?

- Çekmeyi düşündüğüm, Hollywood filmini andıracak, varoluşçuluk üzerine bir hikayem var. Bütçesi 50 milyon doları aşacak belki.

SİLAH DAYASALAR DA SMOKİN GİYMEM

Ödül törenlerinde sahneye kot pantolonla çıkmak, takım elbise giymemek bir tavır mı?

- Hayır. Ama zaten filmimi veriyorum, vaktimi ayırıyorum, oraya da gidiyorum. Ne giyeceğime karışmasınlar artık. Bu kimseye bir garez değil. Hayatı boyunca kıyafet yüzünden sopa yemiş bir insanım. Hapiste aylarca iç çamaşırıyla yaşadım, yatılı okulda başıma gelmeyen kalmadı. Cannes’da da smokin giymedim. Kafama silah dayasalar giymem.

Ödül törenlerinin de kuralları var işte!

- Olmasa ne güzel olurdu oysa. Kapanışa sahneye Beşiktaş tişörtüyle çıkıp, bir espri yapmak isterdim. Herkes çok ciddi, eğlence duygusu yok. Cem Yılmaz’a kimse karışamıyor. Sahneye fırlayıp, espri yapınca herkes gülüyor. Onun yaptıkları gecenin en güzel yanıydı. Törenin sonunu Cem Yılmaz sayesinde getirebildim. Buna farklı bakıyorsak, başka şeye de farklı bakalım.

Oyuncularınızın doğaçlama yapmasına izin veriyor musunuz?

- Hayır. Ama benim kadar konuya vakıf, sahneye hakim, mesela Cem Yılmaz gibi biri karşıma çıkarsa izin veririm.

BEŞİKTAŞ BENİM İÇİN AŞK GİBİ BİR ŞEY

Beşiktaş benim için bir istisna. Her insanın zayıf bir yanı vardır hayatta. Beşiktaş aşk gibi bir şey. Orada nedensiz, sadece sonuçları kabul etme gibi bir durum var. Tüylerimi diken diken eden olayları İnönü’de yaşıyorum. İnanç üzerine var olduğunu söyleyen topluluklarda bile Beşiktaş seyircisindeki o ateşi, karşılıksız verme duygusunu göremiyorum. Son haftaki maçta gözlerim doldu. Bir taraftar düşün, Şeref Bey ve Baba Hakkı’ya gönderme yapıp, "ŞEREFinizle oynayın HAKKInızla kazanın" diye pankart açıyor. Beşiktaşlı olmak için işte böyle haklı gerekçelerim de var.

20 MİLYON SEYİRCİ İSTİYORUM AMA KENDİMDEN ÖDÜN VERMEM

Kişiliğimin yok sayılmasından ve kendime göre kurallarım var diye marjinal olarak algılanmaktan hoşlanmıyorum. 3-4 milyon değil, 20 milyon seyirci de isteyen biriyim. Ama ödün vermem. "Seyirciye yavşaklık yapmam demek" neden beni marjinal hale getiriyor, biri bana anlatsın.


Bir sürü insan Şerif Gören’in bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olanları

Kader’in yan ödülleri almadan, doğrudan En İyi Film seçilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Ödülü bir gül gibi düşünürsek, yapraklarını budamışlar, sapını verdiler. Bu da anlaşılır bir şey.

Ben pek anlayamadım!

- Jüri dediğin 9 insan. Hepsinin ayrı beğenisi var. Ayrıca hayat politik bir şey. Dengeler var. Bu ülkede Müslümanların AB savunucusu, CHP’nin de Avrupa karşıtı olması kimseyi şaşırtmıyor mu? Bu kötü bir şey değil belki. Jüride de durum aynı. Biri benim filmimi sevmiştir, diğeri başkasınınkini. Gülün sapını da Zeki’ye verelim dediler.

Sap demeyelim isterseniz, gülü size verdiler.

-Sap dediğim şeyi küçümsemiyorum. Ana gövdeyi kastediyorum. Yanlış anlaşılmasın!

Antalya’da herkes, Şerif Gören’in jüri başkanı olduğu bir yerden Zeki Demirkubuz’a bir şey çıkmaz, diyordu. Böyle bir endişeniz oldu mu?

-Endişem olmadı çünkü Şerif Gören’in jüri başkanı olduğunu duyduğumda festivale katılmamaya karar verdim. Ankara Film Festivali’nden de jüri başkanı Şerif Gören diye çekilmiştim. Şerif Bey bunu duymuş haber göndermiş, Zeki’ye karşı kötü bir duygum yok, diye. Ben de inanıp Antalya’da verdim Kader’i.

Şerif Gören’le aranızda ne var?

- Ben de bilemiyorum. Benim için Şerif Gören, Yol’un yönetmenidir. O kuşakta en sevdiğim bir-iki yönetmenden birisidir. Yaşadığımız bir olay da yok. Zaten duyduğuma göre Kader’e karşı bir tavrı yokmuş, ama Eve Dönüş filmini daha çok sevmiş ve ödüller ona gitsin istemiş. Bu da onun hakkıdır. Ama jürinin kararı değişmediğinde jüri başkanının tepki gösterip olayları buraya getirmesi hoş değil tabii. Bir sürü insan onun bana düşmanlığı varmış gibi algıladı olayları.

PARA, ŞÖHRET TABİİ SİNAN ÇETİN’E VERİLECEK

Sinan Çetin’le eski evimde komşuydum. Ben sabahın köründe penceremde sigara içip, sokaktaki kedi köpekleri izleyerek ağır anlamlar çıkarırken, o işten dönerdi. Para, şöhret tabii ki Sinan Çetin’e verilecek. Bu bedeli ödeyenlere verilecek. Bir eleştirim yok ama ben yapamam.
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle