Serdar’ın seyir defteri-4

Güncelleme Tarihi:

Serdar’ın seyir defteri-4
Oluşturulma Tarihi: Mart 09, 2004 12:38

Erzurum’a zar zor vasıl olduk, artık Ağrı’ya da kapağı atarız bir şekilde - Saat 5’te son bir otobüs varmış ama... - Bütün gün yalan dolan dinlemek kaderim mi benim - Kılıçaslan Otel’in söz verdiğim acıcık reklamı - Horasan’daki kahvede bir taksici ve bir çığırtkanla geçen bir iki saat - Devletin çirkin ve güzel yüzü...

Serdar’ın seyir defteri - Yıldız tarihi 2004 - Erzurum-Eleşkirt-Ağrı yolu, saat 17.00-20.00

Haberin Devamı

Geceyi Erzurum’da geçirmek istemiyorum, bir an önce Ağrı’ya gitmem gerek. DHA Erzurum Büro’dan Cem gelmiş beni karşılamaya. 5 otobüsünü yakalamak için otogara fırlıyoruz. Vardığımızda (Erzurum’a benim daha önce şahit olmadığım kadar kar yağmış bu sene. Yolun iki yanında belki 2 metre kar var.) saat tam 5 ama 5 otobüsü ... 10 dakika önce kalkmış. Anadolu’da böyledir. 5 otobüsü 6 da da kalkabilir, 4.30’da da. Belli olmaz!

Kamyonetle peşine düşüp yakalamaya çalışıyoruz, nafile. Cem “Abi bu gece yat burada, sabah gidersin” diyor, “Zaten bak hava da iyice karardı, tipi var... Yolda kalırsın!”

İnat ediyorum. Zaten uçak yüzünden yarım gün kaybettim, ne olursa olsun gideceğim!

Bir minibüs çeviriyorum, 13 kişilik bir minibüs. Çok değil, 14-15 kişiyiz içinde. Üstümde muflonlu palto, balıkçı yaka kazak, kalın yün çoraplar... Sıcaktan fenalık geliyor. Solumdaki adam beni sigaya çekiyor, tipimden şüphelendi herhalde. Dizdize oturuyoruz, paltomu çıkaracak kadar bile yer yok. En kötüsü, iki sıra arası o kadar dar ki, sol dizim dayanılmaz şekilde ağrıyor. Kıvranıp duruyorum. N’oldi? diyor solumdaki merakî. “Dizim ağrıyor, yerimde duramıyorum, uzatamıyorum, canım acıyor!” diyorum susturmak için. Susacağı yok, “Geçmiş olsun, hasta mıdır dizin? Nen var?” Kafam bozuluyor sonunda, “Kurşun var da dizimde, kıvıramıyorum!”

Haberin Devamı

Ne de olsa “bölge insanı”: “Ya Dewlet’tiiir, ya Örgüt’tüüür, yani ikisi de tehlikelidiiiir”, bir daha benden yana bakmıyor artık.

Tipiyi yara yara, karanlığı dele dele, çukurlara düşe çıka ve muntazam aralıklarla sigara içme yasağını delmeye teşebbüs eden şoförü döve döve, 8’e doğru, iki buçuk saatte varıyoruz Ağrı’ya.

Gece Ağrı ıssız. Gece Ağrı soğuk. Gece Ağrı zifirî. Gece Ağrı kasvetli...

Ahmet Abi (Özbilgi), oğulları Fırat ve Fatih beni yine krallar gibi ağırlıyorlar.

 

*

Serdar’ın seyir defteri - Yıldız tarihi 2004 - Ağrı, 3 Mart Çarşamba

Bütün gün yalan dinliyorum. Yalan, bayağı, bildiğiniz yalan...

Ağrı’da Belediye Başkanlığı seçimine 8 parti giriyor, 7’sinin adayı, birinin de İl Başkanı ile tanışıp sohbet ediyorum. Sekizi de yemin billah bütün aşiretlerin arkalarında olduğunu, seçimin çantada keklik olduğunu iddia ediyorlar bana, gözümün içine baka baka.

Haberin Devamı

- Vallahi mi?
- Wallahi bah!
- Yahu en az 7’niz yalan yere yemin ediyor. Bu seçimi bir kişi kazanmayacak mı?
- Öbürleridir begim yalan soyleyen, biz baglamişiz işi. Kesindir!

Ağrı’da çoğunluk Kürt. Aşiretlerin biti yeniden kanlanmış son senelerde...

Neyse, siyasî yorumları Hürriyet’e saklayalım.

Ağrı. Ben, doğma büyüme İstanbullu, nasıl “İstanbul Türkiye’nin en büyük köyü” diyorsam gocunmadan, Ağrılı dostlarım da gocunmasınlar, Ağrı kocaman bir köy. Ortalıkta gezen sığırlar, son 3 ayda büyümüş olan çukurlar (asfalt her yerde çökmüş), dizboyu çamur, yolun ortasında birikmiş sular, kaldırımda akan dereler... Sanki İstanbul’un varoşları mubarek!

Ama asıl acıklı olan Ağrı’nın, Ağrılı’nın kasveti...

Yarından en küçük bir beklentileri yok. Bugün de zaten yaşamıyorlar ki... Akşam 6-7 oldu mu sokaklar boşalmaya başlıyor, karanlığı delen sokak lambalarının altında, tipide uçuşan karlar ve çivi gibi soğuk, sokaklar boş. Fatih beni bir lokantaya götürüyor. Garsona “Ne yiyeyim?” diye soruyorum. “Hocam sana bir çiken salat vereyim, müşteriler çok seviir” diyor. Fatih dayanamıyor, “Çiken salat nereden çıktı yahu? Bu dediğin tavuklu salata değil mi?” Sırıtıyor garson, “Heee!”

Geçen seyahatten tecrübeliyim, sorulmadan, “Kapalı ayran” diyorum.

Haberin Devamı

Aralıkta cartlak kebabı yemeye götürmüştü Fatih beni, “Abi sen şimdi bir kadeh rakı da içersen bunun yanında” dedi, ben de sazan gibi, “E herhalde, kayar...” deyince, garsonla ikisi kahkahayla güldüler, “Abi burada içki bulamazsın!”

Sosyal hayat sıfıra yakın. Nakıs değilse eğer. Daralıyor gençler Ağrı’da. İşsizlik, ümitsizlik, çaresizlik, hayalsizlik...

Yani açılan Otel Kılıçaslan’da yatıyorum. Patron aşağıda, televizyon salonunda çay ikram ediyor bana. “Biraz reklamımıza yaparsın değil mi? diyor; Yeni açtık burayı, biraz duyursak fena mı olur?

”Söz, diyorum, burası hakikaten güzel bir otel, bahsederim yazımda.”

Gündüz politikacılar, kahvede oturan insanlar, tablacılar (el arabasıyla sakatat, meyve, canlı tavuk filan satan pazarcılar yani), esnaf (bir ayakkabıcı, bir kasetçi, zahireci, asker malzemesi satan biri, bir oduncu... vs)... önüme gelen herkesle seçimleri konuşuyorum. Bütün gün.

Haberin Devamı

Gece, herkes kahvede Türk takımlarının Avrupa maçlarını seyrederken, ben çıkıp geziyorum. Kaldırımları arşınlayan genç öğrencilerle sohbet ediyorum (kimi Muşlu, kimi Erzurumlu, Tuncelili...), sonra bir taksi durağına giriyorum, gece 11’e kadar sohbet ediyoruz, hepsi dertli. Arada bir telefon geliyor, fırlayıp gidiyor biri, 10 dakikada dönüyor, en uzak mesafe zaten yarım saat...

Ağrılılar ikram etmeyi, ağırlamayı çok severler, birine “Selamınaleyküm” dedin mi, çay içirmeden bırakmaz artık seni. Ben de 4-5 günde herhalde bir 10 demlik çay içmişimdir kıtlama, tarçınlı veya sade...

Midem artık alıştı neyse...


*

Serdar’ın seyir defteri - Yıldız tarihi 2004 - Horasan, 4 Mart Perşembe

- Ahmet Abi, ben öğleden sonra Kars’a geçeyim artık, ancak yetiştiririm orayı da...

- O zaman sabah erken çıkacaksın buradan, yoksa Horasan’da kalırsın. Otel de bulamazsın kalacak...

Sabah bir iki kişiyle (özellikle de aşiret reisleriyle) sohbet ediyorum, 10’da bir otobüse atlayıp (pırıl pırıl, iki katlı bir otobüs) 11.30’da Horasan’dayım.

Haberin Devamı

Horasan’ın otogarı benim bildiğim 20 senedir hiç değişmedi. Bir çamur deryası, iğrenç bir yer. Kimsenin düzeltmeye niyeti yok... Meyve kurusu, leblebi çekirdek, pil-kalem-tornavida vs satan tablacılar, son kullanma tarihi geçmiş yiyecekler satan bakkal, iki otobüs yazıhanesi, bir de burun direği kıran umumî kenef...

- Kars’a otobüs var mı?
- Geç abi şu kahvede otur, gelince biz sana ses ederiz.
- Kaçta gelir?
- Biiir, bir buçuuuk... Belli olmaz!

Geçip oturuyorum küçük kahveye.

Ortada bir kömür sobası. Etrafında 6-7 masa, örtü niyetine mavi desenli muşamba çivili. Yerler ahşap, mazotla cilalı... Duvarda bir Horasan firmasının reklam-takvimi...

Kahvehanenin sahibi genç, temiz yüzlü biri. Çığırtkanla sohbet ediyor. Tek hayali bir taksi almak. Taksicilik yapmak. Müşteri beklerken kahvede oturan taksiciyle maliyet hesabı yapıyorlar sürekli. “Köye gidiş 30 milyon. Bunun 10 kağıdı benzin, temiz 20 kalır. Ben 20 kağıda taşırım anasını satayım. (Pis bir yağmur yağıyor dışarıda. Simenon’un kahramanları gibi, Horasan’dan geçen Erzurum-Kars yolunu seyrediyoruz oturmuş. Altı yere değecek kadar yüklü kamyonlar mal götürüyor. Çamurda zıplayarak karşıdan karşıya geçen, pantolon paçaları çoraba sokulu insanlar...) Günde 3-4 müşteri çıksa...”

O ana kadar, moron ve sessiz oturan taksici atlıyor bu söz üzerine:

- Zor di bini! (Zor bulursun!)

Kahveci hayali bozulmasın diye pazarlığı deniyor...

- En az 2 müşteri bulurum ama günde...

- Kat no bine! (Hiç bulamazsın!)

Susuyor kahveci. Çığırtkan da zaten eli çenesine dayalı, asfaltı gözlüyor.

- Hele bir çay dök hele. (Çenesiyle beni gösteriyor.) Hocam da içer...

- Hocam bâşım üstüne, ama sana para peşin!

Taksici alıyor intikamını:

- 250 bine bok satarsın sen o çayı...

- Doldur kahveyi, 100 bine vermeyen (Eliyle gerekli işareti yapıyor.) na böyle olsun. (Bana dönüp) Kusura kalma hocam, bu lobbaz heywan kafamı attırdı.

Gülüşüyorlar.

- Dün gece de dolduramadın mı kahveyi? diyorum. Maç vardı ya televizyonda...

- Yok be hocam, herkes kahveye gitti (sanki kendininki kahve değil) bi’ başıma oturdum aha şuracıkta...

Kafası sıfır tıraşlı bir çocuk giriyor içeri, gözleri çamurlu postalımda.

- Amca boyayayım be!

- İstemez!

- Ayaginin altıni öpeyim, bah daha siftah yapmamışem...

- Ulan, yarım saat önce kağıt mendil satıyordun, yine yalvardın bana, siftah yapmadım diye...

- Heee! Wallah ne mendil satmışeem, ne bir ayakkabi boyamışem... Pohunu yiyem abey...

Kahveci dışarıyı seyrederek bağırıyor:

- Has’tir lan, tıt, tıt...

Ufaklık Kürtçe birşeyler diyerek çıkıyor. Moron taksici, (arada gidip direksiyona da oturarak) ayakta, hayran hayran taksiyi seyreden kahveci ve eli çenesinde otobüsü gözleyen çığırtkan basıyorlar kahkahayı.

- Ne dedi?

- Ayıptır hocam, sana söyleyemeyik!


*

Serdar’ın seyir defteri - Yıldız tarihi 2004 - Horasan-Kars yolu, 4 Mart Perşembe

Birde beklenen otobüs 1,30’da geliyor. Küçük otobüs dedikleri cinsten.Etrafı seyrede seyrede gidiyoruz. Hava bu mevsime göre fazla sıcak, dağı taşı örten kar hızlı eriyor, yol boyu yanımızdan akan Aras Nehri fazla kabarık, ova erimiş karla kaplı... Allah korusun!

Ön tarafta tek bir kadın oturuyor. Otobüs terminolojisiyle “yalnız bir bayan”! Genç bir kadın. Saçlarını iki yandan toplayıp topuz yapmış, ensesine dökülen yeleleri ikide bir havaya kaldırıp yakasının üzerine çıkarıyor, başının iki yanından sarkan röfleli bukleleri de, bıkmadan, usanmadan, kulaklarının arkasına atıyor. Kalın parmaklı, iri ellerini görüyorum bu vesileyle, renksiz ojeli, bulaşık pembesi iri eller...

Yanımda genç bir adam oturuyor. Utanmasam “Kıpraşmadan otur!” diyeceğim, garip son altı aydır su ve sabun görmemiş belli. Kıpırdadıkça kokuyor. Filizi yeşil, parlak gömleğinin yaka düğmesi ve kol düğmeleri ilikli. İçinden pijaması taşıyor... Simit ikram ediyor bana, ayıp biliyorum, ama alamıyorum...

Arkamda yaşlı bir köylü çift var. Yolda bir yerde iniyorlar, yolu izi olmayan bir yerde. Tepenin ardında köyleri varmış. Önce koca iniyor, dönüp, gözlerinde sevgi ışığıyla, karısına elini uzatıyor.

Selim ilçesini geçiyoruz, Kars’a 15 km kala çevirme var, Jandarma. Kimlik kontrolü, diyorlar. Herkes nüfus cüzdanını çıkarıyor, ben de (Basın Kartı sakattır bu gibi durumlarda).

Önde oturan bir kadıncağızın kimliği çıkmıyor.

Anlaşılıyor ki, safra kesesi alınmış, hastaneden yeni çıkmış, kimliği ve sağlık belgeleri, hastanedeki muamele için Erzurum’da kalan kocasında.

Jandarma başçavuşu Nuh diyor peygamber demiyor: “Bana verilen özel emir var, bir kimlik göstereceksin!”

Yolcular, şoför, muavin, herkes yalvarıyor asabî astsubaya, ı-ıh, illâ kimlik. Ya hastane raporunu göster, ya bir kimlik ibraz et...

Yarım saat kadar bekliyoruz yol kenarında.

- Bir asker vereceğim yanınıza, Selim’e döneceksiniz. Bayanı bir sağlık ocağına göstereceksiniz. Sağlık ocağı bana “Ameliyat olmuştur” diye yazı verecek, geri geleceksiniz...

Yolcular isyan ediyor, bu iş en az 2-3 saatimizi alır!

- Ben açıp yengenin ameliyat yerine bakacak değilim ya, bir bayan lazım!
- Ben bakarım, diyor bir kadın yolcu.
- Yahu kadın sen Türk Devleti’nin bir memuru musun, senin doğru söylediğini ben nereden bileceğim?
- Vallahi ne görürsem o, doğru söylerim...
- Olmaz, o zaman bayanı otobüsten indireceğiz, kimliği gelene kadar karakolda bekleyecek.

Önce sessiz, sonra hıçkırıklarla ağlamaya başlıyor ameliyatlı kadın.

Eltisinin ev telefonunu bile teklif ediyor astsubaya...

Nafile.

Devlet çirkin yüzünü göstermeye kararlı bir kere...

Neyse, yarım saatin sonunda genç bir yüzbaşı yetişiyor imdada, başçavuş esas duruşa geçiyor. Subay otobüse biniyor:

- Sizi beklettiğimiz için özür dileriz. Güvenlik sorunu, sizin emniyetiniz için böyle titiz davranıyoruz...

Hasta kadına bir iki soru soruyor, adını soyadını alıyor, “Geçmiş olsun yenge, sizlerden de tekrar özür dileriz, hayırlı yolculuklar!”

Utangaç alkış duyuluyor bizim otobüsten.

Artık ne demekse, “Okumuş adamın hali başka oluyor” diyor arkadan biri.

Yolumuza devam ediyoruz.


*

SÜRECEK...

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!