GeriKelebek Sedef kolyeli dağcıyı bırakıp gri İstanbul’a geri döndüm...
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sedef kolyeli dağcıyı bırakıp gri İstanbul’a geri döndüm...

En iyi aşk öykülerinin ilki 24 yaşındaki Duygu Yılmaz’a ait. Duygu, Antalya Olympos’ta yaşadığı yaz aşkı Darren’ı KELEBEK okurlarıyla paylaştı ve 250 milyon liralık ödülü kazandı.

Musa ve Omurga dağının ortasından geçen Akdere, her zamankinden berraktı. Olympos antik kenti yağmalanmış hamam kalıntılarının ve gemi kabartmalarının ortasında kurulu ve dünyanın birçok yerinden ziyarete gelen insanların uğrak yeriydi.

Yalnız başına sadece kendimle olabileceğim, yalın bir hafta beni bekliyordu. Sahile yakın pansiyonlardan birine yerleştim. Kaldığım ağaç evim böceklerin istilasına uğrasa da, çok huzurluydum. Dışarıda yıkanmanın zevkini ilk orada tattım. Üzeri açık tahta bir paravan yardımıyla gökyüzünü seyrederek duş almak inanılmaz keyifliydi. Bunun dışında sabah kalktığınızda battaniyenizin üzerine düşen çiğ, tahta aralıklarından sızan yağmurla uyanmak, Akdeniz’in o bodur ağaçlarının kokusu, her şey, rüya kadar uzak, içinde olduğum kadar gerçekti.

Kendimi çok yorgun hissediyordum. Bungalovumun üzerinde kocaman rakamlarla 13 yazıyordu. Arka tarafım uçsuz orman, önümde ise Musa Dağı vardı.

***

Akşam yemeği için bahçeye, sedirlerin oraya doğru yürürken, boynunda havlusu, sapsarı darmadağın saçları, saç sakal birbirine karışmış bir çocuk bana gülümsedi. Çok sevdiğim tiyatro sanatçısı Demet Akbağ’ın canlandırdığı ‘Feriştah’ tiplemesinde olduğu gibi, bir anda insanı hayal dünyasına sokan, rüya gibi bir suratı vardı.

Sedirlerde tavla oynayan, nargile içen insan toplulukları beni o andan itibaren heyecanlandırmaya başlamıştı bile. Akşam yemeğinden sonra sahile doğru yola koyuldum. Sıcaklık gitgide vücudumun heryerine işlemişti bile. Plaja doğru yürürken ney sesleri duyuyordum. Mistik bir hava eşliğinde melankolik bir şekilde yürürken yanımdan hızla bir bisiklet geçti ve ileride durdu. Bungolovdan çıkarken karşılaştığım rüya çocuktu kendisi. Bana, beni tekip ettiğini söyledi. Önce biraz tedirgin olmuştum fakat yine de içimde garip bir sıcaklık oluştu. Tanışmak istediğini ve Yeni Zelanda’lı olduğunu, hemen hemen her yıl Olympos’a geldiğini söyledi. Yavaş yavaş plaja doğru yürümeye başlamıştık...

Darren: Bu arada ismim Darren.

Duygu: Ben de Duygu.

Darren: Pansiyonda yanımdan geçtiğinde gözlerinden çok etkilendim.

Duygu: Teşekkürler.

Darren: Nerelisin?

Duygu: İstanbul.

Darren: İstanbul muhteşem bir şehir. Gri bir yer. Yani siyah ve beyaz karışık orada.

Duygu: Doğru. Renklerle aran iyi galiba.

Darren: Yeni Zelanda’da renkler çok nettir. Ama bazen insanın gözünü yorar.

***

Zaman ilerlerken hep farkında olurdum. Ancak onunla konuşurken farkına bile varamamıştım. Plajda yürüyüş yaparak arada bir susuyorduk. ‘Esas çocuk kızın elini tutar ve kafasını göğsüne yaslar.’ İlerleyen aşamadaki sahne bu olmalıdır ama, Darren çok ilginç bir çocuktu. Ellerini elime doğru yaklaştırırken sonra geri çekti. Utangaçtı. Anın kaybolacağından korkmuşçasına sohbetimiz sırasında sık sık, ‘Ne zaman buradan gideceksin?’ diye soruyordu.

‘Bir hafta sonra’ dedim. ‘Ben de gidiyorum’ dedi o da.

Bugüne kadar aşk kavramı üzerinde düşündüğümde vardığım sonuç; insanın kendisini şapşal gibi hissettiğiydi. Fakat o anda hissetiğim tek şey ruhu onarılmış, acı tatlı birçok şey yaşamış birinin huzuru bu kadar yakından tatmasıydı. Daha doğrusu uzun sürmeyeceğini bildiğim bir kimya karmaşasıydı.

Hava karardı. Hayatımda il kez yakamoz gördüm. Darren birden bire ayağa kalktı. Saçlarıma dokundu ve kokladı. ‘Hadi geri dönelim’ dedi. Kendimi kötü hissetmeye başlamıştım bile. Çünkü biliyordum ki bu bir hafta çok hızlı geçecekti ve bıçak gibi onun olduğumu hissettim.

Pansiyona girerken, Manu Chaou’nun o muhteşem Bob Marley’i andıran sesini duyduk. Megustas... En sevdiğim parçasıydı. Darren bir kadeh şarap getirdi. Sallanan sandalyede, bir taraftan müzik dinledik bir taraftan gece ve yıldızların her bir zerresinin farkında olarak dizlerimde uyudu. Bu masumiyet doğanın bize olan yardımıyla daha da perçinleşti. Bu farklı coğrafyalar ve onun nefesinin uyurken bacağıma değmesiydi gerçek olan.

Ertesi sabah kucağımda uyandı ve ‘Güneşi karşılarken yanımda olman çok güzeldi’ dedi.

Ben ağaç eve gitmem gerektiğini söyledim. İçimde kocaman bir delik çoktan açılmıştı. Ondan uzak durmam gerektiğini hissetim. Onu her gördüğüm gün, darbeydi artık. Hızla mayomu giyindim ve hamam kalıntılarının arasından denize doğru yola çıktım. Akşama kadar denizden hiç çıkmadım. Sadece gökyüzüne baktım. Darren’ı görmedim. Akşam olmuştu ve onu görmekten deli gibi korkuyordum. Nasıl bir his ki bu, insanın olgunluğu bir anda yerlerde geziniyor. Güzel bir duştan sonra ahşap evimde biraz kestirdim. Kendime geldiğimde Sting’den ‘English Man in New York’ sesi yükseliyordu havada. Beni başkalaştıran bir adamdı Sting. O soğuk İngiliz tavrının altında bizm oryantal anlayışımıza yakın bir havası ve sıcaklığı vardı sanki.

***

Akşam yemeğinde onu göremedim. Müzik dinlemek için diğer pansiyona doğru yola koyuldum. Karanlık yol uzadı uzadı uzadı... Bir grup genç bağıra bağıra şarkı söylüyordu. Darren’ı gördüm. Bir grup kızla sohbet ediyordu. Fakat sohbet oldukça koyuydu. Yanlarına gitmeden doğru müziğin yoğun olduğu alana gittim. İçimden ‘Onu hiç görmedim ve tanımadım’ diye tekrarlıyordum. Dans etmeye başladığımda kafamı çavirdiğimde Darren’ın dudaklarına yapışmış bir kız gördüm. Kendimi çok kötü hissetmiştim. Resmen onu kıskanmıştım. Kendimden çok emindim. O ise ‘Yüzüklerin Efendisi’nden fırlama gözleriyle bana baktı ve kafasını çevirdi. Yanıma hiç gelmedi. Kızlarla birlikte gülüşler, nispetler, dans etmeler. Sinir olmuştum. Birden bire kendime geldim ve reel dünyaya dönme vakti olduğunu hissettim. Bir taraftan içimdeki ses ‘gelecek’ diyordu. En sonunda sıkıldım ve tek başıma koşarak kaldığım pansiyona doğru koştum. Arada bir arkama baktığımda fark ettiğim; Darren arkamdan koşuyordu. Onu hiç yaşamadığımı düşüne düşüne bungolovuma geldim ve sabaha kadar uyuyamadım. Darren ağaç merdivenlerden yukarı çıktı ve kapıyı açmamı istedi. Kapıyı açmadım. Bir süre sonra gitti. Ertesi gün benim için çok kasvetliydi, çünkü eve dönmeye karar vermiştim. ‘Korkunç bir tatil bu’ diye diye. Darren’ın ağaç evine girdim. Uyuyordu. Bir süre onu seyrettim. Sonra fark etti ve uyandı. Ona gideceğimi söylediğimde suratı bembeyaz oldu. Bana farklı coğrafyalarda olduğumuzdan bahsetti ve ‘Ben eğer sana alışırsam zorlanırım’ dedi. Aynı şeyi düşünüyorduk. Bana ‘İnsanoğlunun en aciz kaldığı histir bu’ dedi.

Birden bire gitarını çıkardı ve bana sözleri çok ilginç bir şarkı söyledi. Kendi bestesiymiş. Şarkının sözleri şöyleydi;

Seni sedef gibi denizden çıkardım ve boynuma taktım

o kolye toprağa kadar boynumda olacak,

ölünce topraktan değil yine denizden çıkacak.

Ağaç evden çıkmadan yanımda ona bir hediye getirmiştim. Hediyem sedef bir kolyeydi. Darren bunu görünce çok şaşırdı.

***

Olympos sanki hissedermiş gibi serin ve yağmurluydu. Odadan ayrıldım. Eşyalarımı hazırladım. Yağmur iyice bastırmıştı. Minibüsün Antalya’ya dönmesine 10 dakika vardı. Eşyalarımı kapının önüne bıraktım. Darren sedirlerde oturmuş elinde gitarı kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Daha sonra ona yaklaştığımda çaldığı parçanın ‘Pearl Jam’ grubundan Black olduğunu fark ettim. O anda gerçekten film gibi her şey tek karede durdu. Tüm detaylar kendiliğinden kucağıma düşmüştü. Hafızamı kaybettiğim zaman unutulacak bir histi bu; unutmam imkansız. Minibüs geldi. Darren’a sarıldım. Ellerimi tuttu ve adres, telefon, e-mail istedi. Veremedim. Yapamadım. Darren arkamdan baktı ve kolyeyi öptü. Minibüsün arka camından bakakaldım. Vadiden yukarı çıkana kadar ağladım. Gri İstanbul bekliyordu beni.

Hakkında bildiğim tek şey: Darren Hosken... New Zealland / Wellington/ Age (yaş):30, Gitarist ve Dağcı.

‘Darren bir kadeh şarap getirdi. Sallanan sandalyede, bir taraftan müzik dinledik bir taraftan gece ve yıldızların her bir zerresinin farkında olarak dizlerimde uyudu. Onun nefesinin uyurken bacağıma değmesiydi gerçek olan.’

Yorumları Göster
Yorumları Gizle