GeriKelebek Orada zebraymış, antilopmuş İstanbul trafiğinde pek rastlanmayan arkadaşlarla görüşülüyor
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Orada zebraymış, antilopmuş İstanbul trafiğinde pek rastlanmayan arkadaşlarla görüşülüyor

Radikal Gazetesi köşe yazarı Nur Çintay, memleketin ender bulunan gezginlerinden biri. Köşe bucak dolaşır, nerede ne güzellik ve lezzet varsa gider bulur, görür anlatır. İyi olan öne çıksın diye, güzelliği, kaliteyi ve lezzeti över. Eşi yani ‘evinin direği!’ Emre Aköz’le birlikte dünya kazan onlar kepçe dolaşıp dururlar.

Radikal’in ikinci sayfasında ‘Hayat Bağları’ başlıklı köşesinde hayatın her alanı ve özellikle popüler kültür, kent, kitaplar ve İstanbul üzerine zarif, keskin ve derin yazılar döktürür. ‘Bize nereyi anlatmak istersiniz?’ diye sorduğumuzda, ‘Siz, nereyi anlatmamı istersiniz?’ diye karşılık verdi. Sonunda Güney Afrika üzerine karar kıldık. Gitmiş, görmüş, yemiş, içmiş, fotoğraf çekmiş. İşte Nur Çintay’ın gözünden Güney Afrika...

n Neden Güney Afrika?

- Mümkün mertebe bilmediğim yerlere gitmeyi istiyorum. Uzak ve farklı yaşamları görmeyi. Bir de kış ortasında iliğimi kemiğimi ısıtmayı. Geçtiğimiz bayram asıl niyetimiz Kenya’ydı; orayı daha sahici buluyorduk. Ama tam o sırada İstmar’ın Güney Afrika’ya direkt uçuş koyduğunu öğrendik: THY ile İstanbul’dan binip Cape Town’da iniyorsun. Baktık ki çok pratik, aktarmayla filan vakit kaybetmiyorsun. Böyle de kolaycı bir sebebimiz var!

n Gitmeden önce ne gibi tedbirler aldınız?

- Sonuçta 10 günlük Güney Afrika gezmesi, ister istemez turistik bir seyahat. Öyle tehlikeli bölgelere girecek, sıtma olacak vakit de imkan da yok! O yüzden herhangi bir tedbir almadık, aşı olmadık. Yalnız daha önce safariye çıkmış bir arkadaşım yanıma 250 paket kadar kolonyalı mendil almamı öğütledi. Fakat boşunaymış. Hele penguenlerin ikametgahı Boulders Beach’te öyle bir kum fırtınasına tutulduk ki, değil kolonyalı mendil, akşam alınan duş bile kár etmiyor. Üç gün sonra saç diplerinden hálá kum çıkıyor.

SİYAH-BEYAZ AYRIMI HÁLÁ ÇOK KESKİN

n Güney Afrika’yı seçmenizde Mandela efsanesinin etkisi oldu mu?


- Mandela’nın doğrudan bir etkisi olmadı ama siyah - beyaz ilişkisinin şu anki durumunu merak ediyordum. Siyahların eskiye göre çok iyi durumda olduğunu, ırkçılığın mazide kaldığını söylüyorlar ama ayrımlar hálá çok keskin.

n Gitmeden önce Güney Afrika hakkında ne biliyordunuz? Oraya vardığında bildiklerinle gördüklerin arasında nasıl bir fark ortaya çıktı?

- Tezatın bu derece dev ölçekli olduğunu bilmiyordum mesela. Biz ne kadar kendi uçurumumuzdan bahsetsek de oradaki başka bir şey. Korkunç bir sefaletin hemen bitişiğinde korkunç bir refah var. Böyle edepsiz, müstehcen geldi biraz. Neticede turistsin; o gecekondu semtlerine giremiyorsun. Sana sunulan steril ve konforlu bölgelerde dolaşıyorsun, halkla içli dışlı olamıyorsun. Ama uzaktan gördüğün bile içini paralıyor. ‘Township’lerdeki hayat, bizim gecekondulardan bin beter. Teneke barakalar kilometrelerce uzuyor. İçindekiler yazın kavruluyor, kışın donuyor. Ve iki adım ötede, sonsuz güvenlikli saraylar, ıstakozlar, Soho tadında tasarımlar... Bu tasarım alanında şaşırtıcı derecede iyiler mesela. Ama daha popüler bölgelerde beklemediğim bir kişiliksizlik hüküm sürmekteydi. İngiliz desen değiller, yerli desen artık o da değiller. Biraz ruhsuzlar.

n Yolculukta nasıl bir rota izlediniz?

- Doğrudan Cape Town’a gittik. Aşağı yukarı 10 saat sürüyor ama zaman dilimi değiştirmediğin için jetlag olmuyorsun. Cape Town’un bizim İstanbul’a tekabül ettiği söylenebilir, nispeten kişilikli bir şehir. Halbuki mikro Las Vegas olarak gazladıkları Sun City feci turistik; sadece casino amaçlı kurulmuş büyücek bir tatil köyü gibi. Her şey dekor. Yapay plajlar, suni tsunamiler filan, ülkenin o sefaletine inat bir sefahat var burada. Esaslı bir safari için Kruger Park’a gidiliyor ama orada günlerce kalmak lazım. Biz kısıtlı zaman yüzünden Pilanesberg National Park’a gittik. Son olarak da Joburg dedikleri Johannesburg’a geçtik.

ASLANI ALDIN MI KUCAĞINA, ALDIN

n Yolculuğu tamamladıktan sonra ‘Gitmeseydim, görmeseydim hayat benim için eksik kalırdı’ dediğiniz oldu mu?


- Yok. Öyle bir tamamlanma, çoğalma olmuyor! Ama enteresan bir tecrübe tabii. Meselenin belgesel kanadı da var; zebraymış, antilopmuş, İstanbul trafiğinde pek rastlanmayan arkadaşlarla görüşülüyor. Balkona fındık koyuyorsun, maymunlar geliyor... Eğlenceli neticede.

n Güney Afrika’nın ‘Görmezsen olmaz’ları nereleri?

- Safari ilginç tabii. ‘Big five’ denen büyük beşliyi görme hayaliyle yola düşülüyor, artık ne çıkarsa bahtına... Bize en misafirperver davranan fil oldu, hortumunu neredeyse ağzımıza kadar soktu. Boulders Beach’teki penguenler görülmeli; olağanüstü sevimliler. O kadar yolu gelmişken Ümit Burnu’na gitmemek olmaz; dünyanın taa en dibi. ‘Table Mountain’ var, Masa Dağı, aynen böyle masa gibi dümdüz tepesi, teleferikle oraya çıkmak enteresan. Aslan çiftliğinde yavru aslanları mıncıklamak sonra; iri kediden biraz halliceler ama aslanı aldın mı kucağına, aldın! İyi bir his. Bir de kabile ziyareti yapmak lazım; çok deli dansediyorlar. Ama bu da dekorun bir parçası yine; köşede hediyelik dükkanı var!

n Oradan memlekete neler getirdiniz?

- Bol fotoğraf, birkaç tane takmayacağımı tahmin ettiğim takı, birkaç da albüm. Bir tanesi özellikle ilginç; müzik eşliğinde !Xun kabilesinin acıklı hikayesi anlatılıyor.

TASARIM TASARIM OTELLER

Sun City’deki The Palace pek şatafatlıydı. Ama göze sokmalık bir görkem, son derece görsel. Her yan şelale, müşteri başına 25 kadar servis elemanı düşüyor! Ülkenin geri kalanıyla sapıkça bir tezat. Johannesburg’daki Melrose Arch Hotel ise Güney Afrika’nın tek hip oteli, benim de herhalde ömrümde kaldığım en böyle tasarım tasarım oteldi. Tezat orada da baki ama degrade ışıklar, kola kutularından yapılmış güller... Çok Londra havalı ve Allah için çekiciydi. Buranın en büyük sürprizi sabah kahvaltısında çıkageldi: Bir baktık Kadıköy Çarşısı’ndaki Çiya’nın kabak tatlısı! Dünya gerçekten küçükmüş.

TİMSAH ETİ, TİMSAH OLDUĞUNU BİLMEDİĞİNİZ SÜRECE SIKINTI YARATMAZ

Deniz mahsulleri gayet iyi. Timsahtan devekuşuna, çeşitli numaralar da var. Timsah deyince ürküyor insan önce ama tavukla balık arası bir tat, timsah olduğunu bilmediğiniz sürece sıkıntı yaratmaz. Damak tatları bizimkine uygun, baharat kullanımında cimrilik etmiyorlar. İyi şarapları var. Yine de Türk mutfağı başka bir şey: Cape Town’un Waterfront semtinde Paul diye çok tatlı bir garson çocukla tanıştık, Nazlı diye bir arkadaşıyla İstanbul’un altını üstüne getirmiş. Beyoğlu’nu benden iyi biliyor ve deli gibi kokoreçle midye tava sayıklıyor! Tüm seyahatin ve belki de tarihimin en unutulmaz yemeklerinden biri ise Five Flies’daki devasa deniz mahsulleriydi. Long Street diye bir cadde var, Cape Town’da, bizim Asmalımescit havasında. Eskiden tenha ve tehlikeliymiş, sonra birkaç kafe, restoran, galeri takviyesiyle mutenalaştırılmış. Bu Five Flies da oranın Tünel tayfasının gittiği yerlerden. Yolu o tarafa düşecekler bir kenara not alsın. Memnuniyetsizlik halinde paralarını geri bile veririm! O derece yani.

seyahatte ne okuyor

Bilmediği bir yerdeyse daha çok oraya ilişkin dergi, broşür okuyor. Mesela Güney Afrika’da ‘itch’ isimli dergiden çok hoşlanmış. Tasarımının çok yenilikçi ve ilham verici olduğunu söylüyor.

ne dinliyor

Arabayla gidiliyorsa arka koltuğa istiflenen kaset ve CD’leri, uzak diyarlardaysa oranın müziğini.

ne yiyor, ne içiyor

Mümkün olduğu kadar çeşitli ve çok şey yiyip içiyor. Otel yemeğinden hiç hazzetmiyor, başka zaman bulamayacağı ilginç ve yerel tatları denemeye çalışıyor.

ne giyiyor

Kasmayan şeyler. Daha çok sıcak seyahatlere çıktığı için tişört, etek, askılı elbise, jean mont, parmak arası, lastik ayakkabı...

neyle seyahat ediyor

Araba ve uçakla.

nerede kalıyor

Makul fiyatlı, ufak, mümkünse hikayesi olan yerlerde.

kimle seyahat ediyor

Evinin direğiyle!

çantasının olmazsa olmazları

Güneş gözlüğü, dudak koruyucusu, fotoğraf makinesi, sakız, defter, kalem, cüzdan.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle