GeriKelebek Orada bir şehir var uzakta bu kadar gözden ve gönülden ırak olmayı hak etmiyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Orada bir şehir var uzakta bu kadar gözden ve gönülden ırak olmayı hak etmiyor

Doğu’da bir kent var... Gözden ırak, gönülden ırak... Genelde, hiçbir güzelliğini göremeyecek kadar uzaktan ya da birkaç adım geriden bakarız ona.

Onu tanımak, onunla tanışmak hiçbir hayalde yer almaz nedense. İsmi varsa da cismi yoktur. Hatırlanması en zor kentlerden biridir, Hakkari. Öylesine ıraktır çünkü...

Derin ve upuzun Zap Vadisi kente ulaşmadan, karlı zirveleriyle Cilo Dağları çıkıyor karşıma. Zap Suyu üzerindeki Depin Köprüsü’nden geçerken, bir şeyi fark ediyorum. Eğer bu köprü yıkılırsa, Hakkari’den çıkmak imkansız olacak. Dağların arasına sıkışmış Hakkari, bazılarına göre ‘’açık cezaevi’’dir. Yükseklerdeki mevzilerden izlenirsiniz ama bu sadece kente yabancı olanın garipseyeceği bir şeydir. Mevsimleri, toz, çamur, kar, buzdur. Buna da alışmıştır Hakkarili. Bütün kabullenişlerin arasında, Hakkarili, bir şeyi sindiremez; tüm güzelliğine rağmen, çoğunluğun onu böylesine görmezliğe gelmesini...

Hakkari’de bugün, ‘’bundan 15 yıl önce...’’ diye başlayan cümlelere sık rastlanır. Kentin ve bölgenin kaderine damgasını vuran bütün olaylar o döneme rastlar çünkü. Çatışmalarla birlikte, güvenlik nedeniyle boşaltılan köylerden kente göç edenler, Hakkari nüfusunu 30 binden 70 bine çıkarmış, kent merkezinde işsizlik başgöstermiş ve hayvancılığın sonu gelmişti. Köyünü geride bırakan köylü, kente yerleşmek için hayvanlarını sattı, arsa aldı ve yaptığı o betonarme evin içinde işsiz kaldı. Eskiden kapısının önünde 1200 koyunu olan, yılda 700 kuzu satan, ağalar beyler gibi yaşayan köylü, gün geldi kentte derme çatma bir bakkal dükkanı açtı.

YEPYENİ BİR HAYAT

Kimileri ‘’Göçebenin bakkal dükkanından ne olur?’’ dese de genç bakkal Ali Güçdoğan, bir zamanlar bataklık olan ve göç eden köylülerin yerleştiği Bağlar Mahallesi’ndeki, üç bin metre yükseklikteki Sümbül Dağı’na bakan dükkanı sayesinde geçiniyor. Yaşını tam olarak bilmiyor, tek bildiği 15 yıl önce geldiği. ‘’Köylere geri dönüş olsa ne olacak?’’ diyor, ‘’Tarlamızın hangisi olduğunu bile bilmiyoruz. Köyden ayrıldığımda küçüktüm, şimdi ne ot biçmesini bilirim, ne de hayvan beslemesini...’ Çukurca’nın Çayırlı köyünden gelen Abdullah Demir ise ‘’Hemen yarın dönerim’’ diyor: ‘’Katırlarımız, davarlarımız, koyunlarımız, buğday, pirinç ektiğimiz tarlamız vardı, şimdi bir kedimiz bile yoktur. Hayvanlarımızla yaylaya çıkmak şanımızdandı. Şimdi yaylada ancak hava alıyoruz.’’ Bir zamanlar dağlarında 10 milyon küçükbaş hayvanın dolaştığı, Ortadoğu’nun et pazarı Hakkari, şimdi et ihtiyacını dışarıdan karşılamak zorunda.

1989’da boşaltılan ilk köylerden biri olan Kırıkdağ köyünün yakınında, Mustafa Gümüşlü’nün yazı geçirmek üzere çadırını kurduğu çimenliğe serilmiş battaniyenin üzerinde sohbet ediyoruz. Ortada kurutulmuş armut, yeni koparılmış ceviz ve çay var. ‘’Tüm yasaklara rağmen buralara gelmek için köylü çok mücadele etti. Yıllar sonra gelebiliyoruz. Ceviz ağaçlarımız, yoncalarımız, meyve ağaçlarımız, hepsi burada. Biraz da sürümüz var. 1990’larda göçebelikten kısmen vazgeçtik. Koca bir geçmişi bırakıp yepyeni bir hayata başladık’’ diyor, Mustafa Bey.

Hakkari’nin kadınları, kızları, sokağın tozuna, çamuruna inat, kentteki yaşamın en göz alıcı renkleridir. Kilim Atölyesi’nin önünden geçerken, kızların, bir minibüse doluştuklarını görüyorum, saçları dağılmış ama yanaklarında, dudaklarında mutlaka bir renk. Büyük, kırık bir aynanın parçalarını paylaşmışlar, biraz kilim dokuyor, biraz da kendilerini seyrediyorlar. Nurcan 14 yaşında, işsiz ailesine bakabilmek için kilim dokuyor. Ablası da öyle. Onlardan biraz daha şanslı okumuş genç kızlar, sevgilileriyle sarmaş dolaş sokaklarda dolaşıp, kentin parmakla sayılan genç mekanlarından biri olan Damla Pastanesi’nde çay içip flört ediyorlar.

Görücü usulü yavaş yavaş tarihe karışıyor belki ama geleneksel düğünlerden kimse vazgeçmeye razı değil. Büyükler toplanmış, ‘’düğünlerde tasarruf’’ kararı almışlar. Yine de kimsenin taktığı yok. Kimi ‘’Kültürümüzü yok etmelerine izin vermeyeceğiz. Kına gecesi kaldırılacak diyorlar, aldırmıyoruz. Zaten eskiden dört gün süren düğünler şimdi iki güne indi...’’ derken, kimisi de ‘’Fuzuli gelenekleri azaltmaya çalışmalıyız, özellikle şu altın işini... 8- 10 milyarlık altını 2 milyara indirmeye karar verdik. Yoksa bu gidişle oğullarımız bekar kalacak’’ diyor.

Baran, düğün davetiyelerini gururla gösteriyor. Bazılarının üzerinde, Hakkari’nin muhteşem Berçelan Yaylası’nın buzul gölleri, bazılarında da ters lale var. Baran, henüz çalışmıyor, babası düğün için 12 milyar harcamış, şimdi herkes eğlenirken, o kara kara düşünüyor; ‘’Başımızı bağlamışız’’ diyor, ‘’mecburen çalışacağız.’’ Kamyonların tozu dumana katarak geçtiği asfalt yoldan yürüyerek, gökkuşağına taş çıkartacak renklerdeki elbiseleriyle, bir grup genç kız düğüne halay çekmeye gidiyorlar. Asfaltın karşı tarafında, yolun ortasından ağır ağır yürüyen inekler var. Bu hafta, kırka yakın düğün yapılıyor Hakkari’de. Davullar zurnalar, geceyarısına kadar susmuyor. Sema, bütün kızlar gibi, İran’dan gelen gümüş kemerini takmış, üstünde kiraz fistan... Erkekler, omuz omuza vermiş, bir taraftan oynuyor bir taraftan tütün sarıyorlar. Bılácán aşireti iyi halay çeker diyorlar. Yer yerinden oynuyor...

İRAN VE IRAK’TA AKRABALAR

Hakkarili fotoğrafçı Nasrullah Müezzinoğlu ile Yüksekova ve Şemdinli’ye yaptığım yolculuk, madalyonun diğer yüzünü çevirmek gibiydi. Zap Suyu’nun kıyısında oturup, zirveleri karlı Cilo Dağları’na karşı cevizli çörek ve otlu peynir yiyoruz. Nasrullah Bey, tamamıyla İran ve Irak ile yapılan sınır ticaretine bağlı inişler ve çıkışlarla dolu bir yaşamın hüküm sürdüğü bu coğrafyayı anlatıyor bana. Yörenin geleneksel kıyafeti olan tırgal giyinmiş erkeklerin alışveriş yaptığı Şemdinli çarşısının içinden geçip, tarihi merkezi Nehri’ye varıyoruz. Sekiz hanenin hepsinin akraba olduğu Nehri’de, Çiftçi ailesi yaşıyor. ‘’Babam Abdullah Çiftçi dört eşliydi, tam 300 torunu vardı. Biz dört anneden 12 kardeşiz. Kızları saymıyorum ha! Sekiz de kız var’’ diyor Mehmet Arif Çiftçi. Hakkari’de de bazen böyle yapıyorlar, ‘’Kaç çocuğunuz var?’’ diye sorunca, sadece erkekleri söylüyorlar. Nurettin Çiftçi anlatıyor: ‘’1980’li yılların sonunda sınır bölgesinde açılan Serbest Ticaret Alanı sayesinde, paşalar gibi yaşadık. Şemdinli’de herkesin cebi bol para gördü. Geçen yıl sınır kapandı. Sıfıra indik.’’

Ekilebilen toprak az ve yaylalar güvenlik nedeniyle yasak olduğundan, tarım ve hayvancılığa artık bel bağlanamaz olmuş. Irak sınırı arabayla üç saat mesafede. Sınır köylerden yürüyerek bile gidiliyor. İran’da Urumiye’ye, Irak’ta Erbil’e aynı gün gidip dönmek mümkün. Bölgede hemen herkesin İran ve Irak’ta akrabaları var. Sınır açıkken, çay, şeker, un, mazot getiriyorlarmış. Eskiden küçükbaş hayvan Türkiye’den gidermiş, şimdi İran ve Irak’tan getiriliyor. ‘’Hakkari’ye gitmekten hem daha yakın hem daha ucuz. Hastaları oraya götürmek de öyle. Üstelik orada Birleşmiş Milletler’in doktorları var. Sınır kapandığından beri canı pahasına kaçakçılıkla geçinmek zorunda kalanlar da oldu’’ diyor M.Arif Çiftçi. Şemdinli’nin ünlü bal ve tütününü soruyorum, ‘’Bu sene baldan beklenen randıman alınamadı. İyi tütün İran’a, Irak’a veriliyor, kötüsü Tekel’e’’ diyor.

M. Arif Çiftçi‘nin oğlu sarı saçlı, mavi gözlü olduğundan, ‘’İngiliz Bülent’ diyorlar ona. Arif Bey düğün yapmak istiyor ama 20- 30 milyar lazım olduğundan hep erteliyor. Son birkaç yıldır, İran ya da Irak’tan gelin alma revaçta. İran ya da Irak’ta akrabalarla pikniğe gidilince, video çekimi yapılır, Türkiye’de video seyredilip kız beğenilir ve kız istemeye gidilirmiş. Civardaki en yoğun nüfuslu aşiretler Herki ve Gerdi. ‘’Biz Zerza aşiretindeniz’’ diyor Arif Çiftçi: ‘’Bir ara, şu aşiret düzeni ortadan kalkmıştı, yine hortladı. Ağalıktan şıhlıktan beter bir şey.’’

FARKLI ZAMAN DİLİMİNDE

Şemdinli Yüksekova yolu üzerinde, bir çeşmenin yanında, bir korucu tek başına namaz kılıyor. Mehmet Gülsoy, kırk hanenin yirmisinin korucu olduğu Karaağaç köyünden. Birkaç dakika sonra, kayalık tepeden iki arkadaşı daha iniyor. Fazıl ve Şabadin Bahadır da aynı köyden. Mehmet Gülsoy’un ailesi dokuz nüfuslu. Bazılarının 18 yıldır koruculuk yaptığı köyde, o bu işi sekiz yıldır yapıyor ve ayda 340 milyon maaş alıyor. ‘’Beş günde bir bu tepede mevzileniriz. Her gece de köyde nöbet tutarız. Bu silah elimde olmasa ne yapardım bilmiyorum, koruculuk yapmayan ya hamallık yapıyor ya kaçakçılık. Memleket rahata ersin hele, tüm sıkıntılar geçer.’’

Hakkari, adeta Türkiye’den farklı bir zaman diliminde yaşar. Örneğin gazeteler, ancak yazın 16.00’da, kışınsa 18.00’de gelir kente. Kar yağarsa bir gün gecikir, dünün haberleri bir sonraki gün okunabilir. Ulaşım ve sağlıkta, Hakkari, imkansızlıkların kentidir. Acil bir durum için doktora, 2.5 saat mesafedeki Van’a gidilir. Kitapçı yoktur, seyyar kitapçı Van’dan gelir. Tiyatro, sinema yoktur. Yaşam çetindir. Yoğurt, peynir üretmesi gereken köylü, 5- 6 milyona ev temizliğine gider. Kent ve insanı, acı çekmiş ve yıpranmıştır. Ancak Hakkarili’nin yabancıya açtığı kadar sıcak bir kucak bütün Türkiye’de zor bulunur niteliktedir.

Hakkarili’nin yüzü aydınlıktır, özünde iyilik, içinde hálá umut vardır. Genci yaşlısı çağdaştır, sosyaldir, kendini yetiştirmiştir, kentini tanıtmak, başka yaşamları tanımak ister. Çocuklar bile politikadan haberdardır. Lokantada, çarşıda, herkes saygıyla eğilir ve birbirine ‘’Hocam’’ der.

29 yaşındaki Mehmet Akbulut’la Türkü Bar’da sohbet ediyoruz. Genç bir grup çalıp söylüyor: ‘’Memleket mi yıldızlar mı/ Gençliğim mi daha uzak?’’ Mehmet, ‘’Burada bir araya gelip müzik dinlemek aslında hiçbirimizin alışık olmadığı bir şey. İnsanların gözlerinde bugün bir ışıltı görebilirsin ama her ailenin yüreğinde de bir acı vardır. Artık insanca yaşamın, etrafımızı çevreleyen bu dağlar kadar ulaşılmaz olmadığına inanmak istiyoruz.’’

BEN OLSAYDIM BUNLARI YAPARDIM

Bir Hakkari düğününde davetlilerle birlikte halay çekmek

Şemdinli’nin tarihi merkezi Nehri’deki taş köprüyle sarayı görmek

Zap Suyu kıyısında alabalık yemek

Berçelan Yaylası’nın buzul göllerinde kamp kurmak

Şenler Oteli Restaurant’da yöresel yemekleri tatmak

Şemdinli’nin köylerini gezmek

Cilolar’ın eteklerinde oşkun (Hakkari muzu) toplamak

Kırıkdağ Vadisi’nde Beyaz Su boyunca yürüyüş yapmak

Şemdinli’nin ‘’her derde deva’’ karakovan balını tatmak

Valilik Parkı’nda, kaçak çay içip Sümbül Dağı’nı izlemek

Yorumları Göster
Yorumları Gizle