GeriKelebek Önyargılarınızla yüzleşmeye hazır mısınız
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Önyargılarınızla yüzleşmeye hazır mısınız

Önyargılarınızla yüzleşmeye hazır mısınız
refid:19615173-spot ilişkili resim dosyası

Dirimart Galeri yeni bir proje mekânı açtı: Garibaldi. Burada önümüzdeki altı ay boyunca, Heinz Peter Schwerfel direktörlüğünde sanat ve sinema alanında öne çıkmış altı dünyaca ünlü sanatçı ağırlanacak.

İlk film, geçen hafta gösterilmeye başlandı. ‘Asylum (İltica)’, sanatçı Julian Rosefeldt’in daha evvel dünyanın birçok şehrinde gösterilmiş 2002 tarihli kısa filmi. Münih ve etrafındaki çeşitli setlerde çekilen film, esasında 9 ekranlı bir enstalasyon olarak üretildi. Ama Dirimart Garibaldi binasında tek kanalda birleştirilen görüntüler, 10 dakikalık bir kısa filme dönüştü. Profesyonel oyuncu olmayan 120 gerçek göçmenin rol aldığı film, Alman toplumunda bir stereotip haline gelen Pakistanlı, Afrikalı, Taylandlı, Çinli ve Türk göçmenleri; işçi, çöpçü, çiçekçi, aşçı ve temizlikçi olarak resmediyor. Filmin ilk gösterimi için İstanbul’a gelen Julian Rosefeldt ile ‘İltica’ üzerine konuştuk.

İltica’yı çekmenizde göçmen nüfusunun yoğun olduğu Almanya kökenli olmanızın etkisi büyük olmalı. Filmin nasıl bir hikâyesi var?
- Öncelikle, ‘Asylum’ iki anlama geliyor aslında. Hem iltica, yani politik göç hem de deli hastanesi manasında. Filmin hem politik bir anlamı var hem de insanoğlunun çılgın varoluşunu ele alıyor. Bunu, Batı toplumunda stereotip haline dönüşen azınlıklar üzerinden yapıyor. Filmde gördüğümüz kişiler aynı işleri, aynı tempoda ve saatler boyu yapıyorlar. Bu filmi çekmeye, bir arkadaşımla Barcelona’da kahve içmeye gittiğimizde karar verdim. Yanımıza Pakistanlı bir gül satıcısı yaklaşmıştı. Aynı gül satıcısını Avrupanın herhangi başka bir kentinde; Berlin, Paris veya Londra’da da görebilirsiniz. Çünkü kafamızda birtakım klişeler var; Asyalı seks işçileri, Çinli fastfood aşçıları gibi. Ben de insanları kendi önyargılarıyla yüzleştirmek için bu duruma bir ayna tutmak istedim. 

 Peki, mevcut durumu abartma yoluna gitmenizin sebebi nedir?
- Göçmenlerin hayatlarına gazete ve dergilerde okudukları haberlerle vakıf oluyorlar. Ama onların görünenin ardında bir hayatları var aslında. Ben onları önyargıları yıkan imajlarla gösteriyorum. Klişeleri en iyi anlatma yolu da olanı abartmaktan geçiyor. Bir belgesel film çeker gibi, onları normalde resmedildikleri şekilde vermek istemedim. Filmde, çeşitli nasyonalitedeki göçmenlerden oluşturduğum dokuz grubun rutin hareketlerini izliyoruz. Bedenleri sanki normalin iki katı ağırlıktaymış gibi, yavaşça hareket ediyorlar. Bu karakterler ve aksiyonları oluştururken, her şeyin dini bir ritüel gibi olmasına dikkat ettim. Hepsi benim uydurduğum ritüeller ama karakterler büyük bir kendini adamışlıkla işlerini yerine getiriyor. Yaptıkları işi çok mühimmiş gibi ciddiyetle gerçekleştirmeleri, filme ironi katıyor.

GERÇEK GÖÇMENLER ROL ALDI

Gerçek göçmenlerle çalışmak nasıldı? Niçin profesyonel oyuncularla çalışmayı tercih etmediniz?
- Profesyonel olmayan biri kameranın karşısında beden dilini dönüştürmüyor. Böylece, anlatmak istediğinizi izleyiciye direkt olarak ulaştırabiliyorsunuz. Bu iş, para aldıkları için istenileni yapan oyuncularla gerçekleştirilmedi. Her gruptan insanlar geldi. Deneyimleriyle filme de büyük katkıları bulundu. 

İltica’nın politik sanatın görevine dair bir çift sözü var adeta. Bunu nasıl açıklarsınız?
- Doğru. İltica, politik sanatın nasıl olması gerektiği sorusuna dair bir cevap niteliğinde aslında. Çünkü bugünlerde siyasi içerikli çağdaş sanat sadece eleştirmekle yetiniyor. İltica’yı izleyen bir kimse ise olay mahalinden uzaklaşırken, aklında sorularla yürüyüp gidiyor. Galeri dediğimiz mekân aslında beyaz bir küptür. Ama maalesef bu filmde rol alan insanlar mesela, galerilere gitmiyor, bu işleri izlemiyorlar. Çünkü, adeta filtrelenmiş alanlardır buralar. 

Filmin sonunda her grup kendi arasında bir araya gelerek, ortak bir ton üzerinden sesini yükseltiyor. Bunu tektipleştirmeye karşı bir isyan ya da seslerini duyurma çabaları olarak mı okumalı?
- Bu önemli bir soru. Aslında İltica, büyük alan kaplayan 9 ekranlı ve 55 dakikalık bir film enstalasyonu. İstanbul’da gösterilen versiyonu ise; filmde yer alan dokuz grubun tek kanalda bir araya getirilip, 10 dakika gösterileni. 9 kanallı asıl versiyonda her grubun bir tondaki sesini eş zamanlı olarak duyuyorsunuz. Burada izlediğimiz filmde ise, göçmenlerin sesleri birbiri ardına yükseliyor. Onları anlayabilmemize yarayacak bir ortak alfabemiz yok. Bu yüzden seslerini duyurmak için ancak seslerini yükseltiyorlar. Çıkardıkları tek tondaki ses, yine abartı unsurları taşıyor tabii.

SENELERİMİ TEK KAREYE SIĞDIRDIN

Suriye’den gelip Almanya’ya sığınan bir şair, çekimler sırasında Arap gazetecilerin birbirleri üzerine yığdıkları gazeteleri rüzgara karşı derleme çabalarını izliyordu. Sonra durup dururken sarıldı bana. Bundan çok etkilendim ve ona nedenini sordum. “Sen benim senelerdir bilinçsizce gerçekleştirmekte olduğum eylemleri tek kareye sığdırmışsın” dedi.

BATI’DAN DUYARLILIK BEKLİYORLAR

Bu proje daha önce birçok ülkede gösterildi. Çalışma ironik, şiirsel ve sinematografik diliyle dünyanın her yanından insana dokunabiliyor. Tayland’daki gösterimde mesela, kendi insanlarının seks işçisi olarak stereotip haline dönüşmesinden utanacaklarını düşünmüştüm. Ama Avrupalı bir sanatçıdan gelen eleştirel bakış açısı onları memnun etti. Batı’nın da bu duruma karşı duyarlı olmasını bekliyorlar.

Filmleri yönetmenleriyle birlikte izleyin

Heinz Peter Schwerfel direktörlüğünde planlanan süreçte, Julian Rosefeldt’ten sonra Garibaldi’yi ziyaret edeceği kesinleşen sanatçıların haberini de şimdiden verelim. Isaac Julien, Hans Op De Beeck, Jesper Just ve Doug Aitken de daha evvel çeşitli ülkelerde gösterilen filmlerini bu kez Garibaldi’de, İstanbul’daki izleyiciyle birlikte seyretmek üzere yola çıktılar. Filmleri, açılış günlerinde yönetmenlerle birlikte izleme şansınız da olacak. Üstelik ücretsiz!

DÜŞSEL BİR GEMİ YOLCULUĞU

Belçikalı sanatçı Hans Op de Beeck, gündelik yaşamda yer alan sanal alanları keşfeden bir kaşif sanki. Bilgisayarda üretilen görsellerde uzman bir isim. Enstalasyonları, performansları, çizim ve heykelleri günümüzün makine dünyasına işaret ediyor. Garibaldi’de gösterilecek ‘Sea of Tranquility (Huzur Denizi)’ filminin prömiyeri, 2010 yılında Rotterdam Film Festivali’nde yapıldı. Sanatçının diğer çalışmalarına oranla daha uzun olan film, Op de Beeck tarafından tasarlanmış okyanusu aşan bir yolcu gemisinde geçen rüya gibi bir yolculuğu anlatıyor.

İTALYAN SİNEMASINA SAYGI DURUŞU

İngiliz sanatçı Isaac Julien’in İtalya ve İtalyan sinemasına saygı duruşunda bulunan filmi ‘The Leopard (Leopar)’, prömiyerini 2010 Venedik Bienali Film Festivali’nde yaptı. Julian’ın ‘Leopar’ı, Visconti’nin ünlü filmi ‘Il Gattopardo (Leopard)’ın tarihi seti içinde beş ekranlı ‘Small Boats’ isimli enstalasyonunun tek kanallı bir versiyonu. Sicilya sahillerinde 15mm filmle çekilen ‘Leopar’, günümüzün kaçak göçmenlerinin Afrika’dan Avrupa’ya ulaşmak adına, küçük ve uygunsuz teknelerde son derece riskli yolculukları göze almalarını sahneliyor. Doğal manzarının güzelliği, ışık, insan vücudu ve onun koreografisi Julien’in çalışmasında, göç ve ırk konularını sorgulayan politik sorularla bezeli. Isaac Julien’in çalışması, sinemada ‘siyah ırk’ stereotipini kırmaya yönelik bir film olarak birçok ödül almış 2003 yapımı ‘Baltimore’ ile devam ediyor. Bilimkurgu ve Afrikan-American tarihi hakkında bir aksiyon filmi niteliği taşıyan Baltimore, şehrin değişik müzelerinde çekildi.


YAŞLI ADAMLA GENÇ ÇOCUĞUN AŞKI

Op de Beeck’in filmine hakim olan sürrealist atmosfer, Danimarkalı sanatçı Jesper Just’ın 2006 yapımı ‘It will all end in Tears’ adlı üçlemesine de hakim. New York’ta yaşayan Just, kitsch ve korkunç olmak arasında gelip giden görseller ve bilindik bir şarkı eşliğinde, yaşlı bir adam ve genç bir çocuk arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Tabii, yine kendi özgün dilinde.

MODERN ULYSSES’İN YOLCULUĞU

Doug Aitken’ın ‘Black Mirror (Kara Ayna)’ adlı işi, profesyonel göçmen, anonim otel ve havaalanlarından oluşan bir dünyanın gezgini olarak modern Ulysses’e değiniyor. Ulysses, aslında sanatçının en sevdiği konulardan bir tanesi. Aitken, 2011 yılının Haziran ayında Yunan adası Hydra’da Chloe Sevigny’nin rol aldığı, üç kanallı bir film enstalasyonunun prömiyerini teknede bulunan çeşitli müzisyenlerin canlı performansıyla yapmıştı.


 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle