GeriKelebek Müzik:Haftanın albümleri
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Müzik:Haftanın albümleri

BLACK TIDE
POST MORTEM
Universal / Avrupa Müzik

Bayanlar baylar, karşınızda “en yeni nesil metal yıldızları!” Kafasında “En yeni nesil derken?” düşünce baloncuğu oluşanlar için durumu hemen şöyle açıklayayım; bu grubun elemanları kadar genç olup, popüler olmayı bu kadar hak eden başka bir metal grubu daha yok, en azından ana akım piyasada yok. Bundan üç sene önce çıkardıkları ilk albümle ilgili yazdığım kritikte “Yakında isimlerini her yerde duyacaksınız” minvalinde bir şey demiştim. Giderek büyümeye devam ediyor Black Tide. İlk albümleri “Ligth from Above”da biraz hard rock üzeri bolca Megadeth üslubunu benimseyen Florida’lı grup, “Post Mortem”de Bullet for My Valentine kulvarına kaymış durumda. Vokalist Gabriel’in sesi hâlâ oturmadı. Ama henüz çok gençler ve onlarda bu enstrümanistlik kabiliyeti ve beste yeteneği olduktan sonra, er ya da geç sound’larını oturttukları bir şahesere imza atacaklar. Eminim. Bu ikinci albümleri de o yolda kat ettikleri bir diğer mesafe sadece. Bullet for My Valentine’dan Matt Tuck’ın konuk vokalist olarak yer aldığı ‘Ashes’ ile ışıl ışıl başlayan albüm, modern metal’in en güçlü örneklerinden biri olduğunu ‘Bury Me’de, ‘Honest Eyes’ta ama en çok da ‘That Fire’da ve ‘Walking Dead Man’da bas bas bağırıyor. Mutlaka kulak verin!

ANATHEMA
FALLING DEEPER
Kscope

Anathema 1995 tarihli “Silent Enigma” albümünden önceki geçmişiyle pek barışık değil. Oysaki o dönem şimdikinden farklı vokalistle ve sound’la kaydettikleri albümlerin de büyük hayranları var ve onlar da grubun yeni halini kabullenemiyorlar. Anathema ilk kez bu albümle, yeni tarzına yakın bir sound’la o dönemini kayda geçiyor. Bu kez bilindik Anathema sound’una orkestrasyon da eklenmiş. Seçilen şarkılar zaten senfonik yapıya uygun şarkılar olduğu için pek de sırıtmamış. Tanımlamak gerekirse, grubun bu sound’u en çok “Eternity” albümünün sound’una yakın. Albümde ‘Cretfallen’, ‘They Die’, ‘Sleep in Sanity’, ‘Kingdom’, ‘Alone’, ‘We the Gods’ gibi ilk dönem Anathema şarkıları yer alıyor.  Vincent Cavanagh’ın vokale ilk kez geçtiği albüm olan “The Silent Enigma”dan ‘Sunset of Age’ ve ‘J’ai Fait Une Promesse’ de albümde kendine yer bulan şarkılardan ikisi. Özellikle ‘Sunset of Age’in yeni yorumu için albümün en iyisi diyebilirim. ‘Everwake’ şarkısında gruba Anneke Van Giersbergen de eşlik ediyor. Anathema Classic Rock gibi dergilerin desteğini daha yeni yeni arkasına almışken neden yeni bir şeyler üretmek yerine geçmişe saplı kaldı anlamak zor. Yine de bu albümün özellikle yeni fan’ların hoşuna gidecek bir hamle olduğu da tartışılmaz.

ALICE COOPER
Welcome 2 My Nightmare
Bigger Picture

Efsanevi müzisyenler çoğu zaman kariyerlerinin ortalarında zamana uymak için çeşitli numaralar yaparlar. Alice Cooper’ın ‘80’ler dönemi bile biraz böyle algılanabilir, bu açıdan en sevdiğim albümü “Thrash” bile aslında klasik Alice Cooper’dan çok uzak, Desmond Child ile Alice Cooper’ın bir araya gelişinin sonucudur. ‘90’lar ve 2000’ler ise Alice’i zaman zaman glam’e, zaman zaman endüstriyel sound’lara açıldığı yıllardı. Baba, klasikleşmiş albümü “Welcome 2 My Nightmare” ile köklerine geri dönüyor ve tozlanmış raflardan ‘70’ler rock’ını hortlatıyor. Son zamanlardaki 70’lere dönüş sevdasının (bkz: Opeth) bir diğer halkası olarak görebileceğimiz albümde eski okul rock’tan kopulduğu da oluyor. Mesela ‘Disco Bloodbath Boogie Fever’ tam bir disko şarkısı, ama o da ‘70’ler diskosu. ‘Ghouls Gone Wild’ punk ama ‘70’lere özgü. ‘Last Man on Earth’ ise ‘70’ler müzikallerinden çıkma gibi. En günümüz kokan şarkı ise Kesha’nın konuk olduğu ‘What Baby Wants’, iğrenç autotune efekti bile kullanmışlar. Bir de finaldeki orkestra destekli ‘The Underture’ var. Sonuç olarak, Alice Cooper köklere dönüş dersi vermiş. Üstelik çok da eğlenceli bir ders bu!

THE CHEMICAL BROTHERS
HANNA
Sony Music

Elektronik müzik yapan gruplar son yıllarda soundtrack albümlerde iyiden iyiye söz sahibi olmaya başladı. Daha önce Air ve Daft Punk da benzer projelerde yer almışlardı, şimdiyse sıra The Chemical Brothers’a geldi. Gerçi The Chemical Brothers daha önce “Black Swan” filminin soundtrack albümünde 3 yeni parçasıyla yer almıştı ama “Hanna” grubun müziğine tamamıyla imza attığı ilk film oldu. Cate Blanchett ve Eric Bana’nın başrollerini paylaştıkları “Hanna” filmi için 20 parçalık bu albümü kaydetti ünlü grup. Filmin korku macera türünde olmasıyla alakalı olarak The Chemical Brothers’ın bilinen tarzına karanlık bir hava katarak kotardığı bir proje bu. Albümün yegâne vokalli parçası Stephanie Dosen tarafından seslendirilmiş ‘Hanna’s Theme’. The Chemical Brothers’ın sadece ölümüne hayranlarını ilgilendirecek, normal hayranların dinlemese bir şey kaybetmeyecekleri bir ara albüm gibi bakabiliriz bu albüme.

OPETH
HERITAGE
Roadrunner / EMI

GELECEĞİN DEĞİL, GEÇMİŞİN ALBÜMÜ

Mikael Akerfeldt’in müzik yapma amacının ardında yatan temel motivasyonun “değişim ve gelişim” kavramlarından ibaret olduğunu anlamak için Opeth’in herhangi iki albümünü arka arkaya dinlemek yeterli. İlk üç albümüyle progresif / melankolik death metal diye tanımlayabileceğimiz, sıra dışı özgünlükte bir stille ‘90’ların death metal sahnesinde ayrıksı bir konuma sahip olan İsveçli grup, kariyerinin onuncu albümünde ortaya çıkardığı “sil baştan” müzikal yapısıyla bir kez daha şaşırtıyor. Akerfeldt röportajında “Bildiğiniz her şeyi unutun, bu başka bir Opeth” demişti. “Heritage”ı dinleyince ne demek istediğini net olarak anlayacaksınız. Hatta bu albümün, Akerfeldt’in Opeth’teki arkadaşlarıyla yaptığı bir solo albüm olduğunu bile düşünebilirsiniz. Albümün en dikkat çekici özelliklerini sıralayalım...
Bir kere her şeyden önce “Heritage”, grubun 2003 tarihli ilk akustik albümü “Damnation” kadar sakin ve tıpkı o albümdeki gibi brutal vokaller yok. Evet, bunları albüm çıkmadan da biliyorduk. Albümü dinleyince fark ettiğimiz şeyler ise; temponun baştan sona “dingin” sularda yüzen notaların hâkimiyetinde olduğu, ara ara kendini gösteren distortion gitarların bile tadımlık kullanıldığı, davulcu Martin Axenrot’un progresif davulculuğun kurallarını çok iyi öğrenmiş olması ve daha önce sadece enstrümantal anlamda progresif gösteriler yapan grupta bu sefer Akerfeldt’in vokal melodileriyle de bu kimyaya ayak uydurduğu. Önceki albüm “Watershed” ile bir dönemi bitirdiklerini söylüyordu Akerfeldt. “Heritage” bu anlamda, grubun geleceği ile ilgili aynaları ortaya çıkarması açısından da önemli ama söz konusu Opeth olunca, gelecek hakkında net tahminler yapmak da imkânsızdır. Müzikteki sakinliğin ve dinginliğin (Dio ve Rainbow’a saygı duruşu niteliğinde kaydedilen ‘Slither’ ve bu albüm için yazılan ilk şarkı ‘The Lines in My Hand’ dışında), büyük bir din karşıtı olan Mikael’ın yazdığı “medeniyetlerin çöküşü” temasındaki sözlerle oluşturduğu kontrast, “Heritage”ın bana kalırsa en büyük alamet-i farikası. Sonuç itibariyle; eğer AC/DC ya da Motörhead gibi birçok açıdan statik ilerleyişlere sahip grupların yarattığı “bağlılık”ı seviyorsan, Opeth senin için bir şey ifade etmeyecektir. Ama sürekli değişim gösteren şeyler ilgini çekiyorsa ve progresif metal’in günümüzde geldiği noktaya bir örnek arıyorsan doğru adrestesin. “Heritage” 1970’lere yakışan bir albüm aslında. Bu sebeple; 2010’lu yıllarda bir albümü sadece “bir” kez dinleyerek hemen o albüm hakkında Facebook, Twitter ya da forumlarda ahkâm kesme meraklısı, tüketim toplumu jenerasyonuna sunulduğu için oldukça şanssız. Acelesi olmayan, tutkulu müzikseverler için etkileyici bir albüm “Heritage”, her şey hakkında fikri olan sosyal medya canavarları içinse “çiğnenip atılacak bir diğer sakız”.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle