GeriKelebek Meleklerin payı
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Meleklerin payı

Meleklerin payı
refid:21211492-spot ilişkili resim dosyası

18-24 yaşları arasıdaki gençlerin bir milyonunun işsiz olduğu İngiltere’deyiz. Robbie (Paul Brannigan) gururlu olduğu kadar suçlu bir genç adam.

Kız arkadaşı Leonie (Siobhan Reilly) hamile. Robbie mahkemeye çıktığı zaman her şeye rağmen şans belki de ilk defa yüzüne gülüyor ve savcı, Robbie’nin hapis yatması yerine kamu yararına çalışmasını kabul ediyor.
Bugüne kadar Robbie’nin başı hep dertte olmuş, ona hep bir başbelası muamelesi yapılmış. Serbest bırakılır bırakılmaz mahalleden serseriler onun peşine düşüyor... Kız arkadaşının babası ve ailesiyse yeni doğan oğluna da, Leonie’ye de onu yaklaştırmamak için sanki and içmişler...
Yoksulluğun ve çaresizliğin hayatı imkansızlaştırdığına inanan İngiliz yönetmen Ken Loach’un 2012 yılı filmi ‘The Angels’ Share’, bir komedi olsa da şiddetten ve gerçeklerden kaçmıyor.
Robbie’nin hayatını altüst ettiği bir gençle yüzleştiği sahne, filmin en etkili ve en zor sahnesi. Kokainin etkisindeyken hiçbir suçu olmayan genç bir adamın hayatını karartan Robbie’nin yerin dibine girdiği sahnede Loach şiddetin anlamsızlığını vurguluyor.
Robbie yine de sıfırı tüketmiş değil. O ve onun gibi suçluların amirliğini yapan babacan şef Harry (John Henshaw) Robbie’ye baktığı zaman iyi niyetli ama kaderin ters kartlar dağıttığı bir adamı görüyor. Harry, Robbie’nin oğlunun doğumunu kutlamak için ona bir bardak viski ikram ettiği an ise genç adamın hayatı değişiyor.
Viskiden anladığı ortaya çıkan Robbie arkadaşlarıyla bir viski imalathanesini ziyaret ediyor, daha sonra da viski tadımcılığında usta olduğunu öğreniyor. Hapsi boylamak yerine kamu yararına çalışmakla cezalandırılan Robbie ve arkadaşları hayatlarını kurtarmak için Güney İskoçya’da zararsız, ama oldukça kârlı bir viski hırsızlığı yapmak için kolları sıvıyorlar. Ken Loach’un yönetmenliğinde gerçekleşen soygun, beyazperdenin en ilginç ve en eğlenceli soygunlarından biri...
Yıllardır taviz vermeden yoluna devam eden ve hem işçi halkının hem de siyasi sinemanın önde gelen savunucularından olan Ken Loach, yeni filminde Robin Hood efsanesinde olduğu gibi zengin, gösterişçi insanlardan alıp, fakir, muhtaç insanlara veriyor. Viskiyi de, umudu da...
Bu yıl Cannes Film Festivali’nde 11. kez yarışan Loach’un filminin adı ‘The Angels’ Share’ (Meleklerin Payı). Viskinin fıçıda olgunlaşırken yüzde 2’lik miktarının her yıl havaya uçup gitmesine ‘Meleklerin Payı’ deniliyor.
Bu yıl Cannes Film Festivali’nde jüri üyeleri Ewan McGregor ve Alexander Payne’i gülmekten yerlere yatıran film, Jüri Özel Ödülü’na layık görüldü. Günümüzün politikacılarını ve politikalarını eleştiren Ken Loach, bir şans verilse gençlerin hayatlarını kurtaracaklarına inanıyor. ‘The Angels’ Share’de gerçek hayatın gençlere vermediği şansı Ken Loach veriyor...

STREGA 2012

Cesare Pavese, Alberto Moravia, Elsa Morante, Natalia Ginsburg, Primo Levi ve Umberto Eco’dan sonra bu yıl da Alessandro Pierno, İtalya’nın en prestijli edebiyat ödülü olan Strega’yı kazandı. Temmuz ayında sahibini bulan 66. Strega ödülünü kazanan Pierno, 1972 Roma doğumlu bir yazar.
2005’te çıkan ilk romanı ‘Con le Peggiori Intenzioni’ ve 2010 romanı ‘Persecuzione’, eleştirmenlerden tam not almıştı. 2012’de çıkan üçüncü roman ‘Inseparabile’, aynı aileyi anlattığı için ‘Persecuzione’ romanının devamı niteliğinde ve ikisi birlikte ‘Il Fuoco Amico Dei Ricordi’ adlı eseri oluşturuyor.
66. Strega ödülünü kazanan ‘Inseparabili’, Pontecorvo Ailesi’nin oğullarının hikayesi... Kitabın ‘Ayrılamayanlar’ anlamına gelen başlığı zaten bu iki kardeşi anlatıyor. ‘Inseparabili’nin kardeşleri Samuel ve Filippo ne kadar birbirlerinden farklı iki kardeş olsalar da kitabın kapağındaki papağanlar gibi tek başlarına kaldıklarında yaşayamayan insanlar...
Piperno beğenilen, saygın bir yazar olmasına rağmen bu yıl Strega ödülünü kazanması beklenmiyordu... Ödülü iki oyla kaçıran Emanuele Trevi ‘Qualcosa di Scritto’yla ‘Strega’nın favorisiydi. Pier Paolo Pasolini’yle imkansız bir buluşmayı anlatan ve yer yer otobiyografik  öğeler barındıran edebi romanıyla Trevi, klasik roman anlatımının dışına çıkarak Pietro Citati gibi yazarların takdirini kazansa da ‘Strega’yı kazanamadı...
Her şeyden sonra Alessandro Piperno’nun Strega ödülünü hakeden kuvvetli, gerçek bir yazar olduğunu, ‘Inseparabili’nin güzel bir roman olduğunu, hâttâ bu kitabın ‘Persecuzione’den bile daha iyi olduğunu hiç tereddüt etmeden söylemek gerekir. Geçen hafta İtalya’da en çok satan kitaplar listesine 8 numaradan giren ‘Inseparabili’ bu hafta 6 numarada. Alessandro Piperno’nun edebi romanı, sayfalarını çevirmek için sabırsızlanacağını türden... Birbirinden ayrılamayan iki kardeşin hikayesini anlatan ‘Inseparabili’nin 186. sayfasından bir cümle; ‘İki erkek kardeş yeniden yola koyuldukları zaman yıldızlar sanki yere daha yakındılar...’

ED

Natalie Duncan’dan önce bu sayfada, ülkemizde ilk olarak Zaz, Adele ve Pablo Alboran gibi genç müzisyen ve yorumculardan bahsettim. Bu isimlerden biri de geçen yaz ‘The A Team’ şarkısıyla size tanıttığım Ed Sheeran’dı. Önümüzdeki günlerde Ed’in Paris konser izlenimlerimi ve konserden videoları sizlerle paylaşacağım. Bu akşam ise Ed Sheeran Olimpiyat Oyunları’nın kapanışında Londra’da sahneye çıkacak, hem de Pink Floyd’la. İzleyin...

İÇİMDEKİ ŞEYTAN

Heyecanın tek ilacı belki de zaman. Bir kitabı okuduktan, bir filmi gördükten, bir albümü dinledikten sonra biraz zaman geçerse belki o eser hakkında daha doğru, daha sakin bir yazı yazabiliyor insan. İşte bu yüzden 17 Temmuz’dan beri dinlediğim bir albüm hakkında şimdiye kadar yazmadım.
Soul/blues/caz türündeki ‘The Devil In Me’ bir ilk albüm. Açılış şarkısı ‘The Devil In Me’ acapella başlıyor. Nathalie Duncan’ın üç hafta sonra beni hâlâ oldukça etkileyen sesi duymanız gerekenlerden. Kusursuz bir albüm değil belki bu, ama dinlediğiniz her şarkının yaşanmış olduğundan şüphe etmiyorsunuz.
İngiliz müzik hayranları Nathalie Duncan’ı Joni Mitchell, Alicia Keys ve Amy Winehouse’a benzetiyor. Haksız da sayılmazlar. Piyano çalmayı kendi kendine öğrenen Nathalie bana, Nina Simone’u ve Norah Jones’u da anımsattı.
22 yaşındaki Natalie Duncan kanımca her zevke hitap etmeyecek olsa da Türk müzikseverlerin hemen sahiplenecekleri ve muhtemel İstanbul konserlerini hınca hınç dolduracakları yeni bir yetenek. Natalie, CD kitapçığının arka kapağına‘Gözlerini kapatmayacak mısın,Ben yüreğine uzandığımda...’
yazmış. ‘The Devil In Me’ şarkısının sözleri, müziği ve yorumu kadar güzel. Albümde ‘The Devil In Me’den sonra ‘Flower’, ‘Find Me A Home’ ve ‘Uncomfortable Silences’ şarkılarını dinleyin.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle