GeriKelebek Laflar üst üste düşüyorsa düşsün dil sürçüyorsa sürçsün, çünkü hayat böyle
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Laflar üst üste düşüyorsa düşsün dil sürçüyorsa sürçsün, çünkü hayat böyle

Laflar üst üste düşüyorsa düşsün dil sürçüyorsa sürçsün, çünkü hayat böyle
refid:3351657 ilişkili resim dosyası

Mahir, Hüseyin, Ulaş, kurtulaşa kadar savaş. 70’li yılların en bilinen sol sloganlarından biri. Dönemin gençlik liderlerinden Mahir Çayan, Hüseyin İnan ve Ulaş Bardakçı’nın isimlerine gönderme yapıyor. Bir de diğer liderlerden Yusuf Aslan’ı ekleyin, Ulaş İnan Aslan İnaç (33)’ın ismi ortaya çıkıyor. İnaç’ın adını ilk duyduğumuzda Altın Portakal’da en iyi film ödülünü almak için sahneye çıkıyordu.

Kimdir, filmi nasıldır bilinmeden ilk çektiği uzun metrajlı yapımla Türkiye’nin en önemli sinema ödülünü alıyordu. Son bir haftada jürinin değerlendirmesi çok tartışıldı. Çünkü Türev ne bildiğimiz Yeşilçam ne de gişe filmlerine benziyordu. Dijital el kamerasıyla çekilmiş, özel ışık ve ses efektleri kullanılmamıştı. Oyuncular genç, diyaloglar olabildiğince doğaldı. İnaç, ‘Bu bir sevgisizlik filmi’ diyor. Dört gencin aşk, seks, meslek, aile, dostluk, evlilik ve ahlak konularında kafalarından neler geçtiğini gösteriyor. Paris Devlet Operası’nda bas solist olarak çalışan, bir anda istifasını basıp Türkiye’ye gelen, film çeken, ödül alan İnaç’la konuştuk. Ödül tartışmalarından, ona bu uzun ismi veren ailesine kadar...

Türk sinemasının en büyük ödülünü aldınız ama kim olduğunuzu bilmiyoruz...

- O sorunun cevabını bilseydim bu filmi çeker miydim? (Gülüyor.) Kısaca şöyle anlatayım: St. Benoit Lisesi’nde okurken yarı zamanlı olarak konservatuarın keman bölümüne devam ediyordum. Ama şu anda bana Bach’tan bir şey çal deseniz, ikinci notaya geçemeyebilirim. Liseyi bitirip Paris’e fizik okumaya gittim. Kaydımı yaptırırken Poitier Konservatuarı’nın şan bölümüne de yazıldım. Üç sene fizik okuduktan sonra şan ağır bastı. Paris Konservatuarı’nda da üç sene şan okudum. Paris Devlet Operası’na bas solist olarak girdim. Peter Brooks’un tiyatro grubuyla uzun süre ülke ülke dolaştık, festivallere katıldık. Maaşlı bir operacıydım ama sürekli yazıyordum. Senaryolar birikti. İki sene önce vakti keraattir deyip istifa ettim, Türkiye’ye film çekmeye geldim.

Sinema dışında her şeyin eğitimini almışsınız...

- Yıllardır kendimi kalem adamı olarak addediyorum. Anlatıcıyım. Yurtdışında, opera rejisörlerinin yarısı sinema yönetmenidir. Yetenekli, akıllı, sinema ve tiyatro yönetmenleriyle çalıştım. Filmle ilgili birçok şey öğrendim. Özellikle Peter Brooks’dan, Japon yönetmen Yoshi Oida’dan. Bir zamanlar Kurasawa’nın asistanıymış. Operanın bütün şablon mizansenlerini değiştirmiş, bize provalardan önce enerjimizi düzenlememiz için egzersizler yaptırırdı. Ondan öğrendiğim teknikleri Türev’de kullandım. Oyuncularıma, oynuyormuş hissi yaratmamak için ellerinden geleni yapmaları gerektiğini anlattım. Laflar üst üste düşüyorsa düşsün, dil sürçüyorsa sürçsün. Çünkü hayat böyle.

KARAKTERLERE PSİKİYATRİST GİBİ YAKLAŞTIM

Türev nasıl bir film? Dogma akımının parçası mı?

- Dogma filmlerinin Danimarka’da belirlenen çok ciddi kuralları var. Öyle bir film çektiğini düşünüyorsan oradaki akademiye gönderiyorsun, kriterlere uyuyorsa bir numara veriyorlar. Mesela başlığında Dogma No:38 yazıyor. Filmim oyunda ve hikayede gerçekçilik kriterlerine uyuyor. Ama müzik, özel ışık ve efekt kullanılmaması gerekiyor. Ben müzik kullandım birkaç sahnede.

Türev çok gerçek bir film gibi. Karakterler, diyaloglar... En büyük özelliği bu diyebilir miyiz?

- Aynen öyle. Karakterleri oluştururken onları yargılamamaya, idealize etmemeye çalıştım. Bir psikiyatrist gibi yaklaştım. Karakterler ruhlarındaki bütün karmaşa ve farklı seslerle orada. 90’ların sonunda bir alışkanlık kazandım. Arkadaş sohbetleri, toplantılarda görüntü ya da ses kaydı yapıyordum. Amaç, doğal sohbetlerin kimyasını çözmek. O sırada ‘gerçeğe yakınsamak’ kavramını uydurmuştum. Gerçeğe en yakın olanı arıyordum. Filmde de onu yakalamaya çalıştım.

Nasıl çıktı Türev’in senaryosu?

- Don Kişot’taki 10 sayfalık ‘Münasebetsiz Meraklı’yı eksen aldım. Cervantes, Boccacio’nun bir hikayesinden esinlenerek yazmış. Floransa’da 13. yüzyılda geçiyor. Karısının sadakatini ölçmek isteyen bir asilzade, arkadaşından
/images/100/0x0/55ea0c10f018fbb8f866fd89
yardım istiyor. Aslında karısı çok faziletli bir kadın. Çapkının harekete geçmesiyle işler bozuluyor, arada yeni bir aşk doğuyor.

Filminizde karakterler yer değiştiriyor, yani iki kadın bir erkek oluyor...

- Evet. Türev’de sadakati sınanan kişi erkek. Ayrıca bugünkü tüketim histerisine değiniliyor. Bunu özellikle istedim çünkü aşağı yukarı son 20 seneden beri çok bariz şekilde madde bağımlısı olmuş durumdayız hepimiz. Düşünürler tüketim sözcüğünün olumsuzluğunu anlatmaya çalışıyor. Bana göre tüketimin en vahim olanı alışveriş merkezlerindeki değil, insan ruhundaki. Filmdeki karakterlerin en önemli özelliği hem kendilerini hem de sevdiklerini tüketmeleri.

20-30 yaş arası Türk gençliğiyle ilgili de bir şey söylüyor film...

- Aslında bir sevgisizlik filmi. Ne idealize ediyor ne de çözüm öneriyor. Sadece tespitte bulunuyor. Gençler ortak bir yalnızlık içinde. Değerler sistemimiz allak bullak, boşluktayız. Mesela filmde sevgilisinin sadakatini sınamak isteyen Süreyya, aile kurmak ve kariyer yapmak arasında kalmış. Mutluyum diyor ama suratında mutluluğa dair hiçbir işaret yok. Sevgilisi Nazım hep idealist bir yazar olmak isterken, reklamcı olmuş. Sürekli kendisiyle kavga ediyor, kafasında hep birkaç ses aynı anda konuşuyor. Onun arkadaşı Kerem kadınları çok iyi tanıdığı kanısında. Ama onları obje olarak görmekten öteye geçemiyor. Kadın ruhu hakkında hiç fikri yok. Hepsi bir tarafa savrulmuş, kendi ekseninde dönen gezegen gibiler. Nedeni, değerler sistemlerinin çökmüş olması.

APOLİTİK DEĞİLİM AMA KENDİME SİYASİ BİR ETİKET KOYAMIYORUM

Üç erkek kardeşimden biri lise öğrencisi. Ağabeyim cerrah, Ankara’da yaşıyor. Diğeri Boğaziçi felsefe mezunu, TV yönetmeni. Annem senarist. 80’li yıllardan bu yana Geçmiş Bahar Mimozaları gibi birçok dizi yazdı. Babam hukuk mezunu. Sonra TRT’de radyo programcılığı yapmış ama siyasi sebeplerden dolayı ayrılmış. Annem ve babam zaten 68 kuşağı. Annem kadın derneklerine üye olmuş, babam sendika avukatlığı yapmış. Siyasi anlamda bir fanatizmleri hiç olmadı ama belli bir duruşları ve idealistlikleri vardı. Bunu muhafaza ediyorlar. Apolitik bir genç değilim. Ama kendime bir siyasi etiket koyamıyorum.

Kazanma ihtimalini düşünmesem katılmazdım zaten

Altın Portakal gecesi en iyi film açıklanınca salonda garip bir sessizlik yaşanmış, herkes şoke mi oldu?

- Bilemiyorum. Herkes, böyle bir sonuç bekliyor muydunuz, diye soruyor. Çok çeşitli şeyleri riske atıp, işimi bırakıp Paris’ten Türkiye’ye film çekmek için geldim. Yani sinema benim için öylesine bir iş değil. Film yarışması, boks ya da futbol maçı değildir. Sonucu o kadar sürpriz olamaz. İçime sinmese, güvenmesem, kazanma ihtimalini düşünmesem katılmazdım zaten.

Filmin gösterimlerinden sonra ‘Türev alır, en iyi film’ gibi bir şey diyen oldu mu?

- Hayır duymadım. Ama dijital kamerayla çekilmesi konuşuluyordu. Ödül açıklanmadan, Kaliforniya’daki bir film festivalinin yönetmeninden davet aldık. Kamera kullanımını çok beğenmiş. Nürnberg Festivali’nden ve Berlin Festivali kapsamında yapılan başka bir festivalden daha teklif geldi.

Sizce, ödül almanıza herkes neden bu kadar şaşırdı?

- Bilinen anlamda bir Yeşilçam ya da gişe filmi olmadığı için herhalde. Yurtdışındaki festivallerden gelen film seçicilerle konuştuğumda şöyle dediler: Son 10 yıldır Türkiye’den film seçip götürmekte çok zorlanıyoruz. Gerçekten de uluslararası arenada bireysel başarılar var ama İran sinemasında olduğu gibi topyekün bir Türk sinemasından bahsetmek mümkün değil. Son 10 senede teknik anlamda bir gelişme olsa da hikayeyi anlatma yöntemi olarak bir içe kapanma var. Birinci motivasyon para kazanmak olunca fazla riske girilmiyor herhalde. Sinema ticari faaliyetten önce bir sanat.

‘Türev bir başlangıç, Türk sinemasındaki tıkanmayı ben açabilirim’ gibi bir iddianız var mı?

- Kesinlikle öyle bir kibirim yok. Sanatının derinliğinde sarhoş olduğum birçok usta var. Ama bence Türk sineması farklı bir süreci bekliyor. Türk sineması da Arjantin, İspanyol, İran sineması gibi olabilir.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle