GeriKelebek Kıpırtısız şarkıcılık ekolünün ağır kızı: Seha Okuş
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kıpırtısız şarkıcılık ekolünün ağır kızı: Seha Okuş

O bir dönemin sanatçısı. Bugünden bakınca bambaşka bir dünyaya ait. Yanyana sıralanıp, neredeyse kıpırdamadan müzik icra eden, sımsıkı denetimlerden geçen, onaylanmadan solist olamayan, mazbut radyo dünyası insanlarından. O dünyanın kulağı ve hafızası iyi dinleyicileri adını hemen hatırlar: Seha Okuş. Türkülerden habersiz ama Klasik Türk Müziği'ne tutkun bir Teşvikiye çocuğuyken tesadüfler ve imkansızlıklar nedeniyle halk müziği dünyasına dalan, sonra o dünyanın ‘‘zerafetini’’ çok seven, türkülere tutkuyla bağlanan bir eski zaman sanatçısı. Müzik tarihimizin en önemli sanat, halk ve batı müziği hocalarının öğrencisi. 35 yılını verdiği radyoda konservatuvarlı ilk halk müziği sanatçısı, ama sanat müziği de, opera da söyledi. Şimdi yeğeni Müjdat Gezen'in Sanat Merkezi'nde Halk Müziği Bölüm Başkanı ve İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda repertuvar hocası. Bu sayfaya şimdi konuk olmasının sebebi hikmeti ise birbirinden güzel türküleri okuduğu eski 45'liklerinin, Kalan Müzik tarafından CD olarak yayımlanması. Radyoda Neriman Tüfekçi ekolünün ilk kuşak sanatçılarından sayılan Okuş, popüler müziğin kakafonisi içinde pek talep görmeyen halk müziğinden aldığı ve yıllarca çok sevdiği toprak kokusunu, bugünün gençlerine duyurmaya çalışırken, hálá eski heyecanını yaşıyor. Yıllar önce. Tek kanallı siyah-beyaz televizyonun radyo sanatçılarının konserlerine yer vermeye başladığı Yurttan Sesler günleri. Gelen gazeteci, çekilen fotoğraf sayısı artmış, radyodaki hanımlar birden bire şıklaşmıştır. Fonda sen çıktın, ben çıkmadım çekişmeleri yaşanırken sıra birlikte türkü söyleyen Seha Okuş ve Şahin Gültekin'e gelir. Heyecanla hazırlanıp, Ankara'ya çekime giderler. Stüdyoya girer girmez Seha Okuş'un kameramandan ilk isteği şu olacaktır: - Ne olur beni zayıf çekin!Hiç merak etmemesini söylerler: ‘‘Uzun çekmek’’ gibi marifetleri vardır.Çekimler biter, yakın arkadaşı bir çiftin arabasıyla İstanbul'a doğru yola koyulur Okuş. Ama zayıf gösterilmeyi rica etmesini gerektirecek boğaz düşkünlüğü yok mudur, ‘‘etli ekmek’’ sevdasıyla Konya yollarına sapınca yolu iyice uzatırlar. Akşam saatlerinde birden çığlık atar Okuş: ‘‘Eyvah, bu gece ilk kez televizyonda görüneceğim ve ben yoldayım!’’Arkadaşının eşi onu kırmak istemez ve ‘‘Üzülme, şimdi şuralarda televizyonlu bir yer buluruz’’ der. Kasaba kasaba, televizyon izleyecekleri bir mekan ararlar. Sonunda Bilecik'e yakın bir yerde bir kahveye girerler. Televizyon tepeye yerleştirilmiş, masalar kaldırılıp ışıklar söndürülerek sinema ambiyansı yaratılmış, kasabalılar yerlerini almıştır. Çay ocağının yanındaki üç sandalyeye ilişip seyretmeye başlarlar. Program başlayıp Seha Okuş televizyondaki aksini görür görmez, kameramanın pek de marifetli olmadığı ortaya çıkar. Şaşkın bir şekilde bakakalmışken, kahvede yükselen bir sesle sandalyesine mıhlanacaktır:- Ulaaan ben bu garının sesini radyoda duyar, incecik bir şey sanırdım, çok şişkoymuş!Okuş, biraz küçülür sandalyede, sesi çıkmaz olur. Ama gözü ekrandadır. Yıllarca birlikte türkü okuduğu Şahin Gültekin'in, kendi bölümünü ona bakarak, biraz da gözlerini süzerek söylemesine hep itiraz etmiş, ‘‘Yapma Şahin'ciğim, şöyle halka bakarak oku benim gibi’’ diye hep uyarmıştır ama... Bunları düşünürken ortaya bir yorum daha gelir:- Bu garı adamın sevgilisi!Yok artık, diye düşünür. Sıra kendine geldiğinde, yine halka bakarak okuduğunu görünce rahatlar. Ama rahat yoktur ki:- Bah bah, garı hiç yüz vermiyor...Onu bunu bilmem, der bir diğeri: ‘‘Bu garıyı kuma diye alacan, garşına oturtturacan, rakı sofrasını da kurduracan, o söyleyecek sen içecen!’’Yıllarca Türk Halk Müziği konserlerinde, resmi dizilişe uygun, hanım hanım türküler okuyan Seha Okuş için içerde soluyacak hava kalmamıştır doğrusu. Apar topar kalkarlar. Çıkmadan kahveciye teşekkür için eğilen Okuş'un yüzüne mum alevi düşer. Bu kadar eziyetten sonra bir de mezarından kalkıp sessizce halkın arasına karışmış bir hortlak gibi yakalanmak reva mıdır yani!- Oooyy Seha Okuş burada, çığlığıyla kahvede yer yerinden oynarken, o dışarı nasıl çıktığını bilemez.VAR MI HACET SÖYLEYİNİşte böyle günlerin sanatçısı olan Seha Okuş, 1933'te İstanbul Teşvikiye'de doğar. ‘‘Kadifeden kesesi/kahveden gelir sesi’’ türküsünün güftesinin sahibi yaşlı bir baba ve ud çalan genç bir annenin ikinci çocuğu olarak (Ama onun deyimiyle ‘‘baba bir anne ayrı’’ kardeşleri de vardır ki bunlardan biri Müjdat Gezen'in babasıdır). Zerafeti ve musiki düşkünlüğüyle tipik bir İstanbul hanımefendisi olan annesi Vildan Hanım, zevkine düşkün ve galiba biraz da çapkın olan kocası İlhan Bey'in eve geç geldiği akşamları, iki çocuğuyla Küçük Çiftlik Parkı'nda fasıl dinleyerek geçirir. Gazinonun sadece çay içilen daha ucuz bölümünde, francala arası kaşar yiyerek ve Klasik Türk Musikisi dinleyerek büyüyen kız çocuğu, ne olacağını o yaşlarında belli eder tabii. Bir akşam Kürdili Hicaz makamından bir şeyler çalınırken ağlamaya başlar. 4-5 yaşlarındadır henüz. Annesi düştüğünü, bir yerini acıttığını sanırken o şöyle der:- Hayır düşmedim. Yüreğime bir şey oluyor, o yüzden ağlıyorum.Annesi bu olayı sık sık iftiharla anlatacaktır komşularına, bir yandan da ‘‘Kızım öyle bağıra bağıra okunmaz bu şarkılar, hazin hazin oku’’ diye ilk eğitimini verecektir. Ama bunun dışında bir destek görmeyecektir ailesinden. Teşvikiye 15. İlkokul'u ve Nişantaşı Kız Lisesi'nin orta bölümünü bitirdikten sonra ‘‘bir an önce baş göz edilir.’’ Çok da mutluluk getirmeyen bir evlilik olacaktır bu. Genç ve hayat karşısında tecrübesiz oluşu bir çıkış yolu bulmasına engelken, görümcelerinden birinin gördüğü bir gazete ilanı imdadına yetişir: İstanbul Belediye Konservatuvarı'na talebe alınacaktır. Nevzat Atlığ, Münir Nurettin Selçuk, Emin Ongan, Şefik Gümeriç, Halil Bedi Yönetken, Mefharet Yıldırım gibi önemli hocaların eşliğinde okuduğu ‘‘Var mı hacet söyleyin ey gültenim’’ seçilmesini sağlar. Şarkı söylemeyi nereden öğrendiğini bile hatırlamaz, sadece o yıllarda çok revaçta olan Perihan Altındağ Sözeri ve Müzeyyen Senar'ı dinleyerek büyümüştür. O kadar tecrübesizdir ki o sırada, ‘‘Nerede oturuyorsun?’’ sorusuna ‘‘Şimdi tramvaydan ineceksiniz...’’ tarifiyle cevap verir. ‘‘Hayır çocuğum, biz size misafirliğe gelmiyoruz’’ der hocaları. Halk müziği sanatçısı olmak aklının ucundan bile geçmez, Teşvikiye çocuğu olarak türkülerden haberi bile yoktur doğrusu. Ama Türk Sanat Müziği bölümünden 1958'de mezun olduktan sonra konservatuvarın icra heyetine ya da Radyo'ya giremez. Bunda Münir Nurettin Selçuk'un korosuna seçtiği kızların ölçülerine uymamasının da etkisi olduğunu düşünür. İki yıl kadar boşta kalmak dokunur ona, bir gün konservatuvar müdürü şair Sebahattin Kudret Aksal'ın odasına çıkarak durumu anlatır. Onun yardımıyla, kadro açığının olduğu klasik batı müziği korosunun şefi Muhittin Sadak, yardımcısı Şerif Yüzbaşıoğlu gibi hocalar tarafından dinlenir. Onların isteğiyle bir arya da çalışmış, Brahms'ın Ninni'sini söylemiştir.- Bal gibi soprano, derler ve Seha Okuş, klasik koroya girer. İki yıl opera icra eder. Ama ‘‘hep yanlış para aldığını’’ düşündüğü için konservatuvar korosu İstanbul Operası korosuyla birleştirilirken, hocalarının isteğine rağmen korodan ayrılır. Bu arada halk müziği bölümünde kadro açılınca, pek istekli olmasa da oraya geçer. Ancak, başlangıçta biraz küçümsediği bu müziği giderek çok sever. Adnan Türközü, Sadi Yaver ve Adnan Ataman, Yücel Paşmakçı, Hamdi Özbay gibi çok iyi hocalarla çalışır; bu müziğin önemini kavrar, inceliklerini öğrenir, ‘‘toprak kokusunu’’ sever. Radyoya geçişi ise Neriman Tüfekçi'nin Kadınlar Topluluğu ile olacaktır. Neriman ve Nida Tüfekçi'nin de sanat hayatındaki etkisi büyük olur. Solistliği ‘‘onaylanan’’ Okuş, Yurttan Sesler ve Türk Halk Müziği topluluklarında uzun yıllar çalışır, icracılık yanında öğretmenlik görevi üstlenir, 45'likler doldurur, reklam cıngıllarını, film müziklerini seslendirir. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Etnomüzikoloji Bölümü öğretim görevlisi Melih Duygulu'ya göre, ‘‘Doldurduğu plaklar, radyoda ve konser salonlarında seslendirdiği türküler, onu popüler bir sanatçı yapmamıştır belki, ama mesleğine aşık bir ses sanatçısı ve öğrencilerine sevgi ile yaklaşan başarılı bir öğretmen olarak müzik tarihinin saygın simaları arasında yerini çoktan almıştır.’’CILKI DA ÇIKMASIN AMAUzun ve bugünden bakınca çok farklı sanatçılık hayatıdır onunki. Küçük maaşlarla kıt kanaat; denetimlerle, onaylar ya da onaylamamalarla disiplinli; giysilerden duruşlara kendine has kültürüyle biraz ‘‘ağır.’’ Fazlasıyla mazbut özel hayatta ise çekilen tipik kadın eziyetleri, yalnız ayakta kalma çabaları, bozulan sağlık. Ama hepsinden ve izbe bodrum katlarında saatlerce çalışılan türkülerden sonra, stüdyoya girdiğinde duyduğu heyecan yeter ona. Annesinin İstanbul hanımefendiliğini ve sanatçı duyarlılığını alıp, eğitimi ve deneyimiyle bugünlere taşır. Bugünlerde pek önemsenmeyen bir özelliği, tevazuyu da. Yıllar öncenin ‘‘gel sana bir plak yapalım’’ denince, ‘‘utanırım’’ diyen, zaman zaman saçını yaptırmaya bile para ayıramayan genç sanatçısı, bugün büyük prodüksiyonlarla çekilen klipleri, bir zamanlar ruhunu koyarak okuduğu türkülerin nasıl yorumlandığını duyunca ne hale gelir? ‘‘O haşmetli Fidayda'yı ne hale getirdiler. Evet onun çok güzel bir dansı vardır, ama kıvırta kıvırta, cıyak cıyak söylenmez ki. Zaten benim çocuklarıma öğrettiğim türküleri şimdi radyoda, televizyonda okumuyorlar, zora giden yok, herkes kolayını tercih ediyor ve çok kötü söylüyor.’’Peki ama hocam, bunun karşısına da Yurttan Sesler misali, ‘‘iç bayıcı’’ bir ağırlığı mı koymak gerekiyor? ‘‘Tabii ki robot gibi söylemek gerektiğini sanmıyorum, arayışa karşı değilim ama cılkı da çıkarılmasın. İnsan hissettiğini karşısındakine duyurmalı. Biz de o kadar robot değildik canım. Solo yaparken hareketliydik. Şimdi daha farklı bu korolar ama o da Türk müziği değil. Eğlence müziğiyle sanat müziğini ayırmak lazım. Yani müsaade edin, Itri'nin bir eserini okurken oynayamazsınız değil mi?’’