GeriKeyif Seri katillerin parlak dönemi 1990’lardan sonra başlıyor
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Seri katillerin parlak dönemi 1990’lardan sonra başlıyor

Seri katillerin parlak dönemi 1990’lardan sonra başlıyor

Ölümle tehdit ediliyor, gazetenin patronuyla akçeli işlere giriyor, ünlü bir şarkıcıyla aşk yaşıyor... Üstelik sol örgütlere dayanan bir geçmişi var. Gazeteciliğin ‘emeritus profesör’ü Haluk Şahin, ilk kez bir roman yazdı ve yarattığı ‘Kahraman’ ile medya eleştirisi yaptı. Kitabın adı: “Babıâli’de Cinayet: Gazeteciyi Kim Öldürdü?” Başlıkta bahsettiği seri katiller de mesleğe ihanet edenler aslında...

Herkesin kitabı okuduğunda soracağı soruyla başlayalım. Anlattığınız yer Hürriyet mi?

- Hayır, Hürriyet değil, ama Hürriyet de. Beş yıl Çetin Emeç’le Hürriyet’te, 10 yıl Uğur Dündar’la Hürriyet Production’da, 15 yıl Mehmet Y. Yılmaz ve İsmet Berkan’la Radikal’de çalıştım. Çetin Altan, bir zamanlar, Babıâli’de çalışmayı aynı konağın odalarında dolaşmaya benzetirdi. Benim meslek hayatımın çoğu Hürriyet konağında geçti. Geçen gün, kitabı okumuş olan eski Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi dikkatimi çekti, “Kahraman’ın odası benim odam” dedi. Düşündüm, gerçekten Oktay Bey’in Kahraman’la en ufak bir benzerliği olmasa da onu öyle bir mekâna yerleştirmişim. Anlattığım sabah haber toplantısının Çetin Emeç’in efsanevi sabah toplantılarına benzediğini keşfedenler olacaktır. ‘Küre’, kompozit, bileşik bir gazete, tek gazete değil. Burada çabam, Babıâli’nin ve yeni adıyla  ‘medya’nın tüzel ruhunu  yakalamaktı. Çiçeği burnunda bir romancı olarak Hürriyet’i küçümsediğim sanılmasın: O Hürriyet’ten ne romanlar çıkar!

BİR CİNAYET MAHALLİ OLARAK BABIÂLİ

Medya eleştirinizi neden ‘anı’ olarak değil de ‘roman’ olarak kaleme aldınız?

- Birinci neden, kendimi sınamak istedim. Hayata edebiyat meraklısı bir genç olarak başlamış, edebi bir yaşam hayalleri kurmuştum. Ama akademisyen, televizyoncu, köşe yazarı, genel yayın yönetmeni, yazıişleri müdürü, şu bu olmuş, bende bulunduğu iddia edilen edebi yeteneğe gereken şansı tanıyamamış olmanın ukdesiyle yaşıyordum. Zaman daraldığına göre, sınamamın vakti gelmişti.

Anlattığınız türden cinayetler Babıâli’de ne zamandır işleniyor?

- Babıâli oldum olası netameli bir cinayet mahallidir. Mesleğe ihanet hikâyeleri çoktur. Ancak bunların çoğu bugünün ölçüleriyle küçük cinayetlerdi: Gazete yazarlarının ‘mükâfaten’ milletvekili olmaları, kendilerine tahsis edilen kâğıdı başkalarına satmaları ya da konut edinme kolaylıkları sağlamaları  gibi... Biz bugün seri katillerden söz ediyoruz. Yani birtakım meslek dışı çıkarlar uğruna koskoca gazete öldürmeyi misyon edinenlerden. Bir gazeteyi değil, gazeteciliği öldürenlerden... Seri katillerin parlak dönemi 1990’lardan sonra başlıyor. 

Kim öldürüyor sizin ‘Gazeteci’yi?

- İstersen buna burada cevap vermeyeyim. Romanın sonunu açıklamış olurum. En iyisi okurlar bunu kitabı okuyarak öğrensinler. 

Seri katillerin parlak dönemi 1990’lardan sonra başlıyor

Babıâli’de Cinayet/Gazeteciyi Kim Öldürdü?, Haluk Şahin, Kırmızı Kedi, 232 sayfa, 19 TL

GAZETECİLER HÂLÂ YAŞIYOR

Böyle düşünüyorsanız, öğrencilerinize ne anlatıyorsunuz? Ölmüş bir mesleği mi?

- Hayır, insanlığın doğrulara ve gerçeklere olan ihtiyacının devam ettiğini öğretiyorum. Bunun farklı mecralardan yapılabileceğini söylüyorum. Yalanlara karşı mücadele bugün gazeteciliğin en önemli misyonlarından biri haline geldi. Güç sahipleri o kadar çok yalan üretiyorlar ki, bunları yakından izleyip denetlemek başlı başına bir uğraş. Araştırmacı/soruşturmacı gazeteciliğe bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bakın, Nedim Şener yazdıklarıyla koskoca bir davanın gidişatıı değiştirdi. Ya İsmail Saymaz’ın  açığa çıkardıkları?

Sizin zamanınızda ‘gazetecilik’ nasıldı?

- İyi gazetecilik yapmanın mümkün olduğu zamanlarda bu mesleğe girdim. 1970’lerde TRT’de iken İsmail Cem ve Uğur Mumcu ile mesleki hayaller kurdum, Arena’da Uğur Dündar’la 10 yıl haber peşinde koştum, Abdi İpekçi’nin kendisiyle değilse bile ekolünden gelen gazetecilerle birlikte yıllar geçirdim. Çetin Emeç fenomenini yakından yaşadım. Bunların hepsinin ortak özelliği gazetecilik mesleğini fevkalade ciddiye almaları, ona tutkuyla bağı olmalarıydı. ‘Doğrulanmış olgular’ için göze almayacakları şey yoktu.  Ben de, gazeteciliğe hep romantik bir misyon gözüyle baktım. Demokrasinin işlemesi ve insanların mutluluğu için birilerinin ‘doğrulanmış doğruları doğru bir biçimde’ kitlelere aktarması gerekiyordu.  Ne pahasına olursa olsun... Evet, gazeteciler yaşıyordu... Hâlâ da yaşıyor: İsterseniz iki isim vereyim: Ahmet Şık ve Kadri Gürsel!

Başkarakteriniz ‘Kahraman’ı okurken, aklımdan birçok isim geçti. Siz yazarken Kahraman karakterini nasıl ete kemiğe büründürdünüz?

- Kahraman’ın özgün bir edebi karakter olarak okunmasını arzu ederim. Gerçek birçok kişiye benzeyen yanları olabilir ki, normaldir, Babıâli’den Kahraman’a benzeyen, onu andıran niceleri geçmiştir, bazıları hâlâ ortalıktadır ama böyle bir Kahraman geçmemiştir. Belki de bu Kahraman, edebiyat tarihi açısından, hepsinden sahici bir Kahraman sayılacaktır. 

ROMANIN ANA EKSENİ HESAPLAŞMA TEMASI

Romanda Liberallere karşı da satır arasında ciddi bir eleştiri var...

- Sol devrimci-eylemci çizgiden gelen Kahraman hayatının bu döneminde ‘liberal’ diye eleştirilen kesime çok yakın;  sıkı Avrupacı, sol geçmişiyle alay ediyor, İslamcı iktidar döneminde yeni ve demokratik bir Türkiye’nin yaratılmakta olduğunu savunuyor; bir yandan insan haklarından dem vururken öte yandan kitlesel Ergenekon tutuklamalarını destekliyor... Acaba bunu yeni dönemin kendisine sağladığı maddi olanaklar nedeniyle mi yapıyor? Nasıl bu kadar saf olabilir? Nasıl eleştirel yanını bu kadar kolay bir yana atabilir?

Onu ‘dönek’ yapan fikir değiştirmesi mi?

- Değil! İkna edici olmaması... Kendisiyle hesaplaşmaması... Ki, hesaplaşma teması bu romanın ana eksenidir.  

Kahraman gibi gazeteciler, geçmişlerinde idealistken ne uğruna yönünü bu kadar sıkı değiştirebiliyor?

- Kitabın sorduğu temel soru da bu aslında. Bu meslekte en az 40 yıl geçirdikten ve nice Kahraman’lar gördükten sonra cevabım şu: Gazetecilik, ‘sağlam kişiliğin’ en çok önem taşıdığı mesleklerden birisi, belki de birincisi. En yakın rakip olarak belki yargıçlığı düşünebilirim. Sizi yoldan çıkarabilecek, ayartabilecek, kandırabilecek pek çok şey çıkıyor karşınıza. Tüm bunlara direnecek kadar güçlü bir kişilik ya da meslek ahlakı sahibi olmanız gerekiyor. “Önemli olan benim mesleğimdir, mesleki iffetim ve şöhretimdir” diyebilmeniz gerekiyor. Zor bir şey bu. Zaaflara kapılmak ve hırslara yenilmek o kadar kolay ki.

Ne öngörüyorsunuz meslekle ilgili?

- İnsanlığın  bağımsız kaynaklardan gelen doğrulanmış bilgiye ve özgür yoruma ihtiyacı devam ettiği sürece ‘gazeteci’ye de ihtiyacı devam edecek, hatta büyüyecektir. Bunun, dijital temelli yeni yolları bulunacaktır. Umarım bulunacaktır! Benzer sorunlar başka yerlerde de yaşanıyor. Bulunamadığı takdirde, yalnız gazeteciliğin değil demokrasinin de suyu ısınmış demektir.

OKURUN İHTİYACI NE?

Tirajların düşmesinin ardından  dijital medyanın rekabeti ve kültürel erozyon gibi nedenler de var ama ‘iyi gazetecilik’ önemli bir faktör. Okurun ihtiyaçlarının yeniden tanımlanması gerekiyor. Örneğin ‘fake news’ denilen asparagas salgınından şaşkına dönmüş olan insanlara ne vaat edeceksiniz?  Bakın New York Times, Trump’ın iktidar olmasının ardından “Şimdi hakikat, her zamankinden daha önemli” sloganıyla müthiş tiraj aldı. Washington Post da “Demokrasi karanlıkta ölür” sloganıyla kendini yeniden tanımladı ve yükselişe geçti. ‘Hakikat-ötesi’, ‘post-truth’, olmakla suçlanan günümüzde, yeniden, olgular, gerçekler, hakikat isteniyor. Uğur Mumcu gibi araştırmaya, soruşturmaya ve olgulara önem veren gazetecilerin sayısı daha fazla olsaydı, başımıza gelen ve gelecek olan felaketler konusunda mutlaka daha donanımlı olurduk. 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle