GeriKeyif Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    2
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

Büyük yankı uyandıran iki roman ‘Tol’ ve ‘Har’dan sonra Murat Uyurkulak’ın üçüncü kitabı heyecanla bekleniyordu. ‘Merhume’ 8 Şubat’ta April Yayıncılık etiketiyle raflarda. Uyurkulak’la ‘umutla’ yazdığı yeni kitabını konuştuk.

Bu roman bir nevi söylence halini almıştı. Uzun süredir yazdığınız biliniyor. Change.orgda “Murat Uyurkulak kitabını artık yayımlasın” diyen bir imza kampanyası bile var. Neden bu kadar beklediniz?
Dört duvarın arasına kapanıp yazabilen biri olamadım hiç. Yazıyla ilgili istikrarlı mesai yapamıyorum. Yazdığım metin bazen aylarca aklıma gelmiyor. Ona dönmek için bir saik bulmam, bir tür coşku hali hissetmem, bir sebep görmem gerekiyor. Üstüne bir de yazdıklarımla ilgili bitmek bilmeyen özgüven krizleri ve geçinmek için her daim para kazanmak mecburiyeti eklenince böyle oluyor. 

Merhume’ önceki romanlarınızdan biraz ayrılıyor sanki; daha delifişek, daha hızlı bir hikâye. Tema olarak ‘intikamyine var ama merkezde değil. Siz nasıl anlatırsınız, nereye koyarsınız bu kitabı?
‘Merhume’nin diğer iki romandan farklı olduğuna dair genel bir hissiyata ben de sahibim, ama o kadar. Ötesini çok kestiremiyorum. İnsanın yazdıklarına karşı, doğru düzgün neticelere, yargılara, yorumlara varabilecek bir mesafesi olamıyor. En azından ben o mesafeyi koyamıyorum. Yıllar sonra belki tekrar elime aldığımda ben de bazı unsurlar, özellikler, farklılıklar görebilirim. Teveccüh gösterirlerse, değer bulurlarsa, işi okumak ve tespit etmek, tespit edip yorumlamak olan insanların ne diyeceğini, yazacağını, söyleyeceğini ben de merakla bekliyorum. Ne yapabildiğimi veya yapamadığımı ben de o zaman anlayacağım.  

 

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

 

Romanda şimdiki zamanın geçmişle geleceği yutup kesintisiz bir an olarak devam etmesi bana çok etkileyici geldi… Hikâyenin ritmini de bu belirliyor.
Ben ‘Merhume’nin şenlikli bir metin olmasını murat ettim. Ağır ve şiddetli bir hikâye anlatsa da, insanlığa, geleceğe, özgürlüğe, dayanışmaya dair umudu korusun istedim. Korumakla da kalmasın, o umudu saçan, dağıtan, bulaştıran bir metin olsun istedim.

Umudun tükendiğini mi düşünüyorsunuz?
Türkiye son 2-3 yıldır öyle bir ülkeye dönüştü ki ruhumu ferah, taze ve umutlu tutmakta çok zorlandım. Gençlerin sokaklarda dövülüp öldürüldüğü, öldürenin değil, öldürülenin ve yakınlarının cezalandırıldığı, muhalif seslerin şiddetle ve pervasızca bastırıldığı; koca koca şehirlerin ablukaya alınıp bombalandığı; hakkın hukukun kalmadığı bir ülkede yazmakla ilgili direnci sürdürmek zor. Ama bir yandan da tam da bu sebeple yazmayı sürdürmek lazım. 

 

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

 

DİRENENLER AKRABADIR

Kitaptaki karakterler birbiriyle akraba değil (bir ihtimal dışında). Ama bir yandan da hepsinde bir akrabalık duygusu var. Siz nasıl tarif edersiniz onları?
Dünyanın düzenini sürdürenler arasında da, o düzene tabi olanlar arasında da bir tür akrabalık olduğuna inanıyorum. Bir tür zalim kardeşliğiyle mazlum kardeşliği bu. İçimde kalan pek az çocuksu duygudan, bakıştan biri, iyiler ve kötüler arasında kadim bir mücadele olduğu inancı. Mitolojik, fantastik, masalsı anlatılardan bildiğimize benzer bir karanlık dünya ile aydınlık dünya savaşı...

Nasıl ayrılıyor bu iki dünya?
Aydınlık tarafta, elbette binbir çeşit arazı, arızası, kusuru olmakla birlikte baskı ve zulüm görenler var. Bunlar elbette belli koşullarda müstakbel zalimler olma ihtimalini de bağırlarında taşıyorlar. Daha iyi, daha güzel bir dünyayı ancak onlar yaratabilir. Bu yüzden onlar birbiriyle akrabadır. Sözgelimi Gezi’de 10 gün boyunca paranın geçmediği bir komünü yürütebilenler; hak, özgürlük ve eşitlik için meydanlarda toplananlar, sokaklarda yürüyenler, itiraz edenler, direnenler akrabadır.   

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

Kurguyla ilgili belki sadece ama çok da etkileyici bir tanımlama olduğundan soruyorum; bir kahramanınız “Hepimiz taviziz” diyor.
Öyle miyiz gerçekten?
Evet, hepimiz taviziz. Çocukluğun saflığından çıkıp bir okulun sırasına oturduğumuz andan itibaren öyleyiz. Okullar, kışlalar, fabrikalar, ofisler... Bizi hızarla biçip birbirimize benzeten, ümitlerimizi tüketen ne kadar yer varsa, oralarda her daim taviz vermek zorundayız. Her Allah’ın günü patronunu tokatlama arzusuyla çalışıp o tokadı emekli olana kadar bir kez olsun atamamış milyonlarca insan var. Komutanına, öğretmenine, babasına ağız dolusu küfretmek için yanıp tutuşan, ama ağzını bir kez açamamış olan milyonlarca insan... İşte bunlar hep taviz.

 

 

BİR EDEBİYATÇI İYİ, ADİL, DÜRÜST OLMAK ZORUNDA DEĞİLDİR

 “Edebiyatçılar etraflarındaki herkesten nezaket, şefkat ve alaka bekleyen koca çocuklardır, onlarla iyi geçinmek isteyenlerin karşılarında her daim tebessüm etmesi, onları durmadan övmesi ve sevmesi icap eder” diyor kitaptaki eleştirmen. Böyle midir gerçekten?
Yaşadığı hayattan aslında sıtkı sıyrılmış, kalıbına ve hayatına bir türlü tam yerleşememiş, sığamamış, epey öfkeli bir roman karakterinin sözleri bunlar. Bana sorulsa bu kadar keskin bir genelleme yapmazdım.

Siz ne dersiniz peki?
Sanat denilen mesaiyle iştigal eden insanların bir kısmında bu özellikleri görürsünüz. Yaratmak iddiası, onun hasıl ettiği gerilim, şişkin egolara, tepeden bakışlara, gelgitli, dengesiz tavırlara, beğenilme, sürekli el üstünde tutulma arzusuna, iptilasına yol açabilir. Bir edebiyatçı iyi, adil ve dürüst olmak zorunda değildir. İnsanlarda bulunmasını ümit ve talep ettiğimiz bu özellikleri, sırf edebiyat mesaisiyle uğraşıyor diye edebiyatçılardan bekleyemeyiz. Aslolan eserdir.

‘Merhumedeki  çatışmalardan biri eleştirmen ile yazar arasında. Bu tür bir sıkıntı gerçekten var mı; bir eleştirmen yazarı gerçekten ‘bitirebilirmi?
‘Merhume’yi, belirsiz bir gelecekte geçen bir metin olduğunu aklın bir köşesinde tutarak okumak gerek. Mevcut hayatımız itibarıyla konuşursak, bir tek eleştirmen değilse de, işinin ehli, sözüne itibar edilir, gözü keskin birkaç eleştirmen yazarı bitirebilir. O sıra verdiği eser üzerinden bitirebilir. Bir süre özgüven krizine, umutsuzluğa, küskünlüğe sevk edebilir. Ama işte yazarın işi de o kriz halinden çıkabilmesidir, çıkıp yeni bir eseri var edecek gücü bulabilmesidir.

 

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

 

Bulabilir mi sahiden?
Gaddar bir süreç bu neticede. Bir eserin, piyasanın ayartıcılığıyla, kirli kurallarıyla malul olmayan, hilesiz, güvenilir terazilere vurulabilmesi gerekir ki, daha iyi kitaplar okuyabilelim. Evet, merkezde yazar ve kitabı durur, ama yazarı yazar, kitabı kitap yapan onları kuşatan eleştirmenler, akademisyenler, editörler ve okurlardır.      

Kitapta yazarlar, çizerler, gazeteciler sıklıkla düşük, rezil ve korkak tavırlarla resmediliyor, neden?
Sözünü ettiğiniz grupları öne çıkaran bir durum göze çarpıyorsa bu olsa olsa benim beceriksizliğim. Herkesin öyle veya böyle sahip olduğu özellikler mahiyetinde anlatmaya gayret etmiştim hikâyeyi. Bunun yazar çizer gazeteci karakterlerin sayısının biraz fazla olmasından kaynaklanan bir izlenim olduğunu umarım.

 

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

GÖKKUŞAĞI KADAR GÜZEL NE VAR?

Cinsel kimliklerin bu denli rahat konuşulduğu, başat karakterlerin eşcinselliğinin bu denli rahat sunulduğu pek eser yok bizde. Kitabın üzerinde bir gökkuşağı bayrağı dalgalanıyor sanki.
Onlar anlatmak istediğim hikâyenin kahramanları. Nasılsalar öyleler. Ne az ne fazla... ‘Öyle’ olmalarına dair bir gerekçeye, bir izahata ihtiyaçları yok. Toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin durumlar, sorunlar, tavırlar ancak hikâyenin talep ettiği noktalarda, hikâyenin kendi iç dünyası itibarıyla var. Demem o ki, LBGTİ bireylere özel bir yer açmak, onların dünyalarına ‘eğilmek’ veya kayırmak söz konusu değil. Haddim de değil. Ama kitabın üzerinde bir gökkuşağının dalgalanıyor olmasından da ancak mutluluk duyarım. Gökkuşağı kadar güzel kaç şey var şu dünyada?

‘Erkek şiddetiromanın merkez unsurlarından biri. Özgecan Aslan cinayetinin yıldönümü yaklaşmışken sorayım, bu şiddet bizde riyakârlıkla el ele mi gidiyor? Nedir onu bu kadar hâkim kılan?
El ele gitmenin ötesinde… Riyakârlık, erkek egemen şiddetin bizzat sebebi, üreticisi. Ve belli toplumsal kesimlere, aidiyetlere hapsedip, onlarla sınırlayıp işin içinden çıkıvereceğimiz bir riya da değil bu. Toplumun her kesimini tümör gibi saran, zehirleyen, yamultan, insanlıktan çıkaran bir genellik taşıyor. Yanındaki kadına şöyle bir an yan gözle bakanı tepelemeye her an hazırken, savunmasız, zayıf, yalnız gördüğü kadına her an her şeyi yapabilecek, korkutucu bir ruh hali bu... Belki kolay değil ama sürekli, inatçı ve tavizsiz bir mücadeleyle yenilmesi gerek. 

 

HAYATTA KALMA TELAŞI

İlk kitabınızın ilk cümlesi (Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi) edebiyatımızın en güzel giriş cümlelerindendi. Daha sonraki romanlarda bunun baskısı hiç oldu mu?
Teşekkür ederim. Yok, bu konuda bir baskı hissetmedim üzerimde.

Yeni eserin giriş cümlesi de şu: “Bir gün öyle bir an geldi ki, kötü biri olmaya karar verdim. Taştan bir kalple kurtulurum sandım.” Artık kötü olanlar mı kurtarıyor kendini?
Sınırsız ve sınıfsız bir dünyaya inanıyorum. Bunun da ancak dünyanın ezilenlerinin, mağdurlarının, mazlumlarının örgütlü, sabırlı mücadelesiyle mümkün olabileceğini düşünüyorum. Mülkiyetin, gelir adaletsizliğinin, nüfusun yüzde 5’inin toplam servetinin kalan yüzde 95’ten daha fazla olduğu bir düzenin ortadan kalkmaması halinde er geç yıkımla karşı karşıya geleceğimizi düşünüyorum. Piyasayla, rekabetle sınanan; bizi hazdan ve özgürlükten mahrum bırakan kurallarla bastırılan insanlarız. Bu yüzden de iyiliğe değil, kötülüğe, bencilliğe, hayatta kalma telaşına doğru meylediyoruz. O bencillikle, kendi zavallı, küçük hayatlarımız dahilinde kurtulacağımızı sanıyoruz. Ama mümkün değil. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz!  

 

Murat Uyurkulak: Ağız dolusu küfredemiyorsan taviz veriyorsun

HEPİMİZİN RÜYALARINA KEDER

 Her Kürt rüyaya kederdir” diye bir cümle var ‘Merhumede. Bugüne bakarak konuşalım mı biraz bu cümleyi?
İşe ‘terörist’ kelimesiyle didişerek başlayabiliriz bence.

Başlayalım…
Terörist gibi muğlak, içine her şeyi tıkıştırabileceğimiz, pervasızca, önünü arkasını, sebebini sonucu düşünmeden joker gibi her fırsatta kullandığımız bir kelimeyle hiçbir yere varamayız.

Neden?
Kimse delirdiği için, sapık olduğu için kuvvetle muhtemel bir ölümü göze alıp silaha sarılmaz. Neticede sebepleri, kökleri olan bir siyasettir yürütülen. Kimi ‘barbarca’ yöntemlerle, kimi ‘şiddet’ yöntemleriyle, kimi ‘silahlı’ yöntemlerle yürütür bu siyaseti. PKK da böyledir, IRA da, Çeçen savaşçılar da, ETA da, FARC da, Hamas da, El Fetih de, IŞİD de, Lübnan Hizbullah’ı da böyledir. Bunlar arasında hayatınıza, düzeninize, inançlarınıza tehdit olarak gördükleriniz varsa mücadele edersiniz. Bu mücadeleyi devletler genellikle türlü çeşit kirli yönteme başvurarak yürütür. Ama sadece silah sıkarak, bombalarla, tanklarla, ezerek, öldürerek bir sonuca varamazsınız. Bire kadar kırsanız bile, er geç tekrar karşınızda bulursunuz. Müzakere tek mümkün çözüm yolu.

Bugünü nasıl görüyorsunuz müzakere açısından?
Türkiye o yola girmiş, barışı nihayet ufkunda görmüş gibiydi. Fakat ne yazık ki barış, hırstan gözü kararmış muktedirlerin kirli hesaplarının kurbanı oldu. Şöyle bir sakin nefes alıp Kürt halkının ne söylediğine kulak verseniz, barışın çok da uzakta olmadığını görürsünüz. Kürt sorununa adil ve siyasi bir çözüm bulunmadıkça ‘Her Kürt rüyaya keder’ olacaktır. Hepimizin rüyalarına...      

 


Yorumları Göster
Yorumları Gizle