GeriKeyif Kalbe giden yol mideden geçince
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kalbe giden yol mideden geçince

Kalbe giden yol mideden geçince

Ümit Ünal'ın 16 Şubat’ta vizyona girecek olan çalışması “Sofra Sırları” anlatılmaz yaşanır türden bir film. Hem duygusal, hem komik. Klasik Yeşilçam’ın günümüze uyarlanmış hali sanki... O kadar çok ders var ki, hangisini seçerseniz seçin mutlaka bakış açınız değişecek. Seyirciler üzerinde iyi bir etki yaratan Ümit Ünal hala Türk sinemasında ‘başarıyla nasıl film yapılır?’ sorusunun cevabını seyirciye teslim eden nadir yönetmenlerden…

24.Adana Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünde seyirci ile buluşan ve onlardan büyük alkış toplayan “Sofra Sırları”, bu başarısını 7.Malatya Film Festivalinde de sürdürerek ‘Kemal Sunal  Halk Ödülü’nün sahibi oldu. Biz de bu başarıya destek vermek için filmin yazarı ve yönetmeni Ümit Ünal ile beraber eğlenceli ve samimi bir söyleşi yaptık.


- Bu film bana “Arabesk” filmini hatırlattı. Orada insanları cezalandıran bir şeytan vardı, burada da Neslihan karakteri var. Aynı o filmde olduğu gibi ironi ile mizah had safhada ve ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgide, film rotasını farklı bir yöne çeviriyor. Acaba “Arabesk” filmi size ilham olmuş olabilir mi?
-  “Arabesk” belki direkt ilham olmamıştır, ama eski ustalarımdan mutlaka bir şeyler kalmıştır. Atıf Abi ve Ertem Abi’den bu filmde bence çok şey var, çünkü her ikisi de sinema dünyamın oluşmasına katkıda bulunan iki önemli yönetmen, dolayısıyla her ikisinin de karakterinden, anlatım ve senaryo tarzından, mutlaka bir şeyler vardır diye düşünüyorum. (Gülüyor)

Kalbe giden yol mideden geçince


- Tıpkı Yeşilçam’da olduğu gibi komedi ile dram iç içe ve izleyici kendinden parçalar buluyor. İzleyiciyi bu denli etkileyen bir hikâyeyle besleyip durumlardan komedi yaratmak pek kolay olmasa gerek. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Benim hayata bakışım öyle. Bu hususta, trajediyle komedinin aynı anda yaşandığını düşünüyorum. Hayat da böyle, en trajik anların içinde çok komik hadiseler olabiliyor, ya da çok komik bir hadisenin içinde trajediler yaşanabiliyor. Nereden baktığınıza bağlı. Ben filmlerimde öyle tek bir türe girmektense, hayatın renkli taraflarına dokunarak, farklı türler arasında dans etmeyi seviyorum diyebilirim. Her filmimde aslında en acıklı durumlarda, birden komik bir şey söylenir, bu durum “Teyzem” filminden beri böyledir. Bu son filmim onun iyice süzülmüş hali.


- Bu sefer son filminizde büyük bir farklılık var, aksiyon çok fazla. Yavaş ilerlemiyor. Tam tersine bayağı hızlı ilerliyor.
- Evet. Bir parça ‘popüler sinema’ya göz kırpan ve popüler olmaya çalışan bir film. 9’u, Ara’yı ve Nar’ı çekerken, nerdeyse seyirciyi hiç düşünmedim. “Sofra Sırları” seyirciyi, sinema ortamını ve piyasayı düşünen bir film. Dolayısıyla popüler olmak istiyor. Ne kadar olabilecek, göreceğiz. Seyirci çok büyük bir teveccühle karşıladı. İnsanlar gelip beni tebrik etti, çok beğendiklerini söylediler. Seyreden herkes güldü ve şaşırılacak yerde şaşırdılar. Beklediğimiz tepkileri hoş bir şekilde verdiler. Bu, gişeye nasıl yansıyacak, göreceğiz.

- Beklemiş miydiniz peki böyle olmasını, yoksa…?
-Bu, benim filme çekilmiş olan on altıncı senaryom. Yönetmen olarak da sekizinci filmim. Bir şeyler kaleme alınca insanların nasıl tepkiler vereceğini az çok tahmin edebiliyorum, ama tahminler her zaman doğru olmuyor. Aslında beklediğimiz şeyler oldu. Seyirci beklediğim tepkileri verdi. Bazen gülmelerini beklersin gülmezler, anlamalarını beklersin anlamazlar. Gerçekten filmin bütününü çok iyi anladılar ve hoş tepkiler verdiler.

Kalbe giden yol mideden geçince


-Espriler gerçekten bir hayli komik. Yanımdaki arkadaşımla birlikte bir hayli güldük. (Gülüyorlar) Tabi bir de ağladık. Neslihan karakterinin sorunlardan kaçış noktası yemekti. Sizin de kaçış noktanız yemek mi? Yani sıkılınca yemeğe mi başvuruyorsunuz, yoksa yemek sadece hobi mi, zevk mi? Haz mı ya da?
- Yemek yapmak başka bir dünya. Detaylı bir yemek hazırlarken bir süreliğine de olsa dış dünyayı unutabilirsiniz. Tabii ki o manada bir kaçış sayılabilir. Yemek de güzel, yemek yapmak da. Yemek yapmak zaten başlı başına bir kaçış gibi. Bizim kahramanımız yemeği bir kaçış, yani hayallerine kaçış olarak kullanıyor. Hayal dünyası yemeklerden ve mutfaktan oluşuyor. Benim de biraz öyle, beni bilen bilir, evde çok sık yemek yapıyorum. Dışarıda yemektense çoğu zaman yemeği kendim yapıyorum. Evde pişirdiğim yemeği, hem daha ilginç, hem de daha sağlıklı buluyorum. (Gülüyor)
A: Etraflıca incelediğimizde kadınların karşısındaki insanları öldürme metodu genelde yemeğe zehir katılarak gerçekleşiyor. Çünkü kadın için en kolay öldürme metodu bu. Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer nasıl olsa diyerek böyle öldürme arzusunu perdeye yansıttınız, doğru mu? Öyle mi düşündünüz?
Ü: Bizim mevzumuz cinayet ve ölüm ama kesinlikle planlı cinayet değil. Filmin aslında bir ilham kaynağı var. “Being There” filmini hatırlar mısınız?
A: Evet. Hatırlıyorum.
Ü: Peter Sellers oynamıştı. Oradaki karakter birçok kötülüğe bulaşmasına rağmen hepsinden sıyrılıp, sonunda hiçbir şey olmadan kurtuluyor oluşu benim çok hoşuma gitmişti. İlham kaynaklarından biri o filmdir. Bizim karakterimiz de cinayetlere ve ölümlere sebep oluyor, seyirci de neredeyse onunla beraber düşünüp, onunla beraber seviniyor. Hatta gösterimde önümüzde oturan iki hanım vardı, “Öldür! Öldür!” diye bağırıyorlardı. Yani, cinayet dediğimiz şey aslında bu karakterin başına geliyor. Özellikle ilk cinayet tasarladığı bir şey değil. Daha fazla ipucu vererek filmin sürprizlerini öldürmeyeyim, ama bizim katil yemeğe zehir koyup da öldüreyim diye düşünmüyor. Aslında saf bir katil. (Gülüyor)

- Hayal ve gerçek arasında bir köprü görevi gören film kadınların metalaştırılması ve duygularının hiçe sayılmasını ortaya koyuyor. Zeki bir kadın olarak devreye giren Neslihan dışarıdan oldukça sakin ve kimse ondan şüphelenmiyor. Bir kadının bu denli gücünü kullanması ataerkil düzene bir tepki midir?

- Evet. Ataerkil bir toplumda yaşıyoruz ve kadınlar bu toplumda çok büyük acı çekiyorlar. Kadın cinayetleri inanılmaz yoğun, biliyorsunuz. Bir de tüm bu cinayetlerin ötesinde, şiddete ve günlük şiddete kurban giden kadınlar, evlerinde her gün bir şekilde baskıya ve şiddete maruz kalan kadınlar var. Çoğunun sesleri duyulmuyor. Bu hikâye onların seslerini duyurmak için yapıldı. Kadın seyircinin bu karakterle hemen özdeşleşebilmesi, demin anlattığım sebebe dayanıyor. Çünkü kendi hayatlarında da filmdeki karakterlere benzeyen erkekler var. Kendi hayatları da biraz buradaki karakterin hayatına benziyor. Çevremizde Neslihan gibi çok fazla insan var. Onların hikayesini anlatmaya çalıştım, ama bunu kara mizah yoluyla anlatmayı tercih ettim.

Kalbe giden yol mideden geçince


-Peki bu kadın gerçekten işledi mi bu cinayeti, yoksa sadece kafasında mı kurdu? Yani sizin bakış açınız, bize yansıtmak istediğiniz böyle bir şey mi?
- Yok, işledi. Tabi. (Gülüyor)


- Her şey bir hayalden de ibaret olabilirdi.
- Senaryoyu ilk yazdığımda her şey kadının hayali olarak ortaya çıkmıştı, fakat o halini okuyan herkes hemen hemen aynı tepkiyi verdi. Seyirci hayal kırıklığına uğrayabilir diye düşündü. Seyirci sinemada hayal izlemeyi seviyor, ben de onlar gibi aynı şeyi düşünüyorum. Seyirci hayalin hayal olduğunu bilerek seyrettiği vakit zevk alıyor. Filmin bütününü anlatıp, en sonunda bunların hepsi aslında bir hayaldi deyince, seyirci adeta hayal kırıklığına uğruyor ve aldatılmış hissediyor. Bu yüzden, bizim filmde rüyalar ve gerçeküstü anlar var, onun dışında gelişen her şey gerçek. Neslihan hayalle gerçek arasında gidip geliyor, kendisini çok meşhur bir televizyon sunucusu olarak hayal ediyor, o sunucunun ağzından, yemek tarifleri dinliyoruz ve en trajik anlarda hala o sunucu gibi konuştuğunu düşünüyor. Düşünce gücüyle bir şekilde durumu kotarmayı biliyor. 


- Sizce sessiz insandan her daim korkulur mu? Bu mesajı filmin altına süpürmüş olabilir misiniz?
-Filmlerimde çok genel bir tema düşünülecekse, haksızlığa karşı durmak, haksızlığa isyan etmek olarak özetlenebilir. Teyze’mden beri hemen hemen her filmimde, bu temaya bir geri dönüş var. Burada da ezilen kadını gösterip onun kendince isyanını anlatıyorum ve gerçekten kadınların o sessizliği beni hep irkiltmiştir. Kaderine razı olanlar sadece kadınlar değil, erkekler içinde de kaderine razı olanlar var. Bazı insanları omuzlarından sarsıp, kendine gel, seni eziyorlar, sana haksızlık ediyorlar diyesim gelmiştir. Bizim karakter omuzlarını sarsmadan hareket ediyor, çünkü hayat onu öyle bir noktaya götürüyor ki, hayattan kazık yediğini anlıyor ve kendince isyan ediyor. İşte hep dediğimiz gibi Türkçedeki deyimi haklı çıkaracak şekilde, sessiz insandan, korkmak gerek, zira sessiz atın tekmesi pek olur.


- Evet, öyle bir deyiş var, gerçekten de doğru. (Gülüyorlar)
- Uysal atın, tekmesi pek olur. İnsanın sabrı bir yere kadar ve insan bir yerden sonra aniden patlıyor.


- Doğru patlıyor. Televizyondaki sabah yemek programlarını da hikâyeye ekleyerek genel bir izleyici portföyü oluşturdunuz. Bunu Türkiye’deki kadın izleyici profiline mi bağlamak istediniz?
- O benim izleyiciyle bağ kurmamdan çok, karakterin dünyasını anlatmak için kurduğum bir şey. Karakterimiz sonuçta sadece televizyon izleyerek, evden ara sıra çıkarak yaşayan bir kadın. Sadece televizyon izleyerek dış dünyayla bir bağ kuruyor. Hayalleri de aslında o gördüğü şeyle sınırlı. Karakterin kendisini, hayal edebileceği en güzel şey ışıltılı bir, mutfakta yemek programı sunmak. Bu, bana çok acıklı geldiği için böyle bir karakteri kullandım.

- Peki, gerçekten istiyor muydu program yapmak, yoksa kafasındaki bir kurgu muydu yani?
- İşte kendini o televizyonda gördüğü çok neşeli, çok güzel konuşan, her zaman akıllı laflar eden esprili sunucular gibiydi. İçinde öyle birisi var diyelim. Hayat şartları neredeyse onu içine, bastıra bastıra almış, ezmiş ve yok etmiş. Sanki o karakter dışarıya çıkmaya çalışıyor.


- Buna sebep eşi mi yoksa içine gömdüğü başka da duygular olabilir mi?
- Ben aslında bunu tek bir insana bağlamak istemedim. Bu, bütün bir toplumun yaşadığı bir haksızlık, çünkü bunu toplum yaratıyor, yani sadece erkeklerin baskısı ile ilintili değil, Biraz ona işaret etmek istedim. Komşularıyla, arkadaşlarıyla, hepsi elbirliğiyle bir bütün oluşturuyorlar ve aslında her şey o bütünlüğün kâbusu. Herkes birbirinin kuyusunu kazıyor ve birbirine kötülük yapıyor. Bu sadece erkek baskısı değil, bütün hayatın baskısı diyeyim.

Kalbe giden yol mideden geçince

- Filmde kara mizahın yanı sıra çok önemli bir mevzu var. Evlilik kurumunun bu zamanda iyice çatırdadığını gözler önüne seren film evlenecek insanlara, gözünüzü dört açın ve bir bayan olarak kendinizi ezdirmeyin amacını güdüyor. Bayanlar bunun önüne nasıl geçebilir? Nasıl ezdirmeden hayatlarına devam edebilirler? Ne yapmaları gerekiyor?
- Neslihan sevdiği, bildiği, olmak istediği her şeyden vazgeçmiş. Bütün hayatını sadece bir erkeği mutlu etmeye adamış. Halbuki bir insanın, kadın olsun, erkek olsun, öncelikle kendi potansiyelini gerçekleştirmesi lazım. Önce hayatta ne olmak istiyorsa, hayalleri neyse onları gerçekleştirmesi gerek, ancak o zaman birlikte olduğu insanı mutlu edebilir. Evlilikler sırasında bazen çiftlerden bir tanesi, yine kadın olsun, erkek olsun, hayallerinden vazgeçebiliyor, hayatının bir noktasında takılıp kalabiliyor ve o zaman da karşısındaki insan için çekiciliğini kaybediyor. Yani en temel şey bu. Bir insanın önce olabileceği şeyin en iyisi olması lazım. İçinde ne varsa, ondan vazgeçmeden hayallerini gerçekleştirmesi lazım ki, kocası için, ya da karısı için hala çekici kalabilsin ve hala merak uyandırıcı olabilsin. İsteklerini ufacık bir şeyle sınırlayıp, sadece karşısındakini memnun etmek için yaşamaya başladığında bir kadın ya da bir erkek, her ikisi için de bence geçerli yani, sadece eşini mutlu etmek için yaşayan birisi bir yerden sonra onu mutlu edemez hale geliyor. Yetersiz görüyor kendini. Dolayısıyla, ben filmde sadece kötü bir koca profili çizmeye çalışmadım. Filme o adamı da anlamamızı sağlayacak bir şeyler koydum. Bizim karakterimiz çok masum bir kadın değil. Onun da hataları ve bilmeden yaptığı şeyler var.

-Bana göre film kara komedinin Yeşilçam versiyonu ve hikâyede sıcaklık ve samimiyet ön planda. Adeta Yeşilçam gibi… Ne düşünüyorsunuz?
-İki sene Ertem Eğilmez ile çalıştım ve ondan çok etkilendim. Zaten filmlerinden de onunla çalışmadan ve tanışmadan önce etkilenmiştim. Sonra Atıf Yılmaz’la uzun bir süre çalıştım. Ondan da çok etkilendim. Aslında her ikisiyle de dünyalarımız çok ayrı. Apayrı şeyler düşünüyoruz. Dünyaya çok farklı bakıyoruz. Fakat yine de onların hikâye anlatma şekli, hikâyeyi ele alış tarzı ve insanlara bakışları beni mutlaka etkilemiştir. Dolayısıyla bu yazdığım senaryoda Ertem Eğilmez filmlerinden izler vardır.

- Evet. Zaten bence sizin samimiyet anlayışınız bir şekilde filme geçiyor, çünkü insan film yaparken kendi karakterini koyuyor. En azından ben öyle düşünüyorum.
-Bir yönetmen reklam çekerken sahtekarlık yapabilir, klip çekerken illa kendisi gibi olmayabilir, ya da bir diziye bütün karakterini koymayabilir, ama uzun metrajın sihirli bir tarafı var, yönetmen kimse filmi de ona benziyor. Yani bu insanın elinde olmadan çıkan bir şey. Gerçekten sizin kişiliğiniz, bakış açınız ve üslubunuz, filmin üslubuna yansıyor. Hani, dediğim gibi, başka alanlarda da böyle süslü bir üslup kullanabilirsiniz, başka ustayı taklit edebilirsiniz. Taklit bile etsek, yine sizin nasıl biri olduğunuz belli oluyor.

-Neslihan’ın hayal dünyasında ve bazı alt metinlerde, iç çatışma ve iç yalnızlık duygusu var. Doğru değil mi?
- Tabi ki. O kendi kafasının içinde yaşayan bir karakter. Her şeyi kendi kafasında farklı bir şekilde yorumluyor. Bazen de tam tersi… Yani kocasının ona en kötü davrandığı zamanlarda bile kocam dünyanın en güzel, en iyi kocasıdır, her zaman sevgi dolu ve her zaman kibardır diyor. Bir sonraki sahnede kocasının hiç de anlattığı gibi biri olmadığını görüyoruz. Hikâye o manada, Neslihan’ın kafasında geçiyor.

- Filminiz yer yer bana Anton Çehov’un eserini anımsattı.
-Doğaçlama bazen, çok hareketli bir kavga sahnesi çekerken işe yarayabilir, ama benim senaryolarım böyle çok sıkı örgülü senaryolar. Dolayısıyla içinde yanlış bir laf olduğu zaman, o başka bir sahneyi de etkileyebiliyor. Orada üç diyeceğine beş derse, atıyorum, işte on dakika sonra o yanlış ortaya çıkabilir veya Ahmet diyeceğine Mehmet derse başka bir yanlış ortaya çıkabilir. Dolayısıyla ben senaryolara mutlak bağlılık istiyorum.

- Peki, yazarken esin kaynağınız nerden geliyor?
-Filmlerden ve kitaplardan etkilenmişimdir. Ama benim eleştirdiğim yönetmenler, yazarlar, bir başkasına özenip, onun gibi yazmaya çalışan yazarlardır. Ben, sinema hayatım boyunca mümkün olduğu kadar kendi sesimi bulmaya çalıştım. Başkalarını taklit etmemeye çalıştım. Kendim gibi yazmaya çalışıyorum.

- Evet. Çoğu yerli filmin başarılı olamayış sebebi bu söyledikleriniz gibi değil mi? Gördüğüm kadarıyla, yerli filmlerde birçok yabancı filmden esinlenilmiş sahneler ve karakterler var. Ben kendi adıma bu durumdan çok çok rahatsızım.
- Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bazı sanatçılar kolay yolu seçiyorlar. Daha önce yapılmış garantisi olan bir şeyi bir formül gibi aynı şekilde kullanıp, onun izinden yürüyerek, bu madem tuttu, biz de aynısını yapalım gibi davranıyorlar. Ben ondan kaçmaya çalışıyorum. Yani o garantili yollardan çok, orijinal bir ses yakalamaya çalışıyorum.

- Evet. Yeni bir akım yaratmak diyelim. Daha doğrusu sizin akımınız diyelim kısaca…
- O kadar geniş boyutlu değil belki, ama sadece kendi yazdığım şey özgün olsun istiyorum. Başka bir projeye benzemesin. Kaçmanıza imkân yok, mutlaka birileri şuna benziyor, buna benziyor diyecektir. Ama işte kendimce özgün olmaya gayret ediyorum.

Kalbe giden yol mideden geçince

Ünal, Arzu Çevikalp'in sorularını yanıtladı.

- Sizi zorlayan oyuncular oldu mu filmde?
- Herkesle çok güzel çalıştık. Çok hoş bir çalışma oldu. Çok sistemli ilerledik. Bütçemiz birçok filme göre kısıtlıydı. Filmin ilk ortaya konan bütçesinin, çok altında bir para bulunabildi. Ya projeyi iptal edecektik, ya da elimizdeki parayla en iyisini yapmaya çalışacaktık. Filmi dört hafta gibi kısa bir sürede çektik.

- Hiç tahmin etmemiştim.
- Bütçesi Türkiye ortalamasının altında sayılır. 9, Ara, Nar gibi küçük bütçeli bir film değil, elbette ki belli bir para harcandı. Kültür Bakanlığından 2014’te kredi alındı. Onun üzerine biraz para konuldu ve o şekilde yola çıktık. Ama dediğim gibi, sınırlı bir bütçemiz vardı. Dolayısıyla böyle çok planlı, çok programlı, aksamalar olmadan ve çekimi uzatmadan o bütçenin içinde kalarak bitirmemiz gerekiyordu. O yüzden oyuncularla önceden konuşarak ve senaryoyu okuyarak ilerlemeye çalıştık.


- Peki, izleyiciye mesajınız var mı filmle ilgili?
- Bir sürü mesaj var, hangisini seçeceklerini kendileri belirlesinler. (Gülüyor) Her filmin içinde birkaç mesaj olur, öyle bir tek mesaj değil. Yönetmen senaryoyu yazarken, bir önerme seçip, ona bağlı kalarak senaryoyu inşa etmek zorundadır. Bir omurga bulup, onun üzerinden ilerlemek… Ertem Ağabey ile çalışırken en çok dikkat ettiği şey buydu: Bir senaryoya başlamadan önce senaryonun önermesini bilmek. O önermeyi bulmak onun için çok önemliydi. Lajos Egri’nin “Piyes Yazma Sanatı” diye bir kitabı vardı. Ertem Abi bu kitabı kendisi çevirtip, teksir halinde bastırmıştı ve Yeşilçam’da tanıştığı senaryo yazan herkese önce bu kitabı verirdi, bunu iyice çalış ve gel diye. Lajos Egri’nin kitabında en önemli başlıklardan bir tanesi önermedir. Lajos Egri her büyük yapıtın çok güçlü bir önermesi olduğunu ve o önermesi nedeniyle o yapıtın büyük bir yapıt olduğunu düşünüyor. Benim de bunu reddetmeye hakkım yok. Her senaryo yazarı bir önerme bulmak ve ona bağlı kalmak zorunda. O omurgaya göre hareket etmek zorunda. Senaryo ya da film, yaratıcısından çıktığı andan itibaren kendi mesajlarını yaratmaya başlıyor ve her seyirci için farklı mesajlar barındırıyor.


-Var mı yeni projeniz, illa şunu yapmalıyım dediğiniz?
- İki tane senaryo var. Bir tanesi üzerinde çalışıyoruz, bir tane de büyük bütçeli bir senaryom var, ona ayrıca yapımcı arıyorum. Çalıştığım yapımcılarla görüşüyorum. Hangisi önce yapılır, bilemiyorum.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle