GeriKeyif İntikam felç eden bir zehir olabilir mi?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İntikam felç eden bir zehir olabilir mi?

İntikam felç eden bir zehir olabilir mi?

Günümüzün yükselen yönetmenlerinden biri olan Paul Thomas Anderson’ın “Inherent Vice”tan sonra çektiği “Phantom Thread”, kaygılı ve takıntılı bir adamın kafasının karışıklığını kadınlara dayandırıyor ve annesi ile kurduğu içsel bağın kırılamayacak kadar güçlü olduğunu, sırf bu yüzden içine kapandığını hikayelendiriyor.

6 dalda Oscar’a aday olup “En İyi Kostüm Tasarımı” dalında ödül alan ve entelektüel dramatik hikayesiyle seyirciye teatral bir atmosfer sunan aşk kokulu film “Phantom Thread”, 1950’li yıllara yolculuk ederek, soylu insanların yaşamlarını ortaya koyuyor.

Filmin hem yönetmeni, hem de senaristi olan Paul Thomas Anderson, önermesini “intikam yavaş yavaş etki eden bir zehirdir, eğer o zehir damarlarına zerk edilirse, felç olmaktan beter olursun” üzerine kuruyor ve saplantılı bir aşk dramının ardında yatan nedenleri araştırıyor, yani görünüşe aldanmanın tehlikeli olduğunu öngörüyor.
İngiliz modasının kalbinde yer alan ve ülkenin önde gelenlerini giydiren ünlü bir terzinin (Daniel Day Lewis) genç bir kadın ile yaşadığı macerayı perdeye kancallayan Anderson, hem ikilinin arasındaki sert çatışmalara, hem de benlik karmaşalarına yer veriyor.
Kontrol düşkünü ve düzenli hayatından asla ödün vermeyen terziyi değiştirmeye çalışan genç kadın, onu ele geçirmeye çalışarak dominant biri olduğunun altını çiziyor. Ta ki öfkesine yenik düşene değin…
Buradan hareketle, ‘kimse, kimseyi değiştiremez, herkes farklı bir kimliğe sahiptir, herkesi olduğu gibi kabul etmek gerekir’ mantığını seyirciye görsel olarak aktaran Anderson, inkâr etmenin çözüm getirmediğine dikkat çekiyor. Bu bağlamda, iki karakteri şu şekilde tarif edebiliriz: Annesine körü körüne bağlı aşık bir adam ile kendini ezik ve köle gibi hisseden ve bu yüzden darmadağın olan bir kadın…

İntikam felç eden bir zehir olabilir mi


ANNESİ VE İŞİYLE ÖZDEŞLEŞEN TERZİ
Annesi ve işiyle özdeşleşen terzi: “kadınlar elegan elbiselerin içinde şık ve zariflerdir” diye sözlerine eklerken, genç kadın da: “kadınlar kıyafetleriyle değil, zekalarıyla varlıklarını gösterirler” diye muhalif görüşünü iletiyor. Bu da bir çıkar çatışmasına neden oluyor ve ataerkil ile anaerkil savaşını izliyoruz. Müzmin bekarlıktan vazgeçmeyen terzi ile genç kadının yaşamış olduğu olayları irdeleyen yönetmen, bekarlık ve evlilik arasındaki dengeye göz kıparak, egoyu sıfırlayarak aşka, tam anlamıyla teslim olduğumuz zaman durumun değişeceğini savunuyor.

Her kadının annesi gibi olmasını isteyen ve huysuzluk yapmaktan vazgeçmeyen terzi bu idefiks düşüncesinden dolayı kadınlara güvenmiyor ve bir yerde de haklı çıkıyor. Terzinin bu görüşünü onaylamayan genç kadın dayanamıyor, tükendikçe tükeniyor ve tepkisini ortaya koyuyor, ama içinde bir yerlerde durumu çözüme kavuşturma arzusu var. Genç kadın zaman zaman krize girerek bazı taktikler uyguluyor. Hiç kimseyi yapmayı sevmediği bir şey için zorlayamazsınız mesajı veren film, özümüzü kaybetmememiz gerektiğine inanıyor.
“Kuralcılık” anlayışından dem vuran genç kadın, kendini kullanılmış ve işe yaramayan biri gibi görüyor ve oyun oynama kararı alıyor. Oyun da intikamın soğuk meze hali… Film aslında seyirciye şunu gösteriyor: “Kadınların intikam alma duyguları, onlara yemeklere zehir dahi kattırabilir. Dikkat etmek gerekir. Onları hafife almayın, çünkü yeri geldiğinde tehlikeli olabilirler.”

İntikam felç eden bir zehir olabilir mi


UMMADIK TAŞ BAŞ YARAR
Karşısındaki kadını ablukası altına aldığını sanan terzi, aslına bakarsanız kendi hayatı içinde boğuluyor ve güçlüymüş gibi davranıyor, fakat sanıldığı kadar güçlü değil, kendine göre bir savunma mekanizması geliştiriyor. Bu da erkekler her daim güçlüdür sözünün, tersine evrildiğinin sinyallerini veriyor. Güç aslında önce kabul edip yüzleşmekle başlamaz mı?
Filmde görüldüğü gibi, genç kadın aşığına didaktik dersler veriyor ve bunun farkına varmamak neredeyse imkânsız…
Film bu satırlardaki anlatılardan farklı olarak, çok önemli bir noktaya parmak basıyor: Kâh sosyetik, kâh soylu İngilizlerin 1950’lerdeki yaşam modelinden yola çıkan Anderson, onların kibirlerinden ötürü aristokrat ve saygın olamadıklarını hikayesinin içine gömüyor ve bazı somut verileri mizahi taşlama yoluyla ifade ediyor. Filmde, Fransızlar gibi olmaya çalışan İngilizler aslında stratejik ve politikler… Burnu havada oluşları da işin diğer boyutu!

Burjuva, aşırı lüks yaşam süren seçkinler ile orta sınıfı bir araya getiren film, onların arasındaki dengesizlikleri ve uçurumu seyirciye servis ediyor. İşte tam da bu nedenden ötürü aşkı ve elbiseleri kullanarak orta sınıf birinin değişeceğini aklından geçiren terzi fena bir şekilde tökezliyor, çünkü karşısındaki kişi ondan daha zeki ve akıllı! Bunu hesaba katmamış oluşu ise, kendindeki büyük egoyu gösteriyor.

Tıpkı zengin kitle, nasıl ki orta sınıfı ezmeye çalışıp putlaştırmaya çalışıyorsa, terzi de aynısını yapıp sevdiği kadını putlaştırmaya çalışıyor. Nasılsa sesi çıkmaz dediklerimi harfiyen yapar diye düşünüyor ve ipler birden kadının eline geçince, adeta beti benzi atıyor. Şu unutulmasın: her yapılanın bir bedeli vardır ve o bedelin sonucu bazen hazmedilmeyecek kadar ağır olabilir.
ANDERSON VE KARAKTERLERİ
Özetle; usta bir oyunculuk sergileyen ve rolüyle barışık olan Day Lewis, seyirciyi bir hayli heyecanlandırıyor ve kendine hayran bırakıyor. Lewis’in sevgilisini canlandıran Vicky Krieps de iyi bir performans sergiliyor. Ufak bir parantez açalım. 1989 yılında 5 dalda Oscar'a aday olan ve Christy Brown'ın aynı adlı romandan uyarlanan “My Left Food” (Sol Ayağım)’da sol ayağını kullanarak romanlar ve şiirler yazan bir karaktere can veren Daniel Day Lewis,
“Phantom Thread” ile “En İyi Aktör” dalında adaylığını ortaya koydu, fakat ödülün sahibi olamadı. Geldik Anderson’ın oyunculuk yönetimi ve karakter profillerine dair başarısına…
Yarı bağımsız, yarı popüler çizgisi olan, müzikle bağını hiç koparmayan, her kötü oyuncuyu iyi bir oyuncuymuş gibi perdeye yaftalayan, entelektüel derinliğe hâkim Anderson, sinema estetiği konusunda takdire şayan işler yapıyor. Karakterlerine psikolojik baskı uygulatan yönetmen, ortalama izleyici seviyesine ulaşma hedefi gütmediği için, filmlerini anlamak ve içselleştirmek kolay değildir. “Phantom Thread” bunun güzel bir örneğidir.
Phantom Thread’deki gibi yalnız kalmaktan korkan Anderson karakterleri, hep başkalarıyla iletişim kurma çabası içinde olurlar ve kendilerini zarar görmemeye endekslerler. Korumacı yapıya sahip oldukları için de içlerine kapanırlar ve kendilerinden nefret ederler. Kendilerini açmazda bulduklarında ise, tamamıyla teslim olurlar. Karakterlerin gerilimli ilişkilerini filmlerine monte eden Anderson, “Phantom Thread” filmiyle, seyirciyi büyük ve gizemli bir sarmalın içine bırakarak, filmi sorgulamalarını istiyor. Geçmişi bugünmüş gibi anlatan ve kadrajına alan Anderson, aslında bazı şeylerin günümüzde de değişiklik göstermediğini belirtiyor.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle