GeriKeyif Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    15
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim
refid:29779427 ilişkili resim dosyası

“Öldü” demek zor. Yaşadı Fikret Otyam. Denizin, dağın, ormanın, insanın bir olduğu noktada yaşamı ciddiye alarak yaşadı. Yaşattı da. Türkiye’nin en uzak köşelerinde, kuytularında akıp giden yaralı, çileli, çelebi yaşamları memleketin geri kalanına bağladı.

Bazı şiirler bazı insanlara nasıl da yakışıyor. Nâzım Hikmet’in ‘Yaşamaya Dair’ini alalım sözgelimi. “Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın.”

Dün tüm gazetelerin, televizyonların mecburen “Öldü” diye haber geçtiği Fikret Otyam, bu dizelerin hakkını verdi. Büyük bir ciddiyetle yaşadı. Yaşattı da. Türkiye’nin en uzak köşelerinde, kuytularında akıp giden yaralı, çileli, çelebi yaşamları memleketin geri kalanına bağladı.

Türkiye’ye ilham veren aydın cumhuriyet kuşağının özel bir temsilcisiydi. Elini attığı her işe, gazeteciliğe, fotoğrafçılığa, ressamlığa iddiasını kattı. Üstelik çok zor, çok dezavantajlı bir yerden başlamasına rağmen.

Başlama noktasına gidelim. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, toz toprak içindeki Aksaray’dayız. Yemen’de savaşmış, İngilizler’e esir düşmüş, sonra dönüp Kurtuluş Savaşı’nda yer almış, Aksaray’ın tek eczacısı, Binbaşı Vasıf İbrahim Bey’in altı çocuğunun üçüncüsü olarak doğdu. Otyam, hayatının sonuna dek hikâyelerini anlatacağı, yüzlerini resmedeceği Anadolu insanını, babasının ecza dükkânında tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Otyam’ın kendi ifadesiyle ‘akıl almaz bir fakirlik, yokluk’ hüküm sürüyordu.

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim

İlk gazetecilik, yazarlık faaliyetine, hiç hesaplamadan yine eczanede başladı Otyam. Karşılaştığı, meşgul olduğu köylülerin acılarını, sıkıntılarını bir bir defterlere kaydediyordu çocuk yaşında. Onlarca defter tuttu. Son günlerine dek dönüp dönüp baktığı sayfalarca acı…

Hayatının diğer aşklarıyla da eczanenin yörüngesinde tanıştı. İstanbul’dan gelen bir tabela ustası, dükkânlarının işini yaparken onu hayran hayran izleyen delikanlıya tüp tüp yağlı boyaları gösterdi; resmin, gölgenin, boyanın temel ilkelerini anlattı. Otyam, ilk resimlerinde hiç görmediği denizi resmedecekti.

İlk fotoğraf makinesini ise ortaokuldaki Fransızca öğretmeninden aldı. Bir sokak fotoğrafçısıyla küçük bir stüdyo bile açtı. Böylece daha çocuk denilecek yaşta, hayatına ileride damga vuracak üç ayrı dalda ilk denemelerini yapmıştı: Yazıyordu, resmediyordu, fotoğraf çekiyordu.

Aksaray bu becerilere dardı. Kaçınılmaz olan, bir tesadüfle gelecekti. Otyam, bir gün eczanenin önünde, Nevşehir’e gitmek üzere bekleyen bir gence çay ısmarlayıp sohbete başladı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyan bir öğrenciydi. Sordu, öğrendi, aklına yattı. Babasına gitti, “Ben okulumu buldum” dedi. Vasıf Bey’in cevabı “Tabelacı mı olacaksın?”dı. “Allah evlat verecekse hayırlısını versin.” Otyam, babasının aslında içten içe sevindiğini daha sonra anlayacaktı.

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim

BU DÜNYADAN KÜS MÜ AYRILACAĞIZ YAŞAR?

İlk defa gittiği İstanbul’da, ilk defa gördüğü denizi korkular içinde bir sandalla aşıp, Akademi’yi buldu; resim bölümüne girdi. Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun önce öğrencisi sonra arkadaşı oldu. Ve hayatı değişti… Dönemin en önemli fikir insanlarının, ressamların, yazarların uğrak yeri atölyede Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Veli, Mehmet Ali Aybar, Aşık Veysel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Adalet Cimcoz, Cahit Irgat, Yaşar Nabir Nayır, hayatının sonuna dek büyük dostluk kuracağı Orhan Kemal ve daha niceleriyle tanıştı.

İkinci okuluysa gazetelerdi. Akşam baskısı olarak yayımlanan ‘Son Saat’ gazetesine gidip gelirken bir gün kendini polis – adliye muhabiri olarak buldu. “İki buçuk yıl boyunca burnuma kan koktu” diye anlatacaktı daha sonra bu dönemi.

Başarılı bir gazeteci olarak sivrildi. 1953’te ona hep ‘Otyat Bey’ diye hitap eden Falih Rıfkı Atay’ın yönettiği Dünya Gazetesi’ne girdi. Evlenmiş, ilk kızı Elvan dünyaya gelmişti (İrep ve Döne isimli iki kızı daha oldu). Yaşamla dopdoluydu, meşguldü; kızı Elvan’ı gazetede ciltlerin arasında yatırdığı günlerdi.



O günler, onun gazeteciliği açısından da dönüm noktası oldu. Yapılmayanı yaptı; Doğu illerine gitti Otyam. Hürriyet’ten Faruk Bildirici’ye 5 yıl önce verdiği kapsamlı röportajda şöyle anlatıyordu o günleri: “Aksaray’da kamyona bindim kendimi salda buldum. O zaman köprü yoktu. Öyle gittim Urfa’ya. Gazeteciler Anadolu’ya hiç gitmezdi.” Yine de tek değildi. Yaşar Kemal de o günlerde Cumhuriyet Gazetesi adına Doğu’daydı. İkisi de gazetelerine birbiri ardına, bir sanat haline getirdikleri, ilmek ilmek işledikleri röportaj yazıları geçiyor; birbirlerini atlatmak için zor koşullarda olağanüstü gayret sarf ediyorlardı. Otyam fotoğraf da çekiyor, Yaşar Kemal’i bu konuda özellikle zorluyordu. Türk gazeteciliğinin en büyük rekabetlerinden biri böyle doğdu. Bedri Rahmi’nin atölyesinde tanıdığı ‘Adanalı Kör Yaşar’la ömür boyu sürecek acı-tatlı dostluğunun en heyecanlı günleriydi. Bildirici’ye şöyle anlatacaktı gerisini: “İşin komik yanı, çok eski arkadaşım Yaşar Kemal’le yıllarca darıldık, barıştık. Geçenlerde Tepebaşı’nda karşılaştık, gülüşüverdik. Kollarımı uzattım: ‘Bu dünyadan küs mü ayrılacağız Yaşar?’ dedim, ‘Ölüp gideceğiz’. ‘Niye öleceğiz lan?’ dedi. Sarıldık. Bir daha küsmemek üzere ebediyen barıştık.”



Dünya’dan sonra CHP’ye yakın Ulus Gazetesi günleri geldi. Sonra da Cumhuriyet… İstihbarat şefliği, köşe yazarlığı yaptı. Anadolu’yu karış karış dolaştı; özellikle Alevi köylerini, Bektaşi dergâhlarını anlattı… Aksaray’daki çocukluğunda itilip kakıldığını gördüğü Aleviler’e zaman içinde yakınlaşmış, hal tavırlarını benimsemiş, dertleriyle dertlenmişti. 1960’larda Cumhuriyet’e yaptığı ‘Hu Dost’ dizisi bu gezilerin ürünüydü. Otyam’ın cenaze töreninin cemevinde yapılması, Hacıbektaş’a defnedilmesi de bu yakınlığa dayanıyor.



İnsana yakınlığı zaten Otyam’ın esas sanatıydı. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin gazetesi Görünüm’e derdini şöyle anlatıyordu: “Bizim halkımız suskundur. Onların gazetecisi olmak istedim, onların beyni, gözü, kulağı, dili olmak istedim. Tahmin ediyorum biraz da oldum.” Haklıydı. Doğu’da birçok çocuğa ondan sonra Fikret adı verildi. Dertlerini iletmekle yetinmiyor; sahipleniyordu da çünkü. Üzerinde sürekli yazıp çizdiği GAP onun gözbebeğiydi mesela. Süleyman Demirel’le yıllar süren dostluğu da bu projeyle şekillendi. Hakkında bazen ağır yazılar yazsa da Demirel de bu dostluğu önemsemiş, hatta açılışlarda bulunması için özel uçak göndermişti.

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim

Otyam’ın Süleyman Demirel’le yakın bir dostluğu vardı..

BİR SÜRME DE BEN ÇEKİYORUM

Gazetecilik günlerinde resme vakit ayıramamaya üzülüyordu. Bir gün “Yeter” dedi. Tası tarağı toplayıp, 1977’de evlendiği ikinci eşi Filiz Otyam’la 1979’da Antalya Gazipaşa’ya yerleşti ve kendini ilk göz ağrısına verdi. Çok tutulan, hüzünlü bakışlı kadınlarla dolu resimlerini Bildirici’ye şöyle anlatıyordu: “O Kürt kadının gözü, o doğu kadınlarının gözlerini, onların acılarını gördüm. Allah yaratmış siyah, bir de sürme çekerler, bir sürme de ben çekiyorum resimlerde.”

Fikret Otyam: O suskun halkın dili olmak istedim

Eşi, dokuma sanatçısı Filiz Otyam'la sergi açılışında..

89 yaşında hayatını kaybedene dek yurt içinde yurt dışında otuzun üzerinde sergi açtı Otyam. Son günlerinde bile şövalesi baş ucundaydı. İlk resimlerinde denizi bilmeden denizi çizmişti. Bu defa deniz tam karşısındaydı. “Öldü” demek zor. Yaşadı Fikret Otyam. Denizin, dağın, ormanın, insanın bir olduğu noktada yaşamı ciddiye alarak yaşadı.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle