GeriKeyif Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi

Sevilen televizyon programı ‘Komedi Dükkânı’nın metin yazarlarından, Cem Yılmaz filmlerinin yaratıcılarından Can Yılmaz, Kafa dergisinde yazmaya başladıktan sonra son dönemin en çok ilgi gören öykü yazarlarından biri oldu. Yılmaz’la yeni çıkan ikinci kitabı ‘Yeni Alışanlar İçin Can Yılmaz-Yap Bi Babalık’ vesilesiyle buluştuk...

SÖYLEŞİNİN PERDE ARKASI

Can Yılmaz’la Fikir Sanat ofisinde bir araya geliyoruz. Burası hem çok sevilen Cem Yılmaz projelerinin hazırlandığı hem de eğlenceli hallerini magazin basınından ve sosyal medyadan takip ettiğimiz ‘Cem Yılmaz, Can Yılmaz, Zafer Algöz, Ozan Güven, Özkan Uğur çetesi’nin toplandığı merkez. Nitekim, röportajın başlarında Zafer Algöz dalıyor odaya: “Aşkolsun hanımefendi! 10 dakika geç kaldım diye hemen röportaja başkasını almanız mı gerekiyordu?” Can Yılmaz da pas geçmiyor, “Abi sen rahat ol, ben ikimizin yerine de konuşuyorum”. Kahkahalar,
kahkahalar... Fikir Sanat ofisinde sıradan bir gün...

Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

◊ Kim bu hikâyelerinizdeki insanlar?
- Aslında sensin, benim, şu karşıda oturan arkadaşımız... Çok klasik söylemle; içimizden birileri... ‘Merhaba demeden yanından geçtiğimiz insanlar’ denir ya, o insanlar işte.

◊ ‘Küçük insanların büyük hikâyeleri’...
- Hayır, küçük insanların küçük hikâyeleri... Hiçbirinin başına çok absürt bir şey gelmiyor. Ama düştükleri durumlar ilginç.

◊ Ne kadarı gerçek?
- Bazı hikâyelerin bazı yerleri gerçek, karakterleri uydurma... Bazılarının da karakterleri gerçek, başlarından geçenler kurgu...

◊ Hayatınızın büyük bölümü Etiler’de bu çok güzel ofiste geçiyor, magazin eklerinden gördüğümüz kadarıyla boş zamanlarınızda; Cem Yılmaz, Zafer Algöz ve Ozan Güven’le takılıyorsunuz... Bu hikâyelerdeki at yarışı bahisçisi adamın, pavyondaki şarkıcının hayatınıza teması nereden?
- Ben okumayı çok seviyorum. Araştırıyorum. Hayatım boyunca hiç pavyona gitmedim. Ama pavyona giren adamın rutubetlenmiş fıstıkla, su karıştırılmış bir bira siparişine 300 lira hesap yazacaklarını, hesaba itiraz edince koluna girip en yakın bankamatiğe götüreceklerini, orada 500 lira tahsil ettikten sonra dövüp bırakacaklarını biliyorum. Everest’in 8 bin 888 metre olduğunu da oraya çıkmadan biliyoruz ya, onun gibi... ‘Gölge Oyunu’nu, ‘Gemide’yi, ‘Laleli’de Bir Azize’yi izlersen oradaki pavyonlardan bir şey kalır sana... Ben de ilgimi çeken şeyleri böyle böyle biriktiriyorum.

◊ Hikâyelerinize konu edecek kadar ilginizi çektiği halde neden hiç pavyona gitmediniz? Tamam Everest’e çıkmak kolay değil de...
- Rutubetli fıstığa 300 lira vermek istemedim (gülüyor). At yarışına da gitmem. Kitabı okuyanlar bazen “Abi bu yarışta ikinci ayak ne olur” gibi şeyler soruyor. Hiç bilmem, rahmetli eniştem oynardı. Ben daha çok kentli ve sonradan kentli olan insanların hikâyeleriyle ilgileniyorum. Kendimiz de öyle olduğumuz için belki... Babam da 14-15 yaşında köyden gelmiş İstanbul’a ve bir yaşam mücadelesine başlamış. Belki de onun izi bu.

◊ Nedir yarattığınız karakterlerin ortak özelliği?
- Yazdığım hikâyelerin hiçbirinde zengin adam yoktur. Bir-iki tane var, onlar da tokatlanıyor. Daha çok orta ve orta alt sınıfı anlatıyorum ben. Onların o yırtma mücadelesi ilgimi çekiyor. Bir de kadın yoktur hikâyelerimde. Bir tane var, bir teyze, o da dövüyor milleti. Maalesef ben kadın karakter yazamıyorum. Bizim filmlerde de kadın yan unsur olarak vardır, karakter olarak sivrilemez. Kadın yazamıyoruz biz. Bir gün yazabilmeyi çok isterim ama...

Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi

Zafer Algöz’ün de geçen aylarda İnkılâp Yayınları’ndan ‘Haşırt Dı Bilekbord’ isimli bir kitabı çıktı. İkili tatlı tatlı rekabet ediyor. Can Yılmaz: “Abi, keşke senin de kitabın olsaydı, onu da dart tahtasına asardık”, Zafer Algöz: “Keşke... Ama benimki yok sattığı için bulman zor.”

Çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor

◊ Bir de bütün karakterleriniz çok naif insanlar...
- Naiflik zaten hepimizde var. Sadece bazılarımızın naifliği anlık olarak bozuluyor. Yırtma, parayı bulma sevdası yüzünden anlık bir kırılma yaşıyor. Sonra akşam mutlaka o naifliğe geri dönüyor; “Ne yaptım ki şimdi ben” diyor.

◊ Dünyadaki bütün kötülerin böyle hemencecik pişman olduğunu mu düşünüyorsunuz?
- Evet, öyle değil mi? Yaşlı bir teyzenin bir kese altını tokatladın diyelim, eve gittiğinde masanın üzerindeki o keseye bakarken mutlaka “Ya biz bu işi yaptık da niye yaptık” dersin. Ben kötü insan olduğuna inanmıyorum, herkes özünde iyidir. Yani kötüler var tabii ki; insanları öldürüyorlar, tecavüz ediyorlar... Ama bana göre kötüler bile kendiyle baş başa kaldığında yaptığı yanlışı düşünüyor, bu da aslında içinde çeşitli sebeplerle bastırdığı iyiliğin ortaya çıkışı... Ama tabii çoğu zaman iş işten geçmiş oluyor.

Nostaljiyi seven bir adamım

◊ Biraz nostaljik bir tat var bu hikâyelerde. Sanki biraz ‘Eski Türkiye’nin insanları bunlar...
- Doğru. Sokağa çıksak bu adamları bulamayız artık. Herkesin gözü açıldı. Bunlar 70’lerin, 80’lerin, 90’ların seçmece adamları. O yılların kurnazlığı naif bir kurnazlıktı. Kısıtlı imkânlarla o kadar çakallık yapabiliyorlardı. Yani kötüler vardı ama o kadar da kötü değillerdi. Eski Türk filmlerinde en zalim adam ne der: “Seni kum deposunda kıstıracağız.” Kötülük mü bu şimdi? Bugün düşünsene, neler yapılabilir...

◊ Biraz idealize ediyor da olabilir misiniz o günleri?
- Olabilir. Nostaljiyi seven bir adamım. Eski şarkıları dinlerim, eski filmleri izlerim... 

◊ Böyle düşünenler sosyal medyaya da mesafeli oluyor genelde ama siz çok aktifsiniz Twitter’da...
- Bedia Akartürk plağı dinliyorum diye Twitter’ı yok saymam ahmaklık olur. Bu yüzyılın gerçeği de o. İletişim bu hale geldiyse ona dahil olmak gerekiyor.

Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi

Hiçbir yakın arkadaş seni kardeşin-abin kadar düşünemez

◊ İlk kitabın arka kapak yazısında kardeşiniz Cem Yılmaz sizin için, “Hayatımdaki en yakın arkadaşım. En güvendiğim eleştirmenim. Meslektaşım. En çok güldüğüm komedyen” diyor... En yakın arkadaş mısınız gerçekten?
- Tabii. Bütün gün beraberiz, gidebildiğimiz her yere de beraber gideriz. Küçüklükten beri bu böyle... 

◊ Nasıl aranız?
- Çocuklukta atışmalar, didişmeler, kıskançlık oluyordu ama biz onları çabuk atlattık. Şu an gayet mutluyuz. Çok yakın bir arkadaşın olabilir ama kardeşin-abin kadar seni düşünmesi mümkün değil. Onun için birbirimize verdiğimiz fikirleri çok önemseriz.

◊ Eleştirir misiniz onu?
- Ben her şeye itiraz ederim. Özelliğimdir. Özel hayatımda da, işte de bu böyle. “Sakin olun arkadaşlar”, “O dediğiniz öyle olmaz”, “O kadar komik değil”, “O daha evvel şurada yapılmıştı” diyen hep benimdir. Patronun abisi olmanın verdiği rahatlıktan sanırım (gülüyor). Şaka bir yana hem ekiptekilerden yaşça büyüğüm hem de çok şeyi takip ederim. Onun için de kolay kolay gülmem, her şeye atlamam. Genelde de haklı çıkarım.

Maraton koşarken kilo alan tek adam benim

◊ Maratoncuymuşsunuz...
- Evet ama bu aralar koşmuyorum. En son 2015’te Amsterdam Maratonu’nda koştum. Sonra kilo aldım. Zayıflayabilirsem Berlin Maratonu’nda jübile yapmayı planlıyorum. Belli bir yaştan sonra koşmak kalbi yoruyor. Maraton koşarken kilo alan tek adam benim. Amatör koşucular 42 kilometrelik bir maratonda ortalama iki-üç kilo kaybediyor. Ben Amsterdam Maratonu’na başlamadan önce tartıldım: 86.1. Kaydettim. Beş saat maratonu koştuktan sonra tekrar tartıldım: 86.4. Zafer Abi şöyle açıklıyor; “Her kilometrede bir, 10 muz yedin”. Yedim ama o kadar değil!

Eskiden kötüler o kadar da ‘kötü’ değildi

Fotoğraf çekimi sırasında masa tenisi oynamaya başlıyorlar. Zafer Algöz, atış yaparken “Çıvist!” derse Can Yılmaz’ın topu kaçıracağına inanıyor.

Oyunculuk kariyeriyle ilgili bir derdim yok

◊ Bir çete gibi takılıyorsunuz galiba; siz, Cem Yılmaz, Zafer Algöz, Ozan Güven, Özkan Uğur...
- Sen de arkadaşlarınla geziyorsunuzdur ama sizin fotoğrafınızı çekip basmadıkları için biz bilmiyoruz. Her dakika beraber değiliz ama evet, sık görüşürüz. Bu ara filme başladığımız için daha da sık görüşüyoruz.

◊ Neler yapıyorsunuz birlikte?
- Çok marjinal bir durum yok, herkes nasıl muhabbet ediyorsa biz de öyle... Birbirimize takılıyoruz.

◊ Yeni filminiz ‘Arif v 216’da oynayacak mısınız?
- Yine küçük bir rolde oynuyorum. Oyunculuk kariyeriyle ilgili bir derdim yok. Ama her filmde hatıra niyetine oynuyorum. Bu kez yine senaryoda varım. Ocak 2018’de vizyonda olacak.

Patronun abisi olmanın verdiği rahatlıkla her şeye itiraz ederim

◊ Kardeşiniz Özge Yılmaz Çevik’in yazdığı arka kapak yazısından öğreniyoruz ki 1989’dan beri hikâye yazıyormuşsunuz. Ama ilk kitabınız geçen yıl çıktı...
- “Kimse yazdıklarımı bilmesin daha iyi” diyordum. Şimdi okuyacaklar, bir şey diyecekler, keyfim kaçacak... Sadece kötü bir şey demeleri değil, iyi bir şey söylemeleri de rahatsız eder diye düşünüyordum. Çünkü ben ortalığa çıkmayı seven bir adam değilim. Bu aralar kitaptan dolayı biraz fazla ön plandayım ama normalde tercih ettiğim bir şey değildir. 25 senedir Cem’le (Yılmaz) beraber varım ama ben hep arkadan dolanırım.

◊ Neden?
- Hiç öyle “Düşüncelerimin yayılmasını istemiyorum” gibi felsefi bir cevabı yok, çok basit bir cevabı var: Utangaçlık. Ben çok çekingen bir adamım. Bu röportajı nasıl verdiğimi de bilmiyorum. Ama zamanla anlıyorsun; çekingenlik, üşengeçlik -adına ne dersen de- bunlar ahmakça şeylermiş.

◊ Nasıl oldu da yazdıklarınız gün yüzüne çıktı?
- Kafa dergisi sayesinde oldu. Ben ‘Komedi Dükkânı’nı yazmıştım. O programın yapımcısı; derginin kurucusu Candaş Tolga’nın arkadaşıymış. O teklif etti. “Ben biraz düşüneyim” dedim. Televizyon programı ya da film yazarken pek bilinmiyorsun. Jenerikte senin adının olduğu yere gelene kadar reklama giriliyor. Ama dergide yazmaya başlayınca adım geçecek... Sonra kabul etmeye karar verdim. Yazdım, gönderdim, beğenildi. O günden beri yazıyorum. İnkılâp Yayınları o yazıları kitap yapmak istedi ama ben “Yazılardan yapmayalım” dedim, dergiden iki-üç öyküyü aldık, kalanını yeni yazdım.

Daha önce yazsaydım belki bu kadar beğenilmeyecekti

◊ “Keşke daha önce yazsaydım” dediniz mi?
- Dedim. Ama her şeyin bir zamanı var. Belki daha önce yazsaydım bu kadar beğenilmeyecekti. Demlenmiş oldu. “20 sene demlenir mi” diyeceksin. Bazen demlenir, ne yapalım? Şimdi elimi çabuk tutarım. Aydın Boysan 60 küsur yaşında yazmaya başladı, 30 küsur kitap yayımladı. Ben de 48’de başladım. Allah ömür verirse artık yazarım.

◊ Sırada ne var?
- Bu öykü kitapları bir üçleme olacak. İlki, ‘Yeni Başlayanlar İçin Can Yılmaz’dı. Bugünlerde çıkan, ‘Yeni Alışanlar İçin Can Yılmaz’. Üçüncüsünden sonra da, üzerinde çalıştığım romanı bitirmek var kafamda.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle