GeriKeyif Cannes’da Hausner ve Porumboiu görücüye çıktı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Cannes’da Hausner ve Porumboiu görücüye çıktı

Cannes’da Hausner ve Porumboiu görücüye çıktı

Kerem Akça, 14-25 Mayıs arasında düzenlenen 72. Cannes Film Festivali’nde yarışan“Little Joe”, “The Whistlers” ve “Atlantique”i değerlendirdi.

‘Little Joe’: Zeki bir kapitalizm eleştirisi
Sadece “Lourdes” (2009) ve “Hotel”i (2004) izleyerek bile Avusturyalı Jessica Hausner’in ne kadar nev-i şansına münhasır bir yönetmen olduğu anlaşılabilir. “Little Joe”da büyük oranda 1986’da yeniden çevrim de gören Roger Corman’ın kült “Küçük Korku Dükkanı” (“Little
Shop of Horrors”, 1960) ile Mary Shelley’nin defalarca kez sinemaya uyarlanmış ‘Frankenstein’ı birleşiyor. Açıkçası bunların ilkinin renkliliği ve ikincisinin karanlığı İngiliz orta sınıfının gizli gerçeklerini röntgene tabi tutan asap bozucu bir gözlem yeteneğiyle yansıtılıyor.
Hausner, Martin Gschlacht ile bir araya gelerek aslında kameranın pan hareketini ve mesafesini hipnotize edici hale getiren bir görsel yapının izini sürüyor. Afyon etkisi yapan bitki ya da ‘küçük joe’, adeta ‘zehirli orkide’ işlevi görüyor. Aynen B-tipi “The Day of the Triffids”de (1963) olduğu gibi... Oradan ise daha entelektüel bir zemine transfer ediliyor bu fikir elbette.
Yönetmen, “Little Joe”nun laboratuvar ayarlarına bakarken açıkçası “Modern Zamanlar”ın (“Modern Times”, 1936) feminist versiyonuna da kayabilmiş. Emily Beechan müthiş bir keşif. Adeta Bryce Dallas Howard’ın ikizi gibi ve Wes Anderson’ın Jason Schwartzman ile
iletişimini ortaya koyuyor. Hausner onu kendisi gibi tasarlamış. Ürün veren bitki-oğul ilişkisinde de karmaşa bu sayede ortaya çıkıyor.
Filmde aslında zeki ve sinsi bir kapitalizm eleştirisi var. Onun kalbinde ise 1.85:1’de absürd komedinin gerçeküstücü dehlizlerinde bol diyalogla Wes Anderson geleneği akıyor.
Kameranın sabit durmasıyla da ister istemez aile tablosu laboratuvara sokulmuş oluyor. Aslında bu hissiyat ve bayılma duygusu filmin en önemli özelliği… Adeta laboratuvar, saykodelik bir yenilenme mekanına dönüşüyor. Ameliyat masasındaymış hissi bırakan sinematografiyle sinir bozuyor.
Film, büyük oranda DNA’ya dair bir şeyler söyleme derdinde. Bunu yaparken de korku öğelerini ‘klonlanma’ düşüncesiyle kurcalamaya çabalıyor. Ve ‘Frankenstein’ öyküsünü farklılaştırıyor. Çevreci bir doğa-insan ilişkisi tanımının arayışına çıkıyor. Finalde de aslında üretilen eve ve nicesine bakınca ‘klonlama arzusu’nda bulunan bir bitki tanımı var.
Bu da mutlu ailenin zoraki olduğu evrende alttan alta işlevsiz aile tanımları arasında buradaki anne-çocuk ilişkisini özel bir yere yerleştiriyor. Hausner, “Little Joe”da içindeki bilimkurgu arzusunu Wes Anderson usulü açığa çıkarınca tuhaf ve akıldan çıkmayan ezgilerle de izledikten sonra da üzerine düşünülen bir evren servis ediyor etmesine. Ama filmin en büyük sorunu hikayenin gelişimine bakınca ‘biz bunu daha önce izlemiştik’ duygusunu yaratması…
‘The Whistlers’: Islık çalmak yeterli mi?

Cannes’da Hausner ve Porumboiu görücüye çıktı

Romen Yeni Dalgası’nda “Bükreş’in Doğusu” (“A Fost Sau n-a Fost?”, 2006) ve “Polis, Sıfat.” (“Policier, Adjektif”, 2009) ile zirveyi gören Corneliu Porumboiu, özellikle ‘politik taşlama’ damarıyla öne çıkar. Uzun planlarla, kesintisiz kamera hareketleriyle bir dil oluşturmuştu. “Bükreş’e Gece Çöktüğünde ve Metabolizma” (“Când Se Lasã Seara Peste Bucuresti Sau Metabolism”, 2013) ile “Hazine” (“Comoara”, 2015) de onun ivmesini ve bilincini ortaya koymuştu.
“The Whistlers”da (“La Gomera”, 2019) yönetmenin Kanaryalar’daki La Gomera Adası’na gelmesiyle güvenli Romen arka planı allak bullak oluyor. Kadronun yarısının İspanyol oyunculara emanet edilmesi bir yana hafif yüksek bütçe de hissediliyor. Yönetmen 2.35:1’e transfer olurken bunu kendi lehine çevirmiyor, görüntü yönetmenini değiştirmenin zararını görüyor. Orta ve bel plandan fazlaca konuşan, anlamsız gevezelik yapan karakterlerden ibaret bir filme imza atıyor. Rita Hayworth’ın karakterine gönderme yapan ‘Gilda’ bölümüyle
başlama fikri hoş. Ama onun devamı geliyor mu tartışılır.
Aslında temelde ‘ıslık çalma’ üzerine kurulu dil, iki futbol belgeseli yapan yönetmenin futbolda düdük çalarak bir aksiyonu bitirme durumunu incelemeye alıyor. Ama bu damardan ilerlerken son final sekansının görkemli hali bir yana bütüne yayılan bir olgunluk yok.
Yönetmen sessizliklerle iş bitirirken, mesafeyle auteur geleneği oluştururken, neredeyse genel-detay plan dengesine dönmüş. Boş yere konuşan karakterlerine de laf dinletemiyor üstelik. Olmamışlık hali filmin tamamına hakim.
“The Whistlers”, umarız yönetmenin sadece bir gezi amacıyla çektiği, kısa sürede unutacağı bir film olur. Zira buradaki hissiyat fazlasıyla ‘video filmi’ ya da en iyi ihtimalle ‘piyasa işi ticari komedi’ olarak anılabilir. Kaderde Porumboiu’nun kariyerinin en zayıf halkasını
izleyip, ‘onun da iyi olmayan filmleri de olacak mıydı?’ demek de varmış!
Atlantique’: 'Us'ın Senegal'den gelen gerçekçi ikizi
Cannes’da Hausner ve Porumboiu görücüye çıktı

Oyunculuk kariyeriyle bilinen siyahi Mati Diop, “Atlantique”de ilk kez kamera arkasına geçiyor ve beklenmedik bir şekilde başarılı bir ilk filme imza atıyor. Kendi adını dünyaya duyurma olanağı yakalıyor.
Genelde Afrika'nın, Ortadoğu'nun ücra köşelerinden bilinmeyen mahalleleri, kasabaları sinemaya taşımak oryantalist veya egzotik görüntülere yol açabilir. Ama Ousmane Sembene'nin ülkesinden çıkan “Atlantique” bu hataya düşmüyor. Wolof dilinde çekilmiş bir aşk hikayesinin peşine takılıyor.
Onun etrafına da su kenarında hipnoza ve düşselliğe kayan bir evren inşa ediyor. El-omuz kamerası belki biraz fazla keskin. Ama 'üçüncü sinema'da böyle şeyler doğal. “Atlantique”de Mati Diop, Dakar bölgesinde her şeyden önce umut demek istiyor. Ama bunu sömürmeden
işin içine bir hayalet olayı da, geçmişle hesaplaşma da sokabiliyor.
Jordan Peele'in “Biz”inin (Us 2019) Senegal'den çıkan gerçekçi ikizi gibi film. Bu hedefine ulaşırken neredeyse birbirinin kopyasına dönüşüp politik düzene isyan eden umutsuz ve çaresiz insanları ahlaklı bir şekilde inceliyor. Diop, belki el-omuz kamerasını hipnotik anlara daha çok yansıtabilirmiş hissi bırakıyor. Ama bu haliyle de başı sonu olan bir ilk filme imza atmış.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle