Kendimi vestiyerde bırakırım

Güncelleme Tarihi:

Kendimi vestiyerde bırakırım
Oluşturulma Tarihi: Kasım 21, 2009 00:00

Onu ‘Binbir Gece’ dizisiyle tanıdık. Ama o yakaladığı şöhret yerine mütevazı bir yaşamı tercih ediyor. Onun için varsa yoksa tiyatro. O, sahnede nefes alanlardan… Ergün Demir’le tiyatro ve hayat üzerine yaptığımız bu röportajda çok şey bulacaksınız. Tıpkı hayattaki bulduklarımız, yaşamdaki gerçekler gibi…

Haberin Devamı

ERGÜN DEMİR FOTOĞRAFLARI

Onu ‘Binbir Gece’ dizisiyle tandık. Ama o yakaladığı şöhret yerine cebinde akbili otobüs ve metrobüse binecek kadar mütevazı bir yaşamı tercih ediyor. Onun için varsa yoksa tiyatro. O, sahnede nefes alanlardan… Bunun yanı sıra oyuncu adaylarına doğaçlama dersleri veriyor. Sosyal sorumluluk projelerine katılıyor. Umutlarını tazelemek için gitarıyla şarkılar söylüyor. Kısacası hayatı yakalıyor ve yaşıyor. Bana ve Ergün Bey’e bu sohbeti gerçekleştirmek, size de bu röportajı okumak kalıyor.      

Günümüzde çoğu kişi, ‘Günlük hayattaki sorunlardan uzaklaşayım, biraz güleyim’ mantığıyla tiyatroya gider. Oysa tiyatro, bize hayatı anlatır. Tiyatro hayata değdikçe; sahne ile salondaki seyirciler arasındaki o şeffaf duvar iner ve hayatla buluşur. Burada Bernard Shaw’ın söylediği şu sözler aklıma geliyor. ‘Bir komedi oynanınca izleyici gülmüş mü, gülmemiş mi beni hiç ilgilendirmez. Gülseler de, somurtsalar da, kaç kişinin içinin ağladığına bakarım ben’ diyen Bernard Shaw’ın bu cümlesinden yola çıkarak, ara ara içi ağlasa da, sahnede hayatı insanlara sunan oyunculardan Ergün Demir’le tiyatro ve hayat üzerine yaptığımız bu röportajda çok şey bulacaksınız. Tıpkı hayattaki bulduklarımız, yaşamdaki gerçekler gibi…

Haberin Devamı

SAHNE, BENİM HUZUR İÇİNDE NEFES ALABİLDİĞİM BİR BAHÇE!

Milyonlarca insanın sizi tanıdığı ‘Binbir Gece’ dizisinden hemen sonra başka bir projede buldunuz kendinizi. Üstelik oynamayı çok istediğiniz alanda yani tiyatroda, sahnede… Figaro’nun Düğünü adlı oyunda rol aldınız. Yıllarca Fransa’da tiyatro oyunlarında rol aldıktan sonra bu Türkiye’deki ilk tiyatro oyununuzdu. İlk sahneye çıktığınızda neler hissettiniz? Başka bir heyecandı değil mi?
İlk temsilde hissettiğim duygular uzaklara taşıdı beni. 9 yaşında rol aldığım ‘Küçük Prens’teki anlarım canlandı birden. 30 sene boyunca arzumun tüm tazeliğini korumuş olması ne kadar imtiyazlı olduğumu hatırlattı bana. Provalara herkesten önce gelirdim. Sahnede, tahtaların üzerinde olmak bana varolduğumu hissettiriyor. Orası benim huzur içinde nefes alabildiğim bir bahçe. Biz oyuncular seçilen insanlarız. Türkiye’deki ilk oyunumda ‘Tiyatro Kedi’ ile çalışmak bir ayrıcalık. Hakan Altıner ile çalışmak mevcut deneyimlerinize çok kıymetli hazineler katıyor. Sahnede Tarık Pabuççuoğlu, Nedim Saban, Atılgan Gümüş, Yeşim Alıç ve Füsun Önal gibi oyunculara replik vermek çok ayrı bir zenginlik.

Yaz mevsiminde tiyatrolar tatile girerken siz “Figaro’nun Düğünü” ile sahneye, turneye çıktınız.
Evet, dediğiniz gibi… Tüm yaz boyunca Ege turnesine çıktık, antik tiyatrolarda 5000 kişiye oynadık. O sahne esnasındaki kalp atışlarınızın rengini ancak canlı performans veren insanlar anlayabilir.

Haldun Dormen, oyunun prömiyerinde sizi ilk kutlayanlardan…
Evet… Türkiye’de ilk kez seyirci karşısına çıkıyordum ve CKM prömiyerinde temsil sonrasında üstad Haldun Dormen’in beni coşku ile kutlaması aklımda hep ayrı bir onur ve anı olarak canlı kalacaktır. Haldun Dormen’in isteği üzerine ‘Pazar Günkü Cinayet’ oyununda beraber aynı sahneyi paylaşacaktık. Hatta iki okuma prova çalışmamız oldu ancak "Figaro'nun Düğünü" temsilleri ile tarihler çakışması sonucunda projeyi bırakmak durumunda kaldım. Aynı sahneyi paylaşmak benim için bedeli olmayan bir ödül olacaktı.

HAYATIN SIKICI ZİNCİRLERİNDEN HEP KURTULMAK İSTEMİŞİMDİR!

Televizyon ve dizi oyunculuğu sizi yüzbinlerce insana ulaştırıyor ama sahnenin büyüsü başka bir haz sanırım. Daha önce röportaj yaptığım bir oyuncu konuğuma ‘Neden oyuncu olmak istediniz?’ diye sorduğumda “Öğretmen olmak istedim, sonra doktor, sonra avukat… Hiçbirini olamadım. Oyuncu oldum, şimdi sahnede hepsini gerçekleştirebiliyorum!’ demişti. Peki, siz neden oyuncu olmak istediniz?
Ben oyuncu olmak istemedim, çok ukalaca olacak belki ama beni okuyanların affına sığınıyorum, ben oyuncu doğdum. Çocukken arkadaşlara oyun dağıtıyordum soğukta, sıcakta, yağmurda. Tiyatronun varlığının, olduğunu bilincinde olmadığım yaşlarda. Annem çok iyi hatırlar, işten döndüğünde bir gün evin kapısını açtığında yerde uzanan cesedimle karşılaşınca kalp krizinden ölecekti kadıncağız. 6 yaşındaydım, üzerime salça sürmüştüm, yerler kanlar içindeydi sanki. Hayatın sıkıcı zincirlerinden hep kurtulmak istemişimdir. Ilık duygulardan, ölümden kaçmak gibi bir ruh halindeyim bugün hâlâ.

Farklı karakterler, zıt kişilikler, iyiler, kötüler… Yeni karakterler yaratarak aynı zamanda bunları yaşama imkanı da buluyorsunuz. Buradan yola çıkarsak tiyatro, oynamanın yanı sıra oyuncu için bir rehabilitasyon diyebilir miyiz?
Adı üstünde oyuncu. Oynuyor, samimi bir yalancı olarak eğleniyor ve ışıklar sönünce perdeler inince hayatın kendisine dalıyor. Gerisini konuşmak, tartışmak, meleklerinin cinsiyetini polemik haline getirmek… Tiyatro, bir oyuncunun psikanaliz koltuğu değil, terapi yöntemi değil. Biz bir köprü vazifesi görüyoruz, bir yazarın, şairin mesajını tarafsız bir şekilde ulaştırmakla görevliyiz bizi izlemeye gelen meraklılara.

HALUK BİLGİNER’İN AĞZINDAN ÇIKAN KELİMELER, BENİM SÖYLEMEK İSTEDİĞİM KELİMELERDİ!

Haluk Bilginer’le beraber çalışmayı çok istiyormuşsunuz. Neden Haluk Bilginer’le…
Haluk Bilginer’in, Vahide Gördüm’le aynı sahneyi paylaştığı ‘Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler’ oyununa davet edildiğimde, oyun sonrasında kendisiyle hoş bir sohbet ettik. Haluk Bey’le aynı gezegenden olduğumuzu gördüm. Ağzından çıkan kelimeler benim söylemek istediğim kelimelerdi. Bir insanla çalışmak istemeniz önemli ama daha önemlisi o insanın sizinle çalışmak istiyor olması. Zamanla göreceğiz.

ILIK SULARDA YÜZMEYİ SEVMEM!

Fransa'da tiyatroda 16 sene boyunca; Treplev, Creon, Hamlet, Macbeth, Neron, Sifare, Antiochus gibi rolleri oynamış bir oyuncu olarak, canlandırmak istediğiniz başka karakterler var mı?
20’li yaşlarımda hep bana zıt, 180 derece ters olan her türlü karakterleri oynamak istemişimdir. Değişmedim. ‘Pazar Günkü Cinayet’ oyununda, gay karakter olan ‘Marcel’i oynayacaktım. Bir şizofreni, beden özürlü, kör, esrarkeş, sıkıntıları mesaj taşıyan ve bunu ifade ederken kendisinden pay veren ruhlar bana heyecan veriyor. Ilık sularda yüzmeyi sevmem sahnede.

KENDİMİ VESTİYERDE BIRAKIRIM!

Gözlem oyunculukta önemlidir bilindiği gibi. Gözlemin yanı sıra canlandıracağınız bir role nasıl hazırlanıyorsunuz?
Yıllardır aynı yöntemle… Her şeyden önce en kısa zamanda yanı provalar başlamadan ezberimi çok iyi yaparak ezberden kurtulurum. Bir hocamın çok kıymetli bir sözünü unutmuyorum; ‘metninizi hakimiyetin üzerinde bir makamın tepesine oturtun’ derdi. Kelimelerini arayıp da oyununa katma bahanesi ile sahnede çırpınan oyuncular görürüm bazen sahnelerde. O zor bir durum. Sonra karakterin dünyasına dalarım ve bunu yaparken bir arkeolog gibi kendimi tabiri caizse vestiyerde bırakırım.

Oyunculuk empati ve hissetmekle alakalı bir meslek.
Aynen öyle… Oyunculuk hissiyat diyarı. Hissedemediğini yapamazsın, yapamadığında da suratının ortasındaki burnun gibi belirir. Hikayenin yer aldığı tarihi dönemin, sosyal ekonomik şartlarının empoze ettiği bir duruş vardır.

HERKES TARAFINDAN SEVİLME ÜTOPYASINDAN UZUN ZAMAN ÖNCE KURTULDUM!

30 yıl Fransa’da yaşadınız. Fransa ve Türkiye… İki kültürü de yaşamış biri olarak… İki ülke arasındaki temel farklar…
İki tarih vereceğim: 1789 ve 1923. Bu rakamların üzerine düşünelim. Her şey bir günde olmuyor efendim. Zamana zaman vermemek haksızlık olur ülkemiz adına. Fransa’da; ilkokulda, ortaokulda ve lise düzeyinde olduğum dönemlerde, Fransa çeşitli ülkelerden göç alırdı 70li 80li yıllarda. Zaman zaman nerden geldiği bilinmez bir çocuk bize katılırdı sınıfa. Zavallı, Afrikalı, Arap, Vietnamlı… Aylarca derse katılamamış çoğu zaman bizden en az 3 ya da 5 yaş büyük olan misafir talebe arkadaşımız öyle zorlanırdı ki ona acımamak imkânsızdı. Ülkemiz, iyi niyetli, çalışkan olsa da zaman zaman o mazlum çocuğun kayıp bakışlarını andırıyor bana kalkınmış ülkelerle kıyasladığımda.

Peki ya kişisel anlamda…
Kişisel anlamda ailecek Fransa’ya varınca çiçeklerle karşılanmadık. O günler sayesine herkes tarafından sevilme ütopyasından uzun zaman önce kurtuldum. Sadece bildiğim bir doğru var; vasıflarınız varsa, itiraz edilmeyecek vasıflarınızdan söz ediyorum, onu bir gün geliyor birileri istiyor ve gereken bedeli ödüyor, işbirliğinizi elde etmek için.

TİYATRO BANA AFFETMEYİ ÖĞRETTİ!

Tiyatro hayata açılan bir pencere. Peki siz ruhunuzun penceresinden kendi içinize baktığınızda içinizde, hayatınızda gördükleriniz neler?
İki sütuna, satıra sığmaz bunu anlatmak. Tiyatro affetmeyi öğretti bana. Bir kaos içindeyiz ve bu çılgın kaosun içinde zaman zaman kahkaha atma fırsatlarımızın olduğunu görüyorum. Kısacası hayatımı kurtaran unsurların başında geliyor tiyatro.

Sizi sahnede ‘Figaro'nun Düğünü’nde izleme fırsatım oldu, verdiğiniz doğaçlama derslerinize seyirci olarak teşrif ettim. Disiplin ve tutkunun yaptığınız işlerde ön planda olduğunu biliyorum. Bunlar da doğal olarak başarıyı getiriyor. Disiplin ve tutkunun yanı sıra başarı çiçeklerinin açması için başka hangi tohumları ekmek gerekiyor?
Sabır. Jean - Pierre Vincent ile beraber çalışırken bir sahnede tıkandım kaldım. ‘Ergün, gerekli olan tutkunun yol açtığı sabırsızlığın içindeki sabrı ara ve bul!’ derdi. Yılmadan çalışmak ve beklemek. O beklenen an gelince hazır olmak.

Bir tiyatrocudan da böyle bir tanımlama beklerdim doğrusu. ‘Aşklarımı ‘Othello’ gibi yaşıyorum’ diyorsunuz. Peki o aşklardan geri kalanlar neler?
Desdemona'nun mendili...

KADINLAR BENİ ZAMAN ZAMAN ÇARESİZ BIRAKABİLİYOR!

Peki çapkınlık dedikoduları…
Çapkın olacak kadar cüretkar değilim. Bu yaz Bulgaristan Cumhurbaşkanı sayın Pervanov ve sağlık bakanı sayın Jelev ile sağ olsunlar ayrı ayrı görüştüm ve yılların dostuymuşuz gibi sohbet ettik. Ancak sayın Jelev’in yanındaki bayan tercüman, bana sık bakınca yüzüm kızardı. Kadınlar beni zaman zaman çaresiz bırakabiliyorlar. Ayrıca çapkın olmak için yakışıklı olmak gerek. Ben çok sıradan bir adamım.

SANATÇILAR SİYASETÇİLERİ KORKUTAN VARLIKLAR!

“Sanat yeşil pasaport gibidir” diyorsunuz. Peki ülkemizde bu pasaportun değerinin yeteri kadar bilinmemesini neye bağlıyorsunuz?
Sanatçılar; kitleleri peşinden sürükleyebilen, avant-gard (öncü) olabilen, tabuları kırabilen ezber bozabilen bir hür elektrondur. Ve maalesef siyasetçileri tüm bu nedenlerden dolayı korkutan varlıklardır. İyi bir sanatçı vizyonerdir, geleceği görür ve hayallerinin haritasını hudutlarını öteleyebilir, çizer, siler ve tekrar karalar. Her şeyi daha büyük ölçeklerde düşünür. Ülkemizde sanatçıların bu anlamda sürüden sıyrılma gayretleri tehdit olarak algılanabiliyor ne yazık ki.

Pasaport demişken, yıllarca bekledikten sonra 35 yaşında Fransız vatandaşı oldunuz.
Çift kültüre sahip olmayı yıllarca handikap olarak yaşadım. Ama bugün şunu mutlulukla, onurla söyleyebiliyorum. Çifte vatandaş olmakla kendimi çok şanslı hissediyorum. Zira bu statü de beni Avrupa vatandaşı kılıyor. Bir gün İnşallah Türkiye, Avrupa Birliği’ne girer, bu dediğimi hep beraber yaşarız refah ve huzur içinde. Size 10 sene sonra randevu veriyorum.

Tekrar dünyaya gelme şansınız olsa hangi dönemde yaşamak isterdiniz?
Hiç düşünmeden ‘Rönesans’ döneminde derim.

Neden?
Shakespeare 1616 yılında öldü, Moliere 6 sene sonra, 1622 yılında doğdu. Bu tarihler arasında hayata tekrar dönebilsem ve onları Türkiye’de sahneleyebilsem hemen imza atarım.

ROLDEN ÇOK YÖNETMENE VE EKİBE ÖNEM VERİRİM!

Sinemada nasıl bir rolü canlandırmak sizi heyecanlandırır?
Ben her karakteri oynayacak kadar mesleğimi seviyorum. ‘Binbir Gece’ dizisinde 90 bölüm ezik, duygusal bir Ali Kemal’i oynadım. Tüm yaz boyunca çapkın, ateşli ‘Cherubin’ oldum. Ben her zaman rolden çok, beraber çalışacağım yönetmene, ekibe önem veririm.

Siz oyunculuğunuzun yanı sıra 4 yıldır oyuncu adaylarına ve oyunculara doğaçlama dersi de veriyorsunuz. Bu anlamda onlara öğrettiğiniz en önemli kurallardan
birkaçı…

Onlara; iç dünyalarına bakmayı, kendilerini ve daha sonra diğerini dinlemeyi öğretmeye gayret gösteriyorum. Sonra hazine ortaya çıkıyor kendiliğinden.

Sanatçılar, sıra dışı ve melankolik olarak bilinirler. Siz de melankolik misiniz?
Aristoteles, sanatçıyı istisnai ve sıra dışı, melankolik insanlar olarak tanımlıyor, Bu tanımlamaya itiraz edecek kelime bulamıyorum. Ama yanlış anlaşılmasın melankolik derken Vincent Van Gogh ile ortaya çıkan ‘lanetli şair’ imajından uzak durmak şartıyla. Balzac’ın dediği gibi, akımlardan, ekollerden, uzak kendi dünyasında kuralları ile ayakta duran ve o sayede insanları anlamaya çalışan biriyim.

OYUNCULARIN YANAKLARINDAN TUTUP, KENDİSİNİ HAPSETTİĞİ DAİREDEN ÇIKARMAK GELİYOR İÇİMDEN!
 
Oyuncuları gözlemlediğinizde nelerle…
Oyuncu meslektaşlarıma  iyi veyahut kötü not dağıtma lüksünü kendime saklamak hakkından istifade etmek istiyorum. Ancak bir insan olarak sadece bir insan olarak kendisini ciddiye alan bir meslektaşımı görünce inanılmaz üzülüyorum. İki ellerimle yanaklarından tutup ‘Heeeeeyooooo, uyan n’olur uyan’ diye haykırarak kendisini hapsettiği daireden çıkarmak geliyor içimden.

Türklerin yurtdışında oyunculuk yapması malum zor. Bunun sebepleri; kültürel, siyasi, ekonomik nedenlerinin yanında asıl etkili olan Türkiye’nin yanlış tanıtılması ve Ermeni lobisi mi sizce?
En çok üzücü olan ne biliyor musunuz? Dünyanın en çok misafirperver ülkesinden biri Fransa. Dünyanın neresine giderseniz gidin, başı belada olan Fransa’ya sarılır ve Fransa da kucağını o vatandaşa kucak açar. 88 - 98 yıllar arasında Versailles - Chartres Adalet saraylarında yeminli tercüman olarak çağrılırdım zaman zaman. Türkiye’den kaçmış bazı vatandaşlarımız ellerine, kollarına hafif jilet izleri ile iltica statüsünü elde ettiğine şahit oldum. Oysa asıl niyetleri işçi olmaktı. İşin paradoksu da burada başlıyor. Halk bazında bize karşı sempatileri yok.

‘TÜRK OLARAK AÇIKÇA DIŞLANDIM, DIŞLANDIK. IRKÇILIĞA MARUZ KALDIK!

Neden?
Bakın Türkiye’nin imajı dünyada… Kendimizi lütfen kandırmayalım. Diplomatik bir üslupla, çok ama çok daha iyi olabilir diyebilirim yanılmadan. Geçenlerde yeni atanan  Fransız  başkonsolosumuzu sayın Herve Magro’yu ziyaret ettim, yeni görevinde başarılar dilemek için. İstanbul’da bulunmamı hafif bir şaşkınlıkla karşıladığını hissettim. Sohbetimizde ona söylediğimi size de söylüyorum. Evet, bugün neysem ikinci vatanım olan Fransa’dan aldığım eğitime, imkanlara borçluyum. Her zamanda bunu minnet ile anacağım ancak İPJA’da benimle profesyonel eğitim almış arkadaşlarım sinemada parlarken ben minnacık rollerle yetinmek zorunda kaldım. Çocukken ve ergenlik çağımda bir Türk olarak açıkça dışlandım, dışlandık, ırkçılığa maruz kaldık. Tiyatro ve müzik sayesinde Türk Ergün’den sanatçı Ergün statüsüne kavuştum. Neden yıllardır iki ülke arasında bu kadar enerji sarf ediyorum sanıyorsunuz. Mazlum Kiper’den İstanbul Şehir Tiyatroları için ‘Avrupa Fahri Temsilciliği’ni yalvarırcasına aldım. İki kere iki dört. Fransız halkı bizleri iyi tanımıyor. Biz Fransız halkını iyi tanımıyoruz. Her şeyi siyasi safhaya çevirmemeliyiz. Kültür gayretlerimizi 10 kat artırmamız gerek.

Bu konuda somut bir örnek vermeniz gerekirse…
İlk aklıma gelen somut bir öneri… Kardeş şehirleri çoğaltmamız gerekiyor. Örneğin İstanbul önemli bir Fransız şehri ile kardeş şehri olmalı. Okullar arası ilişkiler halı hazırda sadece Frankofon bir takım imtiyazlı ailelerin istifade edebildiği bir oluşumdan çıkıp, imkanları her ilde en az bir lisesinin hizmetine sunulmalı, yayılmalı. Buna karşı Fransa’da okullarda Türkçe yabancı dil olarak eğitim imkanı verilmeli. Zamanı gelmiştir artık. Çünkü Fransa’da 400.000 vatandaşımız yaşıyor.

Siz bu konuda neler yapabilirsiniz peki?
Bu konuda tüm ilgili makamlara sesleniyorum, fahri gayretlerimi hizmetinize sunuyorum. Şu an Fransa’da Türkiye sezonu var. Seneye 2010 İstanbul kültür başkenti olacak. Bunlar bizleri ileriye taşıyacak projeler. Bu istikamette ısrarla devam etmeliyiz. Jenerasyonlar kabuk yeniliyor, gayretlerimiz buna paralel bir ömrün eforu olarak hep sürmeli. Ülkemiz, Batı ülkeleri ile kucaklaşmak istiyorsa tek alternatifi Avrupa Birliği üyeliğidir. Ben apolitik bir sanatçıyım ama bildiğim bir şey var. Kültür - sanat ve sadece kültür - sanat işbirliğin sayesinde kendimizi dünyaya açabiliriz. Hudutlarımızın ötesinde bulunan diğer ülkeler bunu daha iyi anlama şansına sahip olur. Dünyada sadece düşmanlarla sarılı oluğumuza dair paranoyadan kurtuluruz.

Birçok Avrupa ülkesinde ve Fransa’da yüzlerce kumpanya var. Tabii ki Fransa’daki tiyatrolarla ülkemizdeki tiyatroları karşılaştırın demeyeceğim. Ama baktığınız zaman en bariz farklar ve özellikler neler?
Birkaç tarih ve rakam vereceğim aramızdaki uçurumu idrak etmemiz adına. 19. yüzyılın son çeyreğinde bugünümüzün adıyla Lyon şehrin civarlarında tesadüf eseri ilk "Gaule" yani Fransızların atalarının Hristiyan şehitlerini bulundukları anfi tiyatrosunu ararken arkeologlar İsa peygamber’den 15 sene önce ilk Roma imparatoru Auguste tarafından yapılan tiyatroyu keşfediyorlar. Kısa bir süre sonra adını tüm dünyanın farklı mekanlarının kullandığı ‘Odeon’ tiyatrosu inşa edilir. 1947 yılında Ankara’da ilk devlet tiyatromuz kurulurken, modern tiyatromuza ilk altın harflerini veren Muhsin Ertuğrul Paris’e sık sık gider ve ‘La Comedie Française’ tiyatrosunda uzunca izleyici olarak bulunur. Bu efsane sanat sarayı 1680 yılında kurulmuştur ve 35 milyon £ bütçeye sahipti, 2004’te, Fransa’da bulunduğum dönemde. Yaklaşık 80 trilyon TL demek. Şu an mevcut yüzlerce kumpanya var sadece Paris’te. Her biri devletten destek alıyor. 2004 yılında devlet himayesi altında benim gibi 8900 tescilli oyuncu vardı Paris’te. Fransa’nın tüm şehirlerine yayarsak bu rakamı 10’la katlayabilirsiniz. Son bir rakam: 2008 yılında Fransız Kültür Bakanı, internette şeffafça bu rakamlara bakabilirsiniz, cebinde 2928, yani 3 milyar £’ya yakın bir parası vardı çalışmak için. 3 milyar £, 4,5 milyon $, 7 milyar TL demek. Yorumu size bırakıyorum.

Tiyatro hayatı ve bizi bize anlatıyor ama pahalı bir sanat dalı…
Tiyatro çok pahalı bir sanat, evet. Dünyaca ünlü modacı Pierre Cardin, Paris’te adını taşıyan bir tiyatroya sahip. Bir basın toplantısı sırasında gazetecilere sorar. ‘Tiyatroda milyarder olmak için ne yapılmalı?’ diye. Herkes birbirine bakar. Cevap gelmeyince ‘Milyoner olmakla başlayarak’ diye cevap verir ünlü modacı. Herkes kahkahayı basar ama gerçek bu. Pahalı ama hayati bir sanat tiyatro. Fransa’da Türkiye sezonu var. Seneye İstanbul kültür başkenti olacak. Bunlar bizleri ileriye taşıyacak projeler, bu istikamette devam etmek lazım. Eğitim, fiyat ve kültür politikası...

GLOBALLEŞEN DÜNYADA KÜLTÜR DÜZEYİ BİR ÜLKENİN VİTRİNİDİR!

Türkiye, bu konuda kendini doğru anlatmak adına ciddi bir devlet politikası oluşturamıyor. Neden?
Umursamıyor da ondan… Dünyaya açılmalıyız, korkusuz, kuşkusuz, hesaplamadan, satranç oynamadan.  Fransa’da ‘Exception Culturelle’ var.
‘Exception Culturelle’ yani kültürel istisna…
Evet… Kısa bir hatırlatma ile 1959 dönemin Kültür Bakanı André Malraux’ın yürürlüğe koyduğu bir Fransız geleneğidir. Tüm sanat alanlarında inanılmaz destekler sayesinde dünyada referans ülke haline gelmiştir Fransa. ‘Cannes Film festivali’ bunun meyvesi. Örnek, tiyatro biletlerinin bir kısmı yazarlara, çevirmenlere gider. Sinema biletlerinden elde edilen gelirlerin, televizyon kanallarının vergilerinin bir kısmı otomatik olarak sinema sektörüne, yapımların sübvansiyonlarına aktarılır. Globalleşen dünyamızda kültür bir ülkenin vitrinidir. Amerika’nın tekdüze kültür saldırısına karşı Avrupa ve önderleri Fransızların daha çeşitli bir kültür dilinin mücadelesi kalıcı kılmasını bu desteğin sayesinde amansız bir şekilde sürdürmekte. Tüm sinema tarihinin en önemli 100 başyapıtın 19’unun Fransız olması bu sistemin meyvesidir.

ÜLKEMİZİN MENFAATİ İÇİN KÜLTÜR BAKANI VE TURİZM BAKANI İKİ AYRI MAKAMA AYRILMALI!

Devlet bu konuda neler yapmalı?
Ülkemizin menfaati için Kültür Bakanı ve Turizm Bakanı iki ayrı makama ayrılmalı. Bu iki ayrı mesleği tek bir insanın en iyi şekilde yürütmesi imkansız. Bunun yanı sıra bütçemizin minimum 100’de 1’ini Kültür Bakanlığına ayırmalıyız. Başka bir deyişle hükümetin kasasına giren her 100 TL’nin 1 TL’sini kültürümüze yatırmalıyız. Bu paranın bir kısmını özel tiyatrolara sübvansiyon sağlayarak, biletlerin fiyatlarını indirilmesini sağlayarak uygun bir fiyat ve rekabet politikası oluşturmalıyız. Özel ya da devlet hepsi bizim tiyatrolarımız.

LİSEDEKİ BİR EDEBİYAT ÖĞRETMENİ, SHAKESPEARE’İN KİM OLDUĞUNU SORDU!

Daha çok daha çok kişiyi tiyatro salonlarına çekmek için neler yapılmalı?
Mevcut tiyatroları yıkmayarak! Her şeyden evvel iyi bir oyun, iyi oyuncular, iyi yönetmenler ile oluşur. Bu olmazsa olmazların ilkidir. Sonra bilinçli bir seyirci kitlesi oluşturmak, yaratmak şart. Neyi izlediğini bilen tadını çıkarabilecek seyirciler. Örneğin "Figaro'nun düğünü" nedir? Nerde ne için gülünür? O farkındalığı yaratmak için anlattığım şeyleri tekrarlayacağım. Eğitim, eğitim, eğitim… 2006 yılında, askerliğimi Burdur’da yaptığım dönemde yemek sırasında bir asker arkadaşa soruyorum mesleğini. ‘Lisede edebiyat öğretmeniyim’ cevabını veriyor. Bakın ‘Lisede’ diyor. Heyecanla en son oynadığım Shakespeare eserinden söz edip talebelerine okutup okutmadığını soruyorum İngiliz şairini. Shakespeare’in kim olduğunu sorunca, hangi takımı tuttuğunu sordum! İlkokullarda, ortaokullarda tiyatro sınıflarını kurmak ve gerekirse müfredatına isteyenler için ek ders alınmasını sağlayabilmeliyiz.

Geçtiğimiz aylarda Bulgaristan’a davet edildiniz. Oradaki televizyon programlarına çıktınız, dergilere röportajlar verdiniz. Ayrıca yine orada kısa süreli eğitim de verdiniz. Nasıldı o süreç, insanların yaklaşımı?
Tarifi olmayan bir duygu. Bir ülkenin zirvesi sizi muhatap alıyor. ‘Ergün Bey, beraber neler yapabiliriz?’ sorusunu duyduğunuzda... Ne diyebilirim? O sakat çocukları görseniz... Amacımız çocukları topluma kazandıracak insiyatifler yürürlüğe koymaktı. Ben bir art-terapi müfredatını sundum sağlık bakanı sayın Jelev’e. Onayladı kendisi, şimdi Avrupa Birliği’nden fonlar toplayacaklar ve çalışmaya başlayacağız. Televizyon, dergi vs… bunlar işin promosyon tarafı. Amacımız mümkün olduğunca azami enerjileri yanımızda sayabilmekti. Manchester United’in ünlü futbolcusu Berbatov projemize dahil olacak. Bana gelince çok iyi karşılandım. Biliyorsunuz ‘Binbir Gece’ orada ikinci kez yayına girmesine rağmen en çok reyting toplayan dizi fenomeni. Ali Kemal de haliyle o durumdan payını alıyor. Dizinin yönetmeni Kudret Sabancı’nın bir hayranı ona iletmemi isteyerek bir hediye verdi. Gerisini siz düşünün.

Bir zamanlar iki düşman ülkenin bu tür projelere imza atması güzel gelişme… Dileriz, birçok dünya ülkesinin yer aldığı ortak bu tür projelerin devamı gelir.
Bir zamanlar iki düşman ülkeydik, bugün her şey değişiyor, ülkem adına çok mutlu oldum. Biz sanatçılar birer kıymetli elçileriz. Dünya vatandaşıyız. Fransa - Türkiye ilişkileri için yaptığımı Bulgaristan ve herhangi bir ülkenin çocukları, mağdurları için yaparım.

Bundan sonra yapmak istedikleriniz arasında ne var?
Fransız bir yapımcının bana 25 milyon Euro’yu veremeyeceğinin acı haberini geçen ay aldıktan sonra ‘Priştina 89’ senaryomu Türkçe’ye çevirmek ve imkânsızı kovalamak… Umudumu da kesmemek için gitarımla bol bol şarkı söylemek...

Son olarak eklemek istedikleriniz…
2010 yılına günler kala tüm dünyada barış için dua ederken, bizi okuyan tüm insanlara ve sevdiklerine sağlık, başarılarla dolu, mutlu günler diliyorum. Bu röportajdaki son kelimelerim de, Karadeniz’de, bir dağın tepesinde yaşayan, doğduğum köydeki kardeşlerime, aileme olsun. Sizleri seviyorum.

Haberin Devamı

 

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!