GeriKelebek İstanbul'un yabancı küçük esnafı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul'un yabancı küçük esnafı

İstanbul'un yabancı küçük esnafı
refid:6097925 ilişkili resim dosyası

Melania Gil de Sagredo adında bir genç kız kalkmış İspanya’dan gelmiş, Beyoğlu’nda bir bakkal dükkanı açmış. Yaşı kemale ermiş Yutaka Okuda, Japonya’daki hayatını bırakıp Marmara Denizi’nin kıyısında yeni bir yaşamın kapılarını aralamış. Eamonn Lehane, İrlanda’nın kültürünü, müziğini taşımış.

Amerikalı Linda Caldwell, eşi emekli olunca İstanbul’a yerleşip bir delilik yapmış. Hepsinin maceraları farklı, buluştukları nokta aynı. Onlar İstanbul’un yeni esnafı. Gece gündüz çalışıp, şehre her biri birer inci tanesi güzelliğindeki küçük işletmeleri armağan ettiler. Ortak özellikleri İstanbul’u çok sevmeleri. Bundan sonraki ömürlerini burada, bizimle geçirmeye kararlılar.

Melania Gil de Sagredo (Deli Bakkal)

Bir delilik yaptı Asmalımescit’te bakkal açtı

Melania Gil de Sagredo, İspanyol. Madrid Üniversitesi’nde işletme eğitiminden sonra bir yıllık keşif seyahatine çıkmış. Farklı bir yerde, değişik bir hayat kurmak mümkün mü, sorusuna cevap aramış. Hindistan, Fas, Latin Amerika ülkeleri ve Avustralya’dan sonra İstanbul’a gelip kendisi gibi düşünenlerle tanışmış. Ne iş yapayım diye düşünürken, eskisi gibi kokan, kimyasallarla beslenmemiş, sebze ve meyveleri satarak yaşayabileceğine ikna olmuş. İki yıl önce arkadaşları Aycan Yeniley ve Alp Ekşioğlu’yla dükkan aramaya başlamış. O günlerde tanıştığı, Asmalımescit semtindeki yaşlı bakkalın emekli olmak istediğini öğrenmiş. "Burayı bana kirala" diye atlamış üstüne. Reddetmiş yaşlı bakkal. Altı ay sonra bakkal bir gazoz ikram edip "Hálá kiralamak istiyorsan, al senin olsun" demiş. Tadilattan geçirip açmış dükkanı Sagredo. Adını da "Deli Bakkal" koymuş: "Bu ismi hem eski sahibini hatırlatması, hem de ’deli’nin İngilizce’de hazır yemek satan mezeci anlamına gelmesi nedeniyle seçtim. Ayrıca, İstanbul gibi tanımadığım bir şehirde sıfırdan iş kurmak tam bir delilik." Deli Bakkal’da hem organik ürünler satılıyor, hem de kahvaltı ediliyor.

Ana Gomez de Pablos (Venta del Toro)

Memurlar masa üstünden değil masa altından çalışıyor

Ana, (43) Madrid doğumlu. Sosyoloji okuyor. Çocukluğundan beri resim ve heykel yaptığı için, grafiker olarak çalışıyor. Sonra Madrid ve Segovia’da el sanatı ürünlerinin satıldığı iki dükkan açıyor. İşi büyütüp, Latin Amerika ve Afrika’yı dolaşıyor, yerel el işlerini alıp ülkesinde pazarlıyor. Bu arada Türkiye’ye uğrayıp gümüş takı alıyor. Zamanla toptancılığa geçiyor. Birkaç sene sonra bundan da usanıp, "Yeni bir iş, hayat kurmalıyım" düşüncesiyle İstanbul’a geliyor. 1996’da Beyoğlu’nda ilk İspanyol barını açıyor. Avrupalı’nın alışık olmadığı bürokratik engellerle karşılaşınca barını kapatıyor. İkinci girişimden bir süre sonra lokanta-bar açmayı deniyor. 2003’te Galata Kulesi’nin yakınında Venta del Toro’yu açıyor. Dükkanın duvarlarındaki cam, seramik süsler Ana’nın eseri. Sabahları dükkanın önünü kendi süpürüyor. Çocukluğunun Madrid’ine benzediği İstanbul’u çok seviyor. "Tek şikayetim memurlardan, çoğu masa altından çalışmayı tercih ediyor" diyor.

Shellie Corman (Kahvedan)

San Francisco’yu bıraktı gökkuşağının altında yaşamaya geldi

Shellie Corman, ABD’de, San Francisco’da ağız ve diş sağlığı uzmanıymış. Yaşadığı kentten, işinden, Amerikan hayat tarzından çok yorulmuş. Daha önce ziyaret ettiği İtalya ve Yunanistan’da kalmayı düşünmüş vazgeçmiş. O dönem tatil için Türkiye’ye de gelmiş. En çok İstanbul’a tutulmuş. İki yıl kadar önce yeniden gelmiş. Yağmurlu bir bahar günü, gökyüzüne açılan bir caddenin üstünde gökkuşağını görmüş. "Neden bu gökkuşağının altında yeni bir hayat kurmayayım ki?" demiş. Cihangir’de gördüğü güzel, sakin bir kafede bir çay içmek istemiş. Sahibi Volkan Burç’la tanışmış. İki hafta hemen her gün uğramış dükkana. Bakmış ki Volkan’la iyi anlaşıyor, "ortak olalım" demiş. Birkaç ay sonra tası tarağı toplayıp San Francisco’yu terk ederek İstanbul’a yerleşmiş. Dükkanda birkaç yenilik yapmışlar. "Komşular birbirine yardım ediyor, dertlerini paylaşıyorlar burada" diyor coşkuyla. Şimdi yeni bir hayat kurduğu ülkeyi köşe bucak tanıyıp, Türkçe öğrenmek istiyor.

Eamonn Lehane (The Irish Pub James Joyce)

12 yılda işini büyüttü, marka oldu

Eamonn Lehane (46) 12 yıldır Türkiye’de. Annesi İngiliz, babası İrlandalı. Londra’da küçük bir İrlanda pub’ı işletirken, 1992’de bir Türk kızına aşık olmuş. Gülsün, İngiltere’de eğitim görüyormuş. Gülsün Hanım, 1995’te mezuniyetten sonra "Londra’da ömrümü sürdüremem" deyip İstanbul’a dönmek istemiş. İstanbul’a yerleşen çift bir süre sonra evlenmiş. İki yaşlarında, dünya güzeli bir kızları var. "Londra gibi durağan değil burası. Türkiye İrlanda’ya, İstanbul Dublin’e benziyor. Türkler bizim gibi dans etmeyi, şarkı söylemeyi, eğlenmeyi çok seviyor." 1996’da Gülsün Hanım’la birlikte "Irish Pub James Joyce"u açıyorlar. Simgesi dört yapraklı yeşil yonca. Lehane; keman, gitar, flüt gibi birçok enstrümanı çalıyor. Üç Türk müzisyenle bir grup kuruyor Lehane. The Irish Group, her pazar İrlanda geleneksel folk müziğini, modern motiflerle süsleyerek sunuyor. "Bu şehri yaşamak için çilesini çekmek lazım. İstanbul’da eğlence ve yeme içme sektöründe marka olmak, 10 yıl aynı kaliteyle işi yürütmek zor. Pub’ı, kurduğumuz Irish Centre’a taşıdık. İrlanda yemekleri, içkileri, müzikleri bir arada."

Yutaka Okuda (Yutaka Japanese Restaurant)

İçinden her çeşit balığın geçtiği kenti buldu ve yerleşti

Yutaka Okuda (60) Japonya’nın Kyoto kentinde doğuyor. Çocukluğunda yemek pişirmeye kafayı takıyor. Aşçılığa başlıyor, Tokyo’da işine devam ediyor. Japonya’da 22 yıl çalıştıktan sonra Güney Kore’deki Seul Hilton’a şef oluyor. Koreli bir kızla evleniyor, 10 yıl bu ülkede yaşıyor. Uzakdoğu’daki 32 yıllık iş hayatına bir gün nokta koyuyor. Eşini, fotoğraf makinesini alıp uzun bir Avrupa turuna çıkıyor. Bu seyahatte, çalışmadan duramadığını, yeni bir hayat kurması gerektiğini fark ediyor. 1998’de Romanya’da Kyoto adında bir restoran açıyor. Ama Bükreş’te zorluk çekiyor, kendini bu kültüre uzak hissediyor. Bir gün İstanbul’da iş yapan arkadaşı Fujibayaşi’yi ziyarete geliyor. "İşte aradığım, ömrümü sürdüreceğim şehir" diye düşünüyor. O tarihte Takarabune Japanese Restaurant adıyla işletilen lokantayı satın alıp, İstanbul’da yerleşiyor. Yedi yıldır işinin başında. İstanbul’a ne umutla geldiğini bir solukta anlatıyor: "Başlıca sebep her tür balığı bulabilmem. Kentin güzelliği de beni çok etkiledi. İnsanları sıcakkanlı. Dört mevsimi yaşayabiliyor, bütün sebze, meyve çeşitlerini bulabiliyorsunuz. Arkadaşım Fujibayaşi, Japonya’ya dönmek istiyordu. İşini devralmamı istedi. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz, durumu yani. Türkiye’de yaşamanın zorlukları var ama ben bu ülkeyi sevdiğim için memnunum. Daha çok Türklere Japon geleneksel yemeklerini tanıtmak istiyorum."

Stephanie Devalpine (Home Spa)

Dükkánı küçük planları büyük

Stephanie Devalpine, Türkiye’ye ilk kez 1996’da, eşi, ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’nda göreve başladığında geliyor. Eşinin tayini Kazakistan’a çıkınca, kızlarıyla İstanbul’da kalıyor. Bari bir iş yapayım, diye düşünüyor. Çocukluğundan güzel kokulu banyo ürünleri ve diğer kozmetikler ilgisini çekiyormuş: "Türkiye’de bu ürünler ithal ve çok pahalı. Ari Kimya’nın sahibi Ali Bey’in yardımıyla kaliteli, yerli banyo ürünleri geliştirmeye karar verdim. Sağlık Bakanlığı’nın da onayını alarak yaptık." Devalpine, İstanbul’da geçen her gününden memnun. Trafikten bile rahatsızlık duymuyor. Kültürel zenginliklerin kendisini her gün defalarca şaşırtmaya devam ettiğini söylüyor. "Sabahları çaycımızın elinde tepsiyle dükkandan içeri girmesini çok seviyorum" diyor.

Nancy F. Öztürk (Çitlembik Yayınları)

Umarım dünyanın Türkiye’ye bakışı üzerinde etkimiz olur

Nancy F. Öztürk (65), ABD’de Michigan’da küçük bir kasabada doğmuş. Michigan Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı okuyup İran’da İngilizce öğretmenliği yapmış. Okulda tanıştığı Aksel Öztürk’le (şu anda İTÜ’den emekli Profesör) evlenmiş. 1974-1982 arası Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce öğretmeniymiş. Çitlembik Yayınları’nı 1992’de kurmuş. Halen Türkiye’yi anlatan İngilizce ve Türkçe kitaplar yayınlıyorlar. Çocuklar için de kitaplar basıyorlar. Nancy Hanım, İstanbul’a yerleşmeyi başta istemediğini anlatıyor: "Türkiye’de hem güzel hem kötü günler geçirdim. 1970’lerin sıkıntılarını da yaşadım. Çitlembik’teki kızım Zarife, New York’taki oğlum Mustafa, damadım Nikos Michalakis, gelinim Çiğdem Öztürk’le aramızdaki sevgi beni hayata ve Türkiye’ye bağlıyor."

Linda Caldwell (Deli Kızın Yeri)

Dükkánının adı Sezen Aksu’nun şarkısından

Linda Caldwell, ilk kez 1973’te Türkiye’ye gelmiş. O vakitler eşi Karamürsel Amerikan Askeri Üssü’nde görevliymiş. Yıllar sonra eşini ikna etmiş. Emeklilik sonrası, 1995’te İstanbul’a, Arnavutköy’e yerleşmişler. Sonraki iki yıl Türkiye’den el sanatı örnekleri toplamış. Bunları değerlendirmek için de bir atölye kiralamış. Anadolu tarzı bebekler, Türk motifli şemsiyeler, sabunluklar, kutular, yastık ve minder yüzleri yapmış. Kapalıçarşı’dan bir dükkan kiralamış. Sezen Aksu’nun şarkısından esinlenip, adını "Deli Kızın Yeri" koymuş. Çarşı esnafı arasındaki ismi "Deli Kız." İkinci dükkanında İznikli kadınların dantel ve bebeklerini satıyor.

John Sytmen (John’s Coffee)

İstanbul tanımadığını ısıran bir ejderha

Danimarka’da, Kopenhag’da büyüyor. Aalborg Üniversitesi’nde okuyor. 1989’da yüksek lisans için Bilkent Üniversitesi’ne geliyor. Usas’da bölge müdürü ve Dan Cake International’in genel müdür yardımcısı olarak çalışıyor. 1995’te kendi işini, İstanbul’da Etiler’deki John’s Coffee’yi açıyor. On yılda şubeler açıp, yabancı ortaklarla işini büyütüyor.

John Sytmen, 1985’ten 1993’e kadar İstanbul’u ise hep teğet geçiyor. Çünkü İstanbul ona, hep bir ejderha gibi geliyor. Ama DanCake’e girince mecburen ejderhanın koynuna girmek zorunda kalıyor. Geri dönmeyi planlarken, sevgilisi nedeniyle o da İstanbul’da kalıyor: "İstanbul’a uzaktan bakınca korkarsın, yakından bakınca yine korkarsın. Ancak tanıyınca, bu dünyada daha iyi bir arkadaş bulamayacağını anlarsın."

Kahve işine girmesini ise gözlemlerine borçlu: "1995’te kahve fincanı günlük hayattan silinmiş gibiydi. Kahve kültüründen geriye kalan, Atatürk’ün, zarif bir fincanla kahve içerken görüldüğü fotoğraftı. İşte bu kahve fincanını tekrar Türkiye fotoğrafına yerleştirmek istedim. Mis gibi kahve kokan bir mekan kurmak, kahveleri kendimiz de içmek istedik. Bugün birçok insanın elinde kahve fincanı olduğunu görüyoruz. Ne mutlu bana..."
False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle